43. SAYI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
43. SAYI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Azınlıkça 43 - Batı Trakya Aylık Haber Yorum Dergisi

AZINLIKÇA
Batı Trakya Aylık Haber Yorum Dergisi
Sayı: 43 OCAK 2009

ΑΖΙΝΛΙΚΤΣΑ
ΜΗΝΙΑΙΟ ΤΟΥΡΚΟΕΛΛΗΝΟΦΟΝΟ ΠΟΛΙΤΙΚΟ ΠΕΡΙΟΔΙΚΟ ΤΗΣ Δ. ΘΡΑΚΗΣ
ΙΑΝΟΥΑΡΙΟΣ 2009


Derginin tamamını PDF formatında indirmek için TIKLAYIN
ΓΙΑ ΝΑ ΚΑΤΕΒΑΣΕΤΕ ΤΟ ΑΖΙΝΛΙΚΤΣΑ 43 ΣΕ PDF ΜΟΡΦΗ ΚΑΝΤΕ ΚΛΙΚ ΕΔΩ


İÇİNDEKİLER
- Azınlıklar köprü görevi görebilir mi? Editör
- Örnek alsak fena mı olur! Evren Dede
- Περί Τούρκων και Πομάκων στη Θράκη Κωνσταντίνος Τσιτσελίκης
- Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu Evren Dede
- Müftülerin şer’î yetkileri rafa mı kaldırılıyor? Aydın Bostancı
- İstanbul Rumlarını anlamak ve daha ötesi İbram Onsunoğlu
- Η ΓΑΖΑ ΜΑΤΩΝΕΙ ΤΗΝ ΚΑΡΔΙΑ ΜΑΣ! Γιώργος Δούδος
- Eğitim mi tartışılıyor? Fatih Nazifoğlu
- Avrupalılık ve Azınlık Samim Akgönül
- 1934 tarihli göç raporu Elçin Macar
- Yahudileri ne kadar sevmezsiniz? Herkül Millas
- Kutsallaştırılmış geçmişin daha iyi bir geleceğe engel olması Dimostenis Yağcıoğlu
- Antakyalı Ortodoks azınlığın günümüzdeki durumu Ceren Z. Ak
- Yeni yıla girerken… Hakan Mümin
- Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete Hatice Sali
- Ο ΕΠΙΛΟΓΟΣ ΤΗΣ ΙΣΛΑΜΟΦΟΒΙΑΣ ΤΗΣ ΔΙΑΚΥΒΕΡΝΗΣΗΣ ΤΟΥ κ. GEORGE W. BUSH jr Γιώργος Δούδος
- Ölene kadar patrik veya müftü olmak Evren Dede
- Kabinede beklenen değişiklik gerçekleşti
- GAT’tan eğitim paneli
- İskeçe Belediyesi Koyunköy’de iki sokağa Türk ismi verdi
- Bakırköy Belediyesi Yeşilköy'de bir sokağa Rum ismi verdi
- Batı Trakyalı azınlık milletvekillerinin Ankara ziyareti
- Η ΕΚΔΟΣΗ ΕΝΟΣ ΝΕΟΥ ΒΙΒΛΙΟΥ «Ιστορίες της Μεθορίου»

Azınlıklar köprü görevi görebilir mi?


Azınlıkça 43
Ocak 09

Editörce

Türk-Yunan gerginliğini tırmandıran olaylar hâlâ devam ediyor. Bütün bu gerginliklerin yanında güzel şeyler de oluyor tabiî. İki toplum yavaş yavaş da olsa yakınlaşma sürecine devam ediyor. Bu yakınlaşma sürecine belki de en az katkı sağlayanlar maalesef hep azınlıklar oluyor. Elbette her iki azınlığın Türkiye ve Yunanistan’ın yakınlaşmasındaki “isteksizliğinin!..” nedeni önemli ve irdelenmeye değer. Çünkü bu “isteksizlik” esasında azınlıkların arzu ettiği bir şey değil. Tam tersine Türk-Yunan ilişkilerindeki yumuşamadan, olumlu gelişmelerden en çok memnun olan kesim azınlıklar. Ama Türk-Yunan ilişkilerindeki en dikenli sorunlardan birini de azınlıklar oluşturuyor. İşte bu paradoks yüzünden azınlıklar dostâne ilişkilerin kurulması amacıyla bir köprü görevini değil, tam aksine Türk-Yunan ilişkilerinin iflah olmaz bir açmazını oluşturuyorlar; bunu hiç arzu etmeseler bile…

Azınlıkların çoğunluk toplumuna katkısı, kısacası Türk-Yunan ilişkilerinde bir köprü olabilmesinin yolu, azınlık sorunlarından bahsedilmediği ve sadece kültürel faaliyetlerin düzenlendiği etkinliklerle başarılabiliyor. Çünkü çoğunluk toplumunun hassasiyeti bir yana, devlet politikalarının etken rol aldığı azınlık sorunlarından bahsedildiğinde Türk-Yunan ilişkilerindeki açmazların konuşulduğu gergin bir ortam oluşuyor ve köprü görevi görüp yakınlaştırmak yerine iki toplum arasındaki uçurum büyüyor. Çoğunluk toplumunun “öteki” anlayışının bir gün değişeceğini ve devlet politikası olan azınlıklara karşı yürütülen katı tutumun hep böyle devam etmeyeceğini umuyoruz elbette. Fakat bu noktada azınlıkların kültürel faaliyetler dışında Türk-Yunan ilişkilerine bir katkısının olabileceğini de şimdilik pek sanmıyoruz.

İşte bu açıdan baktığımızda Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği’nin Rodop Valiliği Kültür Komisyonu’nun desteğiyle Gümülcine’de düzenlediği Türk filmleri festivali başarılı bir etkinlik olarak karşımıza çıkıyor. İki toplumun yakınlaşmasına katkı sağlayan kültürel bir etkinlikte azınlık derneğinin öncülük etmesi Türk-Yunan ilişkilerinde köprü vazifesini ifa edebileceğini göstermesi açısından önemli bir adım. Hele hele Türk filmlerinin bütün Gümülcineliler tarafından anlaşılabilmesi için Yunanca alt yazıyla gösterime sunulması bu yapıcı adımın en güzel ayağını teşkil ediyor. Belki ilk defa böyle bir organizasyonun gerçekleşmesinden dolayı çoğunluk toplumundan gerekli ilgiyi görmemiş olsa bile, bu etkinlik gelecek adına bize ümit veriyor. Dolayısıyla 10-11 Ocak tarihlerinde düzenlenen film festivalini organize eden ve destekleyen herkesi tebrik ediyoruz.
Editör

Örnek alsak fena mı olur!


Azınlıkça 43
Ocak 09

Evren Dede
evrendede@gmail.com

Eskiden İstanbul Ermeni azınlığı da içine kapanık bir toplumdu. Sadece Ermenice yayınlanan gazeteleri ve içe dönük yapıları nedeniyle Türklerle ilişkileri kişisel olmaktan öte geçemiyordu. Gerçi çoğunluk itibarıyla evlerinde anadil olarak Türkçe kullanıyorlar, Ermeni azınlık okulları yerine özel okulları tercih ediyorlar ve Türk toplumunun içerisinde kolay kolay ayırt edilemiyorlardı. Fakat basın alanında Ermeni azınlığını sadece Ermenice yayımlanan gazetelerle götürüyorlardı, ta ki Hrant Dink Agos’u kurana kadar…

Hrant Dink’in Agos’u Türkçe olarak yayın hayatına başladığında Ermeni cemaatinin tepkisiyle karşılaştı. Zaten Ermenice, Türkçe’nin baskın gücü karşısında günden güne eriyordu ve Hrant Türkçe’nin giremediği azınlık basınına şimdi Türkçe’yi sokuyordu; hem de bir iki makale şeklinde değil, gazetenin tamamını Türkçe çıkarıyor, Ermenice’ye ise sadece bir iki sayfalık ek olarak yer veriyordu.

Tepkiler kolay kolay dinmedi, Ermenice’nin yok olmaya yüz tuttuğu bir süreçte Türkiye Ermenileri Hrant’ın yaptığını kolay hazmedemedi. Her ne kadar evlerde Türkçe konuşulsa bile azınlık gazeteleri Ermenice, Rumca olmalıydı…

*
Hiç düşünmez mi insanlar acaba Hrant Dink’i bunca Türk neden seviyor diye! Üstelik sevilsin düşüncesiyle, o ne Ermeniliğinden ödün vermişti, ne de düşüncelerinden. Peki neden seviliyordu Hrant? Türkler neden cenazesinde bile onu yalnız bırakmamıştı?

Bütün bu soruların cevabı çok basitti aslında; çünkü Hrant Türklere karşı insanın en güzel özelliğini kullanmıştı: DİLİNİ!

Hrant Dink Türkçe’yi kullandığı için sevilmişti. Düşüncelerini, duygularını Türkçe dile döktükçe Türkler Hrant’ı tanımış, kendisinde ortak paydalar bulmuşlardı. Uzun lafın kısası, Ermenice konuşmuş, Ermenice gazete çıkarmış olsaydı eğer, Hrant Dink bu kadar sevilmez ve en önemlisi Ermeni toplumuna bu kadar faydalı olamazdı. Hiç unutmuyorum, sevmeyeni de çoktu Hrant’ın. Ama sevmeyenleri bile Hrant’ın Türkçe konuşmasından, Türkçe yazmasından dolayı onu sevmedi. Ya söylediklerini beğenmediler, ya da yazdıklarını. Çünkü bir Ermeni Türkçe yazıyor, Türkçe ifade ediyordu düşüncelerini.

Ne enteresandır, bugün İstanbul Ermenileri dendiğinde ilk akla gelen Ermeni Patrikliği değildir, ne de Ermeni Patriği veya Ermenice gazeteler... İlk akla gelen Agos’tur, Hrant Dink’tir, Etyen Mahcupyan’dır, Sevan Nişanyan’dır ve diğer Türkçe makale yazan, kitap çıkaran insanlardır. Onlar doğru olanı yapmışlar, çoğunluk toplumuna dertlerini, sıkıntılarını, duygularını çoğunluk diliyle aktarmışlar. Onları okuyan insanlar Ermenilerin de Türkiye ekonomisi, politikası hakkında yazı yazabileceğini, hatta Türkçe hakkında sözlük çıkarabileceğini görmüş ve imrenerek bakmışlardır.

Benim bile evimdeki lügatler arasında Sevan Nişanyan’ın hazırladığı “Çağdaş Türkçe’nin Etimolojik Sözlüğü” var. Sevan Nişanyan bir Ermeni, Türkçe’nin etimolojik sözlüğünü hazırlayabilecek kadar Türkçe’yi bilen, yani çoğunluk diline vakıf bir Ermeni. Türk’üm diyen ama Türkçe’yi düzgün konuşamayan, imla hatası yapmadan üç beş satır karalayamayan nice Türk bilirim ben. Ve Türkçe’yi bu kadar iyi kullanan, yazan Ermeni dostlarımı gördükçe şaşarım hâlimize. Ne yalan söyleyeyim, gurur duyuyorum Hrant Dink’le ve diğer Türkçe makale yazan Ermenilerle. Çünkü onlar bizim yapamadığımız şeyi yapıyorlar: Çoğunluk dilinde seslerini duyuruyorlar.
*

Bizden de Hrantlar, Etyenler, Sevanlar çıkar mı acaba? Bizden de birisi Atina basınında hiç değilse haftada bir defa olsun yazı karalayabilir mi veya Yunanca azınlık gazetesi çıkarabilir mi acaba?

Sakın kimse bana Türkçe’nin Batı Trakya’daki öneminden falan bahsetmesin lütfen! Rıza Kırlıdökme gibi Türkçe bilmeyip Türkçe’yi savunanlardan, düzgün iki satır Türkçe yazı yazamayan önde gelenlerden anlayın bunu! Türkçe diye diye batıyoruz!.. Türkçe’yi bilmeyen Türklerle yürüdük Batı Trakya’da bunca yıldır. Ermenice’nin yok olmaya yüz tuttuğu bir süreçte Türkiye Ermenilerinin Hrant’ın yaptığını kolay hazmedemediğini, Agos’u da kolay kabullemediklerini hatırlayın. Fakat sonuçta ne olduğunu unutmayın: Türkiye Ermenilerinin sorunlarına yer veren Agos, bugün Türkiye’de en çok okunan, benim bile yazı yazdığım çok ünlü bir azınlık gazetesi. Türkler, Ermeni azınlığını Türkçe yayımlanan Agos sayesinde, Türkçe makale yazan Ermeni yazarlar sayesinde tanıyor. Biz de bunu örnek alsak fena mı olur! Yunanca sesimizi duyuracak bir köşe yazarına o kadar muhtacız ki…


Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu


Azınlıkça 43
Ocak 09

Evren Dede
evrendede@gmail.com

M. Türker Acaroğlu’nun 2006 Auğstos’unda yayımlanan “Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu” Yunanistan’la ilgili çok fazla hatayı içeriyor. Kitap yeni olmasına rağmen özellikle Batı Trakya köyleri ile ilgili aktarılan bilgiler hem eski hem de yanlış. Mesela kitapta şu ifadelere yer veriliyor:

Rodop iline bağlı Ircan için, “Açık hava hapishanesi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 364.

İskeçe’deki Şahin köyü için, “Şimdilerde askerî yasak bölge sınırları içerisinde olup üç Türk bir araya gelince karakola götürülür...” s. 534

Rodop iline bağlı Menetler için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 455

Rodop iline bağlı Kozlukebir için, “Açık cezaevi durumuna getirildi, adı haritadan silindi...” s. 422
Yassıören için, “Üç Türkün bir arada bulunması, köyler, bucaklar, kentler arasında seyahat etmesi yasaktır. Hemen karakola götürülüp sorguya çekilir, para cezası alınır!..” s. 558

Üçgaziler için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 549

Sınırdere için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 524

Sendelli için, “Son yıllarda Türklere ait topraklar mera yapılacağı bahanesiyle ellerinden alınıp kamulaştırılmış, amaç Türkleri yok etmektir...” s. 521

Kitapta bunlara benzer yüzlerce örnek var. Tabiî bir noktada yazar haklı, Batı Trakya’da açık hava hapishanesi yapılmak istendi ve daha pek çok başka sebepler de öne sürerek azınlığa ait arsalar istimlak edildi. Fakat bütün bunlara rağmen açık hava hapishanesi yapılmadı, bahsi geçen köyler de haritadan silinmedi. Keşke Acaroğlu araştırmasını daha yeni kaynaklarla zenginleştirse, haritadan silinmeyen köylerimizi silindi diye göstermeseymiş. Maalesef bir “Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu” daha düzgün çalışma yapılmadan yayımlanmış. Anlaşılan Balkanların kaderinde bu var, bir türlü düzgün bir kılavuz çıkarılamıyor.



Müftülerin şer’î yetkileri rafa mı kaldırılıyor?


Azınlıkça 43
Ocak 09

Aydın Bostancı
bostanciaydin@yahoo.com

Son dönemlerde ilginçtir, gerek yerel ve gerekse ulusal yunan basınında müftülerin şer-i yetkilerinin kaldırılacağı yönünde haberler yayınlanıyor. Gerçi son yıllarda bu konu üzerine yapılan bazı etkinlikler ve toplantıların yanısıra öteden beri müftülerin hakimlik yetkileri ve kaldırılması konusu tartışılıyor. Hatta diyebilirim ki, azınlık basını içerisinde bu konuyu en çok işleyen dergimizin yazarları olmuştur. Onun için esasında yapılan bu haberler ve yayınlar azınlık basını için yeni degil. Fakat son dönemlerde konunun üzerine yoğunlaşılması akla bazı soru işaretleri getiriyor. 04.01.2009 tarihli Eleftherotipia gazetesinde “Seçilmiş Müftü” başlığı altında yayınlanan haberde, Yunanistan Dişişleri Bakanlığı’nın Türk hükümetine, müftülerden şer-i yetkilerin alınması ön koşuluyla, müftülerin seçilmesi talebinin yerine getirebileceğini, Türk tarafının ise bu teklife henüz herhangi bir yanıt vermediğini belirtmiş. Eş zamanlı olarak Hronos gazetesi de buna benzer yorum ve haberler yayınladı. Bütün bunlar ne kadar doğrudur bilinmez, fakat bir gerçek var ki şer-i yetkilerin işleyişi sorun kabul ediliyor ve kaldırılmaları üzerine pazarlıklar yapılıyor. Peki bu konuda azınlığın görüşü ne? Bunu öğrenmek için müftülüklerde yapılan evlilik ve boşanma oranlarına bakmak gerekiyor. Acaba azınlığın kaçta kaçı çağdaşlığa ters olduğu için veya tayinli müftüye gitmek istemediğinden evliliğini belediyede gerçekleştiriyor? Sanırım çok düşük bir oran. Devletin, şer-i yetkiler nedeniyle müftüyü tayin ettiğini dile getirmesi bence ucuz bir iddia. Bunun teamüller gereği yapıldığını söylemek daha gerçekçi olur. Müftü seçimiyle şer-i yetkiler pazarlık konusu yapılmamalı. Şer-i hukuk ve bu bağlamda müftülere verilen yetkiler azınlığa özgü ve azınlığa tanınmış bir hakkı oluşturmaktadır. Dolayısıyla kaldırılmaları azınlık hakları açısından pazarlık konusu edilemez. Azınlık müftülere verilen şer-i yetkilerin kaldırılmasını talep etmiş olsaydı zaten nikah ve boşanma işlemlerini belediyelerde yaparak kendi kendine bu hakkından feragat etmiş olurdu. Dolayısıyla üçüncü kişilerin azınlık adına şer-i yetkiler nedeniyle insan hakları savunuculuğu yapmalarına lüzum yok. Ayrıca şer-i yetkilerin bazı politik oyunlara kurban edilmesi de düşünülemez. Malesef bu konuda sağlıklı ve iyi niyetli bir yaklaşımın olmaması çok üzücü. Herkes peşin olarak şer-i yetkilerin kaldırılması ön koşuluyla müftülük seçiminden bahsediyor. Peki millete bunu sordunuz mu? Şer-i yetkiler kaldırıldıktan sonra “nihayet müftümüzü seçtik, gidin siz artık belediyede mi evlenin” diyeceksiniz? Bazıları kadılık sisteminin getirilmesini ve evlilik boşanma işlemlerini yapacak bir kadılılık makamının oluşturulmasından bahsediyorlar. İyi çok güzel, ilk önce bu kadı bulunsun, devlet tarafından tanınsın ondan sonra şer-i yetkiler müftülerden alınıp bu kadının uhdesine verilsin! Konuyla ilgilenen hukukçu ve siyasiler kendilerine göre görüşlerini ortaya koyabilirler. Fakat verilmiş bir hakkın kaldırılması gündeme getiriliyorsa, bu konu siyasileri de hukukçuları da aşar. Azınlığın bizzat kendisi bu hakkın muhatabıdır ve azınlığın seçilmişleri de bu konuda kendilerini tam yetkili görmemeli. Bu durumlarda devletler bile referanduma başvurmaktadır. Azınlığa sorulsun, “Belediyelerde mi evlenmek istiyorsunuz, müftülüklerde mi?” diye. Çıkacak sonuç ne olur bütün kamuoyu bunu görür ve buna göre kararlar alınabilir. Eğer miras hukuku konularında medeni hukuk tercih ediliyorsa buna göre düzenlemeler getirilir.

Müftülere verilen şer-i yetkilerin insan hakları boyutunda ele alınması ve bunun tartışmaya açılması doğaldır. Fakat şimdiye kadar konuya bu zaviyeden yaklaşanlarda her nedense bir önyargı var ve tarafsız olarak konuya yaklaşamıyorlar. Örnek verecek olursak Trakya Dimokrityos Üniversitesi’nde insan hakları dersi veren hukukçu sn. Ktistakis, müftülük arşivlerindeki kararları tek tek inceleyerek yargısız infaz edercesine 5.000 karardan 4.900’ünün anayasaya aykırı olduğu hükmüne vararak şeri yetkilerin kaldırılması gerektiğini, bunun başta insan hakları olmak üzere Avrupa demokrasisine ve çağdaşlığa aykırı olduğunu kitaplarında ve neredeyse katıldığı her platrformda dile getiriyor. Sn. Ktistakis’in görüşlerine saygı duyuyoruz, fakat bir hukukçu olarak konuya tarafsız yaklaşmadığını kendisine hatırlatmamız gerekiyor; kaldı ki şer-i yetkilerin kaldırılıp kaldırılmaması konusunda son kararı vermesi gereken de azınlığın kendisidir.

Öte yandan bu derginin satırlarından hep söyledik ve söylemeye devam edecez. Şer-i yetkiler konusunda müftülüklere de önemli görevler düşmektedir. Bu konuda bazı düzenlemelerin yapılması şarttır. Öncelikle müftülüklerde uygulanan işlemler maddeler halinde yazılarak bir hukuk kitabı halinde toplanmalı, erken evliliklere izin verilmemeli, çocukların velayeti ve miras hukuku konularında dikkatli kararlar alınmalıdır. Yoksa şahısların yaptığı bazı hukuki yanlışların bedelini kendileri değil, azınlık hakkı olan şer-i hukuk ödeyecektir.

İstanbul Rumlarını anlamak ve daha ötesi


Azınlıkça 43
Ocak 09

İbram Onsunoğlu
ibram@tellas.gr

İstanbul Rumlarını anlamak ve daha ötesi
Georgios Mamelis’le bir röportajın anısı

İstanbul Rumlarını öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum, fırsat düştükçe. Gerçi benim için biraz geç, hatta iyice geç, bunu çoktan yapmış ve tamamlamış olmalıydım.

Toplum olarak, Türk Azınlığı olarak İstanbul Rum Azınlığı ile tanışmalı ve ona yaklaşmalı idik. Tabiî karşılıklı olarak birbirimize yakınlaşmalıydık ve birbirmizi tanımalıydık. İlişkilerimiz olmalıydı. Aramızda bir “empati” (eşduyum) kurulabilirdi. Sonra, kimi konularda ortak hareket etme olanaklarını araştırmalıydık ve birlikte etkinlikler düzenlemeliydik. İki azınlık, diğerleri yanında, birbirlerine destek olabilirdi, bir dayanışma içine girebilirdi. Karşılaştığımız ayrım ve baskılar ve çiğnenen haklar gibi sorunların aşılmasında birbirimize yardımcı olabilirdik.

Batı Trakya Türk Azınlığının maruz kaldığı bir haksız uygulama karşısında İstanbul Rum Azınlığının aydın ve kuruluşlarından gelecek bir destekleme kararının ses getirmemesi mümkün değildi. Tabiî bunun öbür yanı da aynen geçerli, yani bizim de İstanbul Rumlarına destek olacağımız durumlar.

İşbirliğini daha da genişletebilmiş olsaydık, karınca kararınca, iki halkın ve iki ülke arasındaki dostluğun gelişmesine de katkıda bulunabilirdik.
Azınlık sorunlarının iki ülke arasında bir pürüz ve sürtüşme konusu olmaktan kutaramasak bile, onları yumuşatabilirdik.

***
Bu yukarıdaki düşünceler daha 1972’lerden.
Öğrencilik yıllarımda o zaman Selanik Trakya Ocağı başkanı olan Georgios Mamelis’le tanışmıştım. Onunla bir yıl boyunca yakın ilişkimiz oldu, bir çok kez bir araya gelip sohbet ettik. Mamelis, emekli lise öğretmeni, Selanik’e yerleşmiş bir Gümülcineli idi. Kökeni Doğu Trakya’dan. Gümülcine Kız Lisesinde uzun yıllar müdürlük yapmış, pek çok öğrenci yetiştirmiş ve yerel eğitimde iz bırakmış bir eğitimciydi. Bugün bile hep minnetle anılır. Ölümünden sonra Gümülcine’de bir sokağa adı verildi. Bir kez Merkez Birliği partisinden Sağ’ın “daimî” Gümülcine belediye başkanı Bleças’a karşı başkan adayı olmuş, ama seçilememişti. Azınlık, her zaman olduğu gibi Bleças’a yüklenmişti.

Mamelis, o karanlık cunta yıllarında tanıdığım Gümülcineli Yunanlı ilk demokrat aydınlardan biriydi. Çok kültürlü, hoşsohbet bir kişi. Beni önyargısız karşıladı. Azınlık üyesi olarak önyargıyla karşılanmaya öylesine alışmıştım ki ve bu konuda duyarlılığım öylesine sivrilmişti ki, muhatabımda benzeri bir tavrın işaretlerini görür görmez her şeyden önce bu halin üzerine gider ve sık sık sürtüşmelere girerdim. Mamelis bana bu fırsatı vermemişti.

İstanbul Rum Azınlığı ile ilşkileri vardı. Son Rum azınlık milletvekilini (adını şimdi anımsayamadım) tanıyordu, onun uzaktan akrabası olduğunu söylemişti gibime geliyor. Bizim azınlığı oldukça iyi biliyordu, özellikle 1960’lı yıllara kadar olan halini. Cuntanın son uygulamalarından pek haberi yoktu, kendisine onları anlattım. Bazı Türk akademisyenlerle tanışıyor, onlarla yazışıyordu. Bir defasında “Sabahattin Ali’yi bilir misin” diye sordu. Kütüphanesinden onun bir romanını çıkarıp gösterdi, “Gümülcine doğumludur” dedi. Bilmez olur muyum? 1967’de İstanbul’da öğrenciyken Varlık Yayınları’ndan Sabahattin Ali’nin tüm eserlerini almış ve okumuştum. Daha sonra onları G.T.G.Birliği kütüphanesine hediye ettim.
Cunta Yönetimi, merkez Gümülcine olmak üzere Trakya’ya “millî nedenlerle” üniversite kuracağını ilan etmişti. Yunanistan’da ilk taşra üniversitesi. Millî nedenlerin başında Azınlık geliyordu. Biz, faşizm koşullarında kurulacak bu üniversitenin azınlık aleyhtarı boyutundan enikonu rahatsızdık. Mamelis’e Trakya Üniversitesinin Azınlık dışlanmadan eğitimde ve diğer kesimlerde tüm yerel nüfus yararına nasıl çalışabilececeği konusunu da açmış ve görüşlerini sormuştum. Onunla yaptığım röportajda bu konuya da yer verdik.

Mamelis’in Yunan-Türk ilişkilerine ve azınlık sorunlarına olumlu bakışı ve demokratik yaklaşımı beni etkiledi. Onun bu görüşlerini duyurmak ihtiyacını hissettim. Azınlığın her yerden dışlanıp tecrit edildiği ve karamsarlık ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü o karanlık dönemde bir çoğunluk aydınından gelen bu değişik söylemi Azınlığa iletmeliydim. Onunla bir röportaj yapmak aklıma geldi. Önerimi sundum, kabul etti. O cunta koşullarında böyle bir röportajın nasıl bir yürek işi olduğunu ben o zaman tam olarak farkedecek durumda değildim, ama yaşlı Mamelis bunun bilincinde olmalıydı.

1972’lerde azınlık basını henüz röportajı keşfetmiş değil. Tek yaprak halinde haftalık üç gazete çıkıyordu, Akın, Sebat ve Azınlık Postası. Üçü de Selanik’teki biz öğrencilere geliyordu. Böyle bir röportaj için en uygunu Azınlık Postası idi. Gidip Salahaddin Galip’i buldum, düşüncemi ona açıkladım. Pek memnun oldu ve beni yüreklendirdi. Meğerse Mamelis’i yakından tanıyormuş. “Onda iki kitabım kaldı. Gümülcine’den ayrılıp Selanik’e yerleşirken iade etmeyi unuttu.” diye sitem etti.

Bu röportaj, gazetecilikte ilk adımım olacaktı. Soruları özene bezene hazırladım. Bir de “önsöz” yazdım, iki sayfalık, bir deneme. Orada, diğerleri yanında, Batı Trakya Türk Azınlığı ile İstanbul Rum Azınlığının aralarında ilişki kurmaları, dayanışma içine girmeleri, ortaklaşa hareket etmeleri, Atina ve Ankara’yı azınlıklar lehine etkilemeye çalışmaları gereğinden dem vuruyordum. Mamelis, sorularımı yanıtlamakta çok gecikti. Kendisini defalarca rahatsız ettikten sonra ancak iki ay sonra yanıtları alabildim. Yunanca yapılmış röportajı Türkçeye çevirip Azınlık Postası’na götürdüm ve Salahaddin Galip’e teslim ettim.

Ve benim o ilk gazetecilik çalışmam, tamamlanıncaya kadar üç ay peşinden koştuğum o röportaj, Azınlık Postası’nda yayımlanmadı. Salahaddin Galip bunun nedenini bana hiçbir zaman açıklamadı, ben de kendisine hiç sormadım. Alındığımı bile göstermedim. İlişkilerimiz, aramızda bu açık konu yokmuş gibi aynen devam etti.

Konulan sansürü yorumlamakta çok geciktim. İki azınlığın ilişki kurmaları konusunda dile getirdiğim “çarpıcı” görüşler yayımlanamaz olarak nitelendirilmişti besbelli. Salahaddin Galip, demokrat ve ufku geniş bir aydındı, ama. Onu anlıyordum. Benim yüzümden çatışmaya giremezdi. Çok sonraları, 1995’lerde, ŞAFAKçıların girdikleri gibi. Onlar daha sarp çıktı.

Özetle, bizim bağımlı azınlık basınında yazı yazmamak konusunda verdiğim kararın altında yatan nedenlerden biri de bu anlattığım deneyimimdir. Onun için Halil Haki 1975’te İleri’yi çıkarmaya başladığında gazetenin daimî yazanlarından biri oldum. Daha sonra Abdulhalim Dede’nin çıkardığı Trakya’nın Sesi’nde büyük yüklerin altına girdim. Bu iki gazetede yazı yazdığım için bazılarından hep eleştirilere uğradım. Bazı dostlar beni caydırmak için çok uğraştılar. Öbür gazetelerde yazmak için aldığım doğrudan veya dolaylı önerileri duymamazlıktan geldim. Azınlık basınında fikir özgürlüğünün ve sansürsüzlüğün yerleşmesi için uğraştığıma inanıyorum.

***

İki anavatanın sorunlu ilişkilerinden kendini kurtarıp başına buyruk bir kişilik geliştiremeyen ve milliyetçilik çıkmazında sıkışıp kalan iki azınlık, kader birliği etmekte olduklarını yeterince kavrayamadı, birbirleriyle bir türlü iletişim ve ilişki kuramadı, bir araya gelemedi. Bazı konularda birlikte hareket etmenin sağlayacağı avantajlardan da yararlanamadı.

Bundan birkaç yıl önce Yunanistan’dan KEMO (Azınlık Gruplarını İnceleme Merkezi) ile Türkiye’den Lozan Mübadilleri Vakfı’nın AB’den destekli olarak düzenledikleri (ikisi Gümülcine’de, biri İstanbul’da gerçekleştirilen) üç etkinlik, iki azınlığın bazı aydınlarını ilk kez bir araya getirdi. İlişki ve tanışma köprüleri kuruldu, ama arkası gelmedi. İlişkilerin devamını sağlayacak koşullar hâlâ oluşmuş değil. Görünürdeki dostluğa rağmen iki ulusal merkezin siyasî iradesi bu ilişkilerin devamını ve gelişmesini cesaretlendirici olmadı. İki azınlık ta azınlık çıkarları gerektirdiğinde ulusal merkezlerin arzusu hilafına hareket edecek siyasî olgunluğa erişmiş değil.
İstanbul Rumlarını öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum, fırsat düştükçe. Bu yakınlarda böyle bir fırsat düştü.

Selanik Psikiyatri Hastanesinden on kişilik bir grup, 18-21 Aralık tarihlerinde Balıklı Rum Hastanesine meslekî-bilimsel bir ziyaret yapmak üzere İstanbul’daydık. Yunanlılardaki geleneğe uyarak, Patrik Bartholemeos’a saygı sunmak üzere onunla da görüştük. Yağışlı hava, başka Rum kurumlarını ziyaret etmemizi engelledi.
160 küsur dönümlük bir arsa üzerinde kurulu Balıklı Rum Hastanesi vakfının psikiyatriyle ilgili bölümleri dışında genel hastane olarak çalışan öbür birimlerini de ziyaret ettik ve çalışmaları hakkında bilgi aldık.

Yukarıda sözünü ettiğim İstanbul’daki azınlıklararası etkinlikte bir Rum sunumcunun şu gözlemini anımsadım: “İstanbul Rum cemaati olarak kurum ve vakıf yapımız, 200 bin kişilik bir nüfusa hitap edecek bir hacme sahip. Biz ise birkaç bin kaldık. Bu durum büyük sıkıntı yaratıyor.” Bu sıkıntıyı sanırım Balıklı Hastanesi en iyi yansıtıyor.

Selanik heyeti, Balıklı vakfının yönetim kurulu başkanı Dimitrios Karayanis tarafından kabul edildi. Karayanis, bize, hastane vakfının tarihi, birimleri ve çalışması hakkında bilgi verdi. Ayrıca Rum Azınlığını, sorunlarını, sıkıntılarını ve şikayetlerini anlattı. Heyetten benim Türk Azınlığı mensubu oluşum sohbeti ona göre yönlendirdi ve oldukça uzun sürmesine yol açtı. Ayrılırken, heyet üyelerine, vakfın kuruluşunun 250. yılı münasebetiyle bastırılmış lüks albümden birer nüsha hediye etti. Bana iki tane, hem Yunancası hem Türkçesi.

Karayanis, Fenerli Rumlardan değil, Giresun kökenli imiş, yani aslen Karadenizli, ama Fener Rum kültürünün tipik bir temsilcisi.

Şimdi nedir bu kültürün özellikleri? Bir, Rum azınlık milliyetçiliği diyebileceğimiz olay. Yunan milliyetçiliğinden mesafeli. Gerçi Yunan milliyetçiliğine geçiş çok kolay olabilmekte. Bunu Türkiye’den ayrılan-kaçan Rumlarda görüyoruz. Tümünde değil belki, ama büyük çoğunluğunda. Ancak otantik Rum kültüründe Yunan milliyetçiliğine karşı mesafe belirgin.

Bu çerçevede, Karayanis, örneğin, Yunan heyeti önünde Yunanistan’ın ve Makarios’un Kıbrıs politikasını eleştirmekten çekinmedi. Bağımsız ve ortak Kıbrıs’a inanmadıkları ve anlaşmaları ihlal ettikleri için. İstanbul Rumlarında kötü talihlerinin kaynağının Kıbrıs sorunu ve Yunan tarafının hataları olduğu konusunda anlayış genel. Bunu biliyordum. Karayanis bir kez daha doğruladı.

“Yunanlılar! Unutmayınız, Yunanistan’ın başkenti Konstantinupolis’tir!” diye bir slogan var ya, “Stokhos” gazetesinin. Hani şu kimsenin artık benimsemediği, herkesin marjinal ve saçma diye gülüp geçtiği, ama yine kimsenin kınamaya kıyamadığı, herkesin kulağını okşayan o slogan. Bunun, rövanşist, kurtarılmamışçı ve yayılmacı boyutuyla Megali İdea’nın yeniden hortlaması şeklinde İstanbul Rumlarına yansıması artık söz konusu değil elbette. Ama bundan 80 yıl öncesine dek İstanbul’un ve İstanbul Rumlarının Hellenizmin merkezi olarak addedilmiş olmasından bazı kalıntılar var. Bu halin başlıca tezahürü, ulusal merkez karşısında gururlu duruş ve ondan saygı beklentisi.

Bundan birkaç yıl önce müteveffa başpiskopos Hristodulos ile kavgasında Patrik Bartholomeos böyle bir gururla hareket ediyordu.

Karayanis, sohbetimiz sırasında bir ara hiç münasebet hasıl olmadan Yunan Başbakanı Karamanlis’i eleştirmeye başlayınca hepimizi şaşırttı. Eleştiri değil, ver yansın etti. Heyetteki hükümet tarafından tayinli iki siyasî sağlık yöneticisinin rahatsız olmaması mümkün değil. Karayanis’in kızgınlığının nedeni anlaşılmakta gecikmedi. “Biliyor musunuz,” dedi, “Karamanlis kaç kez İstanbul’a geldi, bir kez olsun burasını ziyaret etmedi.” Balıklı Rum Hastanesi Rum cemaatinin medarıiftiharı ve Karayanis orasına yeniden çeki düzen veren ve bugünkü çağdaş yapısını kazandıran kişi. Başbakan Karamanlis saygıda kusur etmiş. “Buna karşılık Simitis burasını üç kez ziyaret etti. Bayan Simitis altı kez. Georgios Papandreu beş kez.”

Karayanis, “Rum cemaati olarak 1.200 kişi kaldık” diye yakındı. Ben itiraz ettim. “O kadar da değil.” Zira göçün durduğunu biliyorum. Az sayıda da olsa Rumlarda İstanbul’a dönüş gözleniyor. Son yıllarda iş ve ticaret için İstanbul’a yerleşmiş ve Rum cematine karışmış Yunanlıların sayısı 200’ü aşkın. Ülke dışında yaşayan ve Türk vatandaşlığını devam ettiren on binlerce Rum var ve bunlardan bir bölümü dönüyor ve dönecek. Rum cemaati Hıristiyan Süryanilerle zenginleşiyor. Geçenlerde Bartholomeos, Anadolu yakasında bir kilisenin yeniden ibadete açılışında zehir zemberek bir nutuk attı: “Yok olmayacağız!” Ama ben inadına hassas bir noktadan vuruyorum: “Karma evlilik yapmış daha birkaç bin Rum var. Ama siz onları dışlayıp cemaattan saymıyormuşsunuz.” “Yok öyle şey!” diye gürledi Karayanis. “Bunu ben söylemiyorum. Bir toplantıda bir Rumun ağzından işittim. Karma evlilik yapanlar böyle bir ırkçı muameleye maruz kalıyorlarmış.” “Yok öyle bir şey! İki yıl önce ölen benim karım da Türktü. Beni hiç kimse dışlamadı. Dahası ben Türk olan karımı bile cemaat üyesi yaptım.” Dilimin ucuna geldi ama tadsızlık çıkacak diye söylemedim: “Hanım da Ortodoks olmuşsa.”

Söz arasında “Biz azınlık mensupları devlet memuru olamıyoruz.” diye bir vurgulama yaptı. Ben de “Şimdiye dek belki olamıyordunuz, şimdiden sonra olabileceksiniz.” dedim. “Hayır, olamıyoruz. Bu konuda yasa var. Üniversitelerde öğretim üyeliği hariç. Üniversitelerde azınlık mensubu hocalar var.” “Uygulama demek istiyorsunuz besbelli. Ama böyle bir yasa olamaz. Gizli bir direktif veya gizli bir genelge olabilir. Onun da kaldırılması gerek, kaldırılmamışsa. Avrupa’ya uyum içine giren bir olay.” “Hayır, kanun var diyorum. Ne Rum, ne Ermeni, ne de Yahudi Türkiye’de devlet memuru olabiliyor.” “Onu anlıyorum, çünkü yakına dek benim de başımdaydı. Ama bu yasağın resmî kanunla konulmuş olabileceğini benim hafsılam almıyor. Herhalükarda bu ugulamanın kaldırılmış olması gerek.”

Karayanis, keyfî olarak devlet tarafından el konulmuş Rum vakıflarını geri almak için mücadele yürüttüklerini anlattı. “Ama bütün dosyalar Ankara’dan geri geldi. İşte orada masanın üstünde duruyor.” diye şikayet etti.

Recep Tayyip Erdoğan’a beslediği sevgi ve saygıyı dile getirdi, onun Rum azınlığının sorunları karşısında iyi niyetli davrandığına inandığını söyledi. “Erdoğan’ı Kasımpaşa’dan gençliğinden beri tanırım.” Başbakanla doğrudan irtibatı varmış. Ve AK Partinin kurucu üyelerindenmiş Karayanis. Bu son söylediği beni bile şaşırttı.

Yeri geldikçe Türkiye devletine olan sadakatini hissettirmekten geri durmadı.
Bir ara bana dönüp, Türkçe olarak “Sizin Trakya’ya buradan birini gönderdik.” dedi Karayanis. Önce anlayamadım. Kimi göndermişler ki? “Aleko’yu.” diye tamamladı. Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosluğundan bu yakınlarda Trakya’nın “Siyasî İşler” amiri olarak atanan büyükelçi Alekos Aleksandris’i kastediyordu. Aleksandris, İstanbul Rum kökenli bir hariciyeci. Burada benim ilgimi çeken, “gönderdik” diye onu sahiplenmesiydi. Sanki Aleksandris’i İstanbul Rum Azınlığının da bir elçisi gibi görüyordu. Bu hal, ona yeni görevler yüklüyor demektir. Aleksandris, İstanbul Rumlarının elçisi olarak ta sınanacak.

Selanik heyetinin anlamakta güçlük çektiği durum, Karayanis’in Balıklı Hastanesi vakfı yönetimine Rum cemaat arasında yapılan genel oylamayla geldiğini söylemesi oldu. Böyle bir demokratik sürecin olabileceğini tahayyül edemediklerinden.

Rum vakıflarında yönetim seçimleri yapılıyor, bu konuda dile getirilen şikayetlere rağmen. Bizim Azınlıkta 40 yıldır yapılmıyor, yasada öngörülmesine rağmen, ve vakıfları boğmak ve etkisiz hale getirmek için Yönetim elinden geleni ardına koymuyor.

İnsanın aklından şu düşünceler geçiyor: Hukuka aykırılığı artık genelde kabul edildiği halde, mütekabiliyet (misilleme) ilkesi devlet mantığından silinip atılmıyor. Şimdi, Rum Azınlığın vakıf mülkleri, Türk Azılığınkilerle karşılaştırılmaz ölçüde kat kat çok ve değerli. Bu hal, vakıflar konusunda Yunanistan’ın elindeki misilleme silahını neredeyse etkisiz kılıyor. Rum Azınlığın ve Yunanistan’ın çıkarları hiç olmazsa bu konuda misillemeye başvurmayı menediyor. Tersine, bu çıkarlar, Türk Azınlığın vakıflarına mümkün en büyük özgürlükleri tanımayı gerekli kılıyor. Yüzümüzde gözümüz var umuduyla, Türkiye de tamamen değilse bile kısmen Rum vakıfları için aynı özgürlükleri tanımak zorunda kalacaktır veya vakıfları sıkıştırmayı gevşetecektir diye. Bunu düşünmek için zeki olmaya gerek yok. O halde Yunanistan’ın 40 yıldır izlemekte olduğu boğucu vakıf politikasını nasıl izah etmeli? Besbelli aptallığın dibi yok. Veya Yunanistan, Rum Azınlığının çıkarlarını ayakkabılarının altına yazıyor. Ve Türk Azınlığını etkisiz hale getirmek, politikasının öncelikli hedefini oluşturuyor.
Onun için diyorum, iki azınlık arasında iletişim ve dayanışma şart.


Eğitim mi tartışılıyor?



Azınlıkça 43
Ocak 09
Fatih Nazifoğlu
fnazifog@yahoo.gr


Film: “Eğitim Söyleşisi”
Oyuncular: Üç Siyasetçi, Bir Öğretmen, Bir Dernek Başkanı
Yapımcı: Genç Akademisyenler Topluluğu (GAT)
Seyirci: ARANIYOR!

Eğitim mi tartışılıyor?
Genç Akademisyenler Topluluğu’nun (G.A.T) 3 Ocak 2009 tarihinde “Eğitim Söyleşisi” gerçekleştireceğini öğrendiğimde epey heyecanlandım doğrusu. “Azınlığın kanayan yarası” diye atfedilen eğitim üzerine gençler söyleşi düzenleyecek, –o zamana kadar G.A.T.’taki arkadaşlardan edindiğim bilgilere göre– eski ve hali hazırdaki milletvekillerimiz ve eğitimciler konuşmacı olarak yer alacak, anaokulu ve ilkokul eğitimi ile ilgili sorunlar tartışılacak ve yeni fikirler ortaya atılacaktı. En azından ben böyle olacağı yönünde umutluydum.

3 Ocak Cuma akşamı söyleşiye geç kaldığımı sanarak hızlı adımlarla Gençler Birliği’ne doğru ilerlerken toplantı keşke bir otel salonunda veya daha büyük bir salonda gerçekleşseydi diye düşünüyordum. Lokale girdiğimde gençlerin özene bezene hazırladıkları ortama rağmen düşüncelerim de, o heyecanım da, yavaş yavaş azalmaya başladı. Dopdolu bulacağımı sandığım lokalde taş çatlasın 35-40 kişi ya vardı ya yoktu. İşin trajikomik yanı gençlerin değer verip davet ettikleri konuşmacıların bile, geç kaldığını sanan benden sonra, söyleşiye iştirak etmesiydi. Bir yarım saat kadar da davet edilen bazı “ağalar” teşrif edip de bizi “onurlandırırlar” diye bekledikten sonra nihayet söyleşiye başlanabildi.

İlk söz alan Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği Başkanı Ahmet Kara, derneğin faaliyetlerini anlatırken, “Yunanistan’ın yanlışı” olarak nitelendirdiği ve ne zaman yürürlüğe girdiğini bile bilmediği (!) %0,05’lik kontenjanı belki de düzeltmek için dernek olarak bir şeyler yapmaya çalıştıklarını belirtti. Problemin çözümü için neden temelinden değil de, çatısından başlandığını eleştirdi. Kendisine o söyleşiyi düzenleyen öğrencilerden Yunanistan’da okuyanlarının %99’unun şu anda bahsedilen o kontenjan sayesinde öğrenim gördüklerini, yine Türkiye’de öğrenim görenlerin de Türkiye’de uygulanan kontenjandan istifade ettiklerini hatırlatmakta fayda var elbette. Acaba Türkiye’de uygulanan kontenjan da “Türkiye’nin yanlışı” mı? Başkan bu konuda bir şey demedi. A. Kara problemlere çözüm olarak ise tüm kurum, kuruluş ve aydınların bir araya gelip tartışmasını önerdi.

Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği Başkanı Sami Toraman ise sözlerine bu topraklara nasıl geldiğimizi (!) anlatarak başladı. Konumuz eğitim mi demiştik? Neyse, tarih dersi niteliğinde devam eden konuşmasında sayın Toraman, azınlık eğitiminin tarihçesini uzun uzun anlatarak en azından daha önce hiçbir konuşmasını dinlememiş olma ihtimali yüksek olan salondaki bazı gençlere “azınlık eğitimi tarihi” dersi verdi. Daha önce Toraman’ı dinlemiş olanlar ise benzer şeyleri bir kez daha dinlemekle yetindiler. Azınlık eğitimi tarihçesini, uluslararası ve ikili anlaşmaları v.s. gençlere anlatmakta ve bunları gençlerin bilmesinde tabi ki de fayda var, ama bu başka bir etkinlikte gerçekleştirilebilirdi. Böylece katılımcılar da yorulmaz, mevcut sıkıntılara çözüm teşkil edecek fikirlere ağırlık verilirdi. Zaten eğitimdeki sıkıntılarla ilgili bir etkinlik gerçekleştiren bu gençlerin söyleşi öncesinde eğitimdeki sıkıntılar hakkında kendilerinin araştırma yapması gerekmez mi?

Nitekim söz sırası siyasetçilere geldi ve ilk olarak Rodop milletvekili Ahmet Hacıosman’a söz hakkı verildi. A. Hacıosman konuşmasına özeleştiride bulunarak başladı. Eğitimin hiç anılmadığını, başka konuların gündeme taşındığını ama maalesef eğitim konusuna gerekildiği kadar değinilmediğini belirtti öz eleştirisini yaparken ve biz de “Ne iyi etmişiniz efendim, aferin size” dercesine alkışladık kendisini konuşmasından sonra. Onun dışında, eğitimin açık alanda, köyün ortasında tartışılması gerektiğini ifade etti. Eğitim tartışılmalı, konuşulmalı deyip ortaya çözüm sunulmadığı ve fikirler tartışılmadığı müddetçe, ister Gençler Birliği lokalinde tartışılmış ister Sirkeli meydanında ne fark eder ki? Zenginis’in kitapları konusunda verilen mücadeleyi örnek vererek Hacıosman mücadelenin şart olduğunu, mücadelesiz ve fedakârlıkta bulunmadan bir yere varılamayacağını dile getirdi. A. Hacıosman 11.07.08 tarihinde Chris&Eve otelinde anaokulları ile ilgi gerçekleştirdiği toplantıda da “yollara dökülelim” demişti, ama ne yola döküleni gördük biz, ne de bu konuyla ilgili başka bir toplantı gerçekleştiğini.

A. Hacıosman’dan sonra söz sırası Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (B.A.K.E.Ş.) Başkanı Galip Galip’teydi. “Gençler bizlerden de bir şeyler duymak istiyorlardır diye koştuk buralara” diyen G. Galip, duyarsızlıktan yakındı, halkın ve velilerin daha bilinçli bir hale getirilmesi gerektiğini söyledi. Azınlık eğitiminin özelliklerini bilmemiz gerektiğini hatırlattı ve “Bir toplum anadilini, tarihini, örf ve adetlerini, geleneklerini, dinini, kültürünü bilmezse yok olmaya mahkûmdur” diye “slogan” attı. Konuşmasının geri kalan kısmı ise B.A.K.E.Ş.’in faaliyet ve sıkıntılarını anlatmakla geçti. Zaten bir gün önce (02.01.09) yayımlanan Gündem gazetesinde de aynı şeylerden bahsettiği bir röportajı vardı G. Galip’in.

Gecenin son konuşmacısı Rodop ili eski milletvekili Mustafa Mustafa’ydı. “Yeterince içiniz karardı mı? Azınlık demek ağlanmak demek, bunu güzelce öğrenmeniz lazım…” M. Mustafa da bu sözlerle başlayınca konuşmasına, aman bir “ağlayan” daha mı diye düşündüm. Neyse ki sözlerinin devamı hiç de “ağlamakla” geçmedi. Eğitim konuşulurken “bizi asimile edecekler” noktasından başlanmaması gerektiğini belirtti, kendi kimlikleriyle barışık kişilerin kolay kolay asimile edilemeyeceğine vurgu yaptı. İlkokullardaki Yunanca eğitimiyle ilgili de şöyle bir öneride bulundu: “İlkokulun 1,2 ve 3’üncü sınıflarında Yunanca’nın dil öğretmeye yönelik basit çağdaş bir Yunanca öğretme sistemiyle belirli bir noktaya kadar getirilmesi ve ondan sonra diğer alanlara yayılması gerekiyor.” Çift dilli anakokulu/okullar konusunda da Almanya’da yaşayan Türk ve Yunanlıların deneyimlerinden yararlanmamızı önererek, bu konuda uluslararası deneyimleri olan insanları bulup faydalanarak çağdaş bir eğitim sistemini talep etmemiz gerektiğini belirtti.

M. Mustafa %0.05’lik kontenjanı olumlu bir girişim olarak değerlendirirken, bunun hükümetin mecbur kaldığından dolayı sağladığı pozitif ayrıcalık (positive discrimination)1 olduğunu söyledi. “Lozan, artı 1954, artı 1968. Eğer bizim işimiz bu 3 anlaşmada bittiyse politikacıya ihtiyacımız var, bilim adamına ihtiyacımız yok” diye sözlerine son verirken, bu söyleşide de üç siyasetçinin ve sadece bir eğitimcinin olması acaba şans eseri mi diye düşünmeden edemedim! Sözlerinin devamında zaman zaman o da “geçmişe” gitse de, “geleceğe” de en çok değinen yine o oldu.

Ne umduk ne bulduk?
Galip Galip’in dediği gibi gençler bir şeyler duymaya gelmişti. Söyleşinin amacı neydi? Eğer söyleşinin amacı “mevcut problemleri bir kez daha dile getirmek” ise, o zaman çok başarılı bir söyleşi oldu. Ama zaten bunlar gerek gazetelerde gerek başka toplantılarda defalarca dile getirilmiyor mu? Yukarıda da belirttiğim gibi, madem eğitimle ilgili bir söyleşi gerçekleştirilecekti, gençlerin kendilerinin merak edip araştırma yapıp hazırlıklı gelmeleri gerekirdi zaten. Ama katılımdan pay biçecek olursak, galiba genç öğrenciler G.A.T.’ın sadece “gezileri” ile ilgileniyorlar. 500’ü aşkın üyesi olan G.A.T.’tan etkinliğe, etkinliği organize edenler dışında sadece 8-10 G.A.T. üyesi (!) katılıyorsa, geri kalanlara havanın soğuk olması da mazeret olur, toplantıyı G.A.T.’ın düzenlemesi de.

Kaldığım yerden devam ediyorum. Eğer söyleşinin amacı “mevcut eğitim problemlerine çözüm sunmak” ise konuşmacıların ne söylediklerini diğer gazeteler de yazdı, ben de yansımayanları aktarıp yorumlamaya çalıştım. Anlatılanlar ortada. Mustafa Mustafa’nın sunduğu bir iki değişik öneri dışında – ki ona da o yüzden kendime göre bir “ayrıcalık” uyguladım ve iki paragraf ayırdım – 90’lı yılların moda şarkılarından birinin dediği gibi “gerisi bayat, hep aynı nakarat”tı.

Eğitim ile ilgili bir söyleşi düzenlendi ve göze en çok çarpan iki eksik vardı. O da öğrenci ve öğretmenlerin eksiği. G.A.T.’çı arkadaşlar gerek kamerasıyla, gerekse de projektörüyle organizasyon açısından tam not aldılar. Keşke lafını hiç sevmem ama keşke konuşmacılar arasında G.A.T.’ın eğitim hakkında görüşlerini dile getirecek bir öğrenciyi de görebilseydik ve bu konuda da tam not alsalardı. Ama bu söyleşide en son eleştirilecek birileri varsa, söyleşiyi düzenleyen ve orada bulunan öğrencilerdi. O yüzden onlara fazla yüklenmek, haksızlık olur. Peki ya öğretmeler neredeydi? Galiba onlara göre eğitimde havalar “hoş”, fakat söyleşi gecesi hava “soğuk” olduğundan, gel(e)mediler.

– “Efendim, Azınlık Eğitimi Çalışma Grubu’nun bizlere sunduğu bilimsel araştırma sonucunda, ilkokul müfredatının...”
– “Yok, size katılmıyorum bence bu programda...”
Azınlık önde gelenlerinin eğitim konusunda yukarıdaki diyaloga benzer diyaloglarla geçen bir söyleşisini hayal eden bir genç olarak, çok mu hayalperestim acaba?

Etkinliğin sonlarına doğru söz alan, halk şairimiz Doktor Hasan Ahmet, gecenin belki de en anlamlı eleştirisini dile getirerek tüm olan biteni şu sözlerle özetledi: “Eğitim bir türlü tartışılmaz. Esasında bir şey de tartışılmıyor. Böylesine duyarsızlık, böylesine vurdum duymazlık var bu toplumda.”



Avrupalılık ve Azınlık


Azınlıkça 43
Ocak 09

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-stasburg.fr

İlginç bir durumu dikkatinize sunmak istiyorum. Türk kamuoyunda Avrupa ile ilgili herşeye karşı son derece keskin bir tepki olduğu bir gerçek. Gerek ulusal basında gerekse azınlık basınında Avrupa konusu açıldığında son derece sert yorumlar yapılmakta, Avrupalıların “bizden” farklı oldukları, “bizim” kötülüğümüzü istedikleri, “bizi” dışladıkları, Sevr planlarını gündeme getirdikleri, zaten Türkleri hiç sevmedikleri tekrar tekrar dile getirilmekte. Ancak Türklük kimliğinin tanıtımı yapıldığında, hiçbir Türk’ün “Avrupalı” olduğuna dair bir şüphe kalmıyor, AB’ye giriş sürecinde kullanılan söylemlerde Türkler’in Avrupalı oldukları ve bu üyeliği hak ettikleri ısrarla yineleniyor. Elbette burada bir çeliski görmek mümkün, içe doğru kullanılan söylemlerde “ötekilik” ağır basarken, dışa yönelik söylemlerde “aynılıktan” dem vurulmakta. Ancak son tahlilde Avrupalılığın bir elli yıl önceki pozitif imajının zayıfladığını söyleyebiliriz.

Konunun incelenmesi Batı Trakya Türk Azınlığı söz konusu olunca daha da ilginçleşiyor. Azınlıktaki gruplar kendi var oluşlarının devamını sağlamak için çoğunluk kimliğine karşı keskin bir söylem geliştirirler, bu doğrudur. Aynı gruplar, azınlık var oluşunun doğasından dolayı, çoğunlukla farklarının altını çizer, benzer yanları sümen altı ederler, bu da normaldir. Ancak Azınlık söyleminde aynı Türkiye’de varolan Avupa karşıtlığı karakterini anlamak da, o kadar kolay değildir. Sonuçta Batı Trakya Türk Azınlığı’na mensup bireyler hem coğrafî, hem hukukî hem de kimliksel olarak en az diğer Avrupalılar kadar Avrupalıdırlar. Dolayısıyla Avrupa değerlerinin inşâsına katkıda bulundukları için gururlanabilirler ve Avrupa’da kötü giden şeylerin sorumluluğunu diğer Avrupalılar’la paylaşmaktadırlar. Belçika’daki Alman azınlıkla İspanya’daki Basklar nasıl aynı derecede Avrupalıysa, Yunanistan’daki Türk azınlıkla Fransa’daki Korsikali azınlık aynı derece Avrupalıdır.

Ortak olarak gurur duyacak sey çoktur. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Şözleşmesi, Avrupa’nın ortak gururudur. O kadar eskiye gitmeye gerek yok, “Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi” Avrupa’nın ortak gururudur. Yunanistan 1997’de imzalayıp hâlâ onaylamamış olsa da, Türkiye ne imzalamış ne de onaylamış olsa da, ortak gururdur. Azınlığın bu sözleşmeye hem kurumsal olarak hem de bireysel olarak sarılması gerekir.

Azınlık ve Bölgesel Diller Şartı, Avrupa’nın ortak gururudur. Evet doğrudur bu Şartı ne Türkiye ne de Yunanistan imzalamamıştır. Ancak Avrupalılık, birey olmakla eşdeğerdir, yani devlet politiklalarından bağımsız olarak bir düşünceye sahip olmak, değerleri savunmak, hür olmakla.

Ama hepimiz, azınlık ya da çoğunluk, Avrupa’nın utançlarına da ortağız. Avrupa’nın birçok ülkesinde Romlara uygulanan insanlık ve Avrupalılık dışı politikalar ortak utancımızdır. Fransa’da “yasadışı” göçmenlerin her sene otuz binerlik gruplar halinde sınırdışı edilmeleri ortak utancımızdır; eski ve yeni azınlıklara yapılan ayrımcılıklar, aşağılamalar ortak utancımızdır. Ortadoğu’da yaşanan insanlık dramı karşısında eli kolu bağlı kalmak ortak utancımızdır. Ama bu dramı bahane edip Avrupalı Yahudi bireylere karşı geliştirilen ırkçı söylem ve fiziksel saldırılar da ortak utancımızdır. Avrupalılık iki durumda da sorumluluğu kabul edip, daha iyiye, daha aydınlığa gitmek olarak görülmelidir.

Yahudileri ne kadar sevmezsiniz?


Azınlıkça 43
Ocak 09

Herkül Millas
millas@otenet.gr

"Bahane"nin sözlük anlamı, bir şeyin gerçek nedeni gizlenerek ileri sürülen sözde neden’dir. Gazze’deki saldırı, bu günlerde Yahudilere karşı duyulan öfkenin bahanesi mi, sonucu mu? Aslında bu sorunun yanıtını bilemeyeceğiz ve iki şıktan birini iddia edenler de savundukları tezi kesin bir biçimde kanıtlayamayacaktır. Bahane çok çetrefil bir durumdur. Kötü davranan birine saldırdığınızda örneğin, bunu terbiyesizliğine mi karşı yaptınız, yoksa çocukluğunuzdan beri ona karşı beslediğiniz bir husumetten mi? Belki kıskançlıktan, belki ön yargınızdan? Nasıl bilebilirsiniz, nasıl kanıtlarsınız görüşünüzü?

Türkiye’de bir ‘kültür’ dernekleri federasyonu başkanı ‘Bu kapıdan Yahudiler ve Ermeniler giremez, köpeklere giriş serbest’ tabelası ile gösteri yapmış (Gazeteler 11/1). Başkan ‘ırkçılık bunun neresinde?’ diye hayretler içindeymiş. O, haksızlıkları protesto ediyormuş. Başkan bey Türkiye’ye kızan birinin ‘Türkler ve köpekler girebilir’ dese alınır mı acaba? İşte önyargı böyle bir şeydir: sahibi bunu ne görür, ne sezer, hatta varlığından şüphe bile etmez.

Yunanistan’da ise son günlerde Yahudi azınlığının bazı sinagoglarının duvarlarına sloganlar yazıldı ve taraf olmaları istendi, gazetelerde Yahudiler Nazilere eşit resmedildi, Yahudi tarihiyle ilgili bir seminer ve ilgili üniversite dersleri baskı sonucu iptal edildi. En kötüsü bu ırkçılığa karşı kamu oyu ve aydınlar genelde sessiz kaldı. Karşı çıkanlar birkaç kişiydi ancak, ve yurt dışından yabancılar. International Helsinki Federation for Human Rights gibi bu yabancılar da olmasa uçurumlara yuvarlandığımızı fark edemeyeceğiz!

Ama Fransa’da da Gazze olayları başlayalı elli beş ırkçı saldırı olmuş (Kathimerini 14/1). Yahudi karşıtı söylem hız kazanmış, sinagoglara saldırılmış. Sarkozi soğukkanlılık önermiş, suçluların cezalandırılacağını söylemiş. Dünyanın bir çok ülkesinde görülen bu Yahudi karşıtı eylemler ırkçılık mı sayılmalı, yoksa Filistinlilerden yana eylemler mi? Yanıt, doğal olarak ‘ırkçılık’ sözcüğüne vereceğiniz tanıma bağlı. Irkçılığı insanları fırınlarda yakmak olarak tanımlarsanız, bu Yahudi karşıtlığı siyasi protesto sayılır. Yok, bir olay ve durumla ilgisiz kimseleri soyları, dinleri, dilleri yüzünden bir bütün olarak görmeyi ırkçılık sayıyorsanız bu sıraladığım olaylar da siyasetin çok dışında olaylardır. Karar okurundur. Doğal olarak kişisel sorumluluk da.

Bir test: önyargı var mı?
Tarih içinde Yahudilere yapılanları ve haklarında söylenenleri bir hatırlatayım isterseniz. Sonra da bu geçmişin mirasçısı olan bizler önyargılı olur muyuz, olmaz mıyız, siz kendiniz karar verin.

İ.S. 135 yılından sonra Romalılar Yahudileri diyasporada yaşamaya mahkum etti. Afganistan’dan İspanyaya her yana sürüldüler yüzyıllarca. Her yanda dışlandılar. Özellikle Orta Çağda Avrupa’da sürekli kovuldular. Fransa’dan (1306), İngiltere’den (1209), İspanya’dan (1492), Portekiz’den (1496). Reform dönemi hiç yaramadı, Almanya’da da dışlandılar. Sonra her sıkıntı (bulaşıcı hastalık, kuraklık gibi) onlara mal edildi, pogromlar yapıldı. Hitler işi bitirmeye girişti. Shakespear’in Venedik Tüccarı’nındaki ‘tefeci’ Shylock gibi tiplerin Yahudi stereotiplerine dönüşmesi böyle bir geçmişin sonucudur. Yunan edebiyatını incelerseniz Yahudiler arada ‘Türklerden de kötü’ kimseler olarak resmedildiğini görürsünüz.

Türk okurunun tepkisi öngörülebilir: ama Müslüman dünya ve hele Türkler hiç öyle davranmadı, diyeceklerdir. İki temel farkı kabul etmek gerek. Herhalde bir nicelik farkı var, bir de zaman içinde gecikme. Ama önyargılar yerli yerinde. Özel araştırmadım ama ne zaman bir metne el attımsa aynı sakatlığı gördüm. On dördüncü yüzyılda Anadolu’yu gezmiş olan İbni Batuta’yı okuyordum, alimin Müslümanlarla oturma cüretini göstermiş olan bir Yahudi doktora nasıl öfkelendiğini ve nasıl ‘mel’una haddini bildirdiğini’ gördüm. Türkiye Diyanet Vakfı yayınlarından Dr. M. F. Kesler’in Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (1995) adlı çalışmasını okuyordum, benzer havayı gördüm: ‘Yahudiler insan olma özelliklerini kaybetmişler ve hayvanlardan bile aşağı seviyeye düşmüşlerdir’ (s. 200) gibi cümleler çoktur kitapta. Türkiye’deki ırkçı edebiyattan, basından, Sabetaycı söylemden de söz edilebilir tabi. Irkçı pratiğe gelince, 1930’lu yıllardaki (tarihçilerin bile ‘bilmediği’) Yahudi karşıtı uygulamaları, Varlık Vergisini, 6/7 Eylül olaylarını hatırlatabilirim. Hitler’in ‘Kavgam’ kitabının Türkiye’de on yıllarca en çok satan kitaplardan olduğunu bilir misiniz? Hileci ve düzenbaz anlamına gelen Çıfit lafı Türkçe’de var maalesef. Halk diline nasıl yerleşmiş dersiniz? Geçenlerde gördüğümüz Yahudiler/köpekler söylemi de ancak böyle açıklanabilir, sinagoglara, mezarlıklara saldırılar da öyle.

Dünyamız maalesef böyle bir dünya. Irkçılığı içinde barındıran bunu göremez, dedik. Ama önyargının varlığından şüphelenmesinde yarar vardır. Kuşku, insanın kendisini anlaması için yararlıdır, demek istiyorum. Şimdi … bu yazıdan eğer İsrail politikasını desteklediğimi anladınızsa, bu testte başarısızdınız demektir. Siyaset yapmak için ırkçılık gerekmiyor ki? İsrail’in politikasını eleştirmenin bir yordamı olarak her bir Yahudi’yi sorumlu saymayı hala ırkçılık saymıyorsanız, rahat uyuyorsunuz demektir. Ne mutlu size.

Kutsallaştırılmış veya idealize edilmiş geçmişin daha iyi bir geleceğe engel olması


Azınlıkça 43
Ocak 09

Dimostenis Yağcıoğlu
dimostenis@rocketmail.com

Bu yazımda felsefi, ama çok önemli pratik sonuçları olan, bir konuyu tartışmaya açmak istiyorum. Eğer mümkün olan en başarılı dönemin, ulaşılabilecek en mükemmel düzenin, geçmişte yaşandığına inanıyorsak, ilerleyip gelişebilir miyiz?

Nâzım Hikmet, en sevdiğim şiirlerinden birinde şöyle der:

En güzel deniz: henüz gidilmemiş olandır. En güzel çocuk: henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz: henüz söylememiş olduğum sözdür...

Hapiste ve kötü şartlar altında yazılmış bu mısralar sadece şairin iyimserliğini ifade etmez, onun kendi potansiyeline ne kadar inandığını da gösterir. Eğer Nâzım en güzel günlerinin geçmişte kaldığına, artık bundan sonra öyle günler yaşayamayacağına, veya bundan sonra söyleyeceği hiçbir sözün geçmişte söylediklerinden daha güzel olamayacağına inansaydı, böyle bir inançla hareket etseydi, hayatının geri kalan bölümünde aynı büyüklükte ve önemde bir şair olabilir miydi? Bence olamazdı.

Oysa toplumların çoğunda ve hayatın birçok alanında “altın çağımızı, en parlak, en mükemmel dönemimizi geçmişte yaşadık” inancı hem çok yaygın, hem de toplumu birarada tutan temel inanç ve fikirler sisteminin (mesela çeşitli milliyetçiliklerin) temel unsurlarından birini teşkil ediyor. Milletler ve dinî cemaatler, geçmişlerinden başarılarla dolu belli bir dönemi “altın çağ” olarak belirliyor. O dönem idealize ediliyor, kutsallaştırılıyor. Milletin veya dinî cemaatlerin günümüzde yaşayan bireylerine o altın dönemdeki gibi davranmaları, o dönemin değerlerine göre yaşamaları gerektiği aşılanıyor.

Buna pekçok örnek vermek mümkün: Meselâ Türkiye’de, hem Atatürkçü hem de İslamî kesimde böyle yüceleştirilmiş birer “altın çağ” gözlemliyorum. Aynı durum Yunanistan’da Yunan milliyetçiliği için de geçerli. Ben de aşağıda Yunan milliyetçiliğine ve genel olarak Yunanlılık bilincine işlenmiş bu “kutsallaştırılmış geçmiş” düşüncesini ve bunun ilerlemenin önüne çıkardığı engelleri incelemeye çalışacağım.

Yunan milliyetçiliği için altın çağ, hiç kuşkusuz Antik Yunan dönemidir. Başta Atina olmak üzere, eski Yunan şehir-devletlerinde ve daha sonra Makedonya ve Helenistik dönemin krallıklarında, edebiyatta, tiyatroda, mimaride, genel olarak sanatın her çeşidinde, mühendislikte, askerlikte, denizcilikte, ticarette, bilimlerde, sporda, devlet yönetiminde ve felsefede çok önemli ve çok değerli başarılar elde edilmiş, muhteşem eserler yaratılmıştır. Yunanlıların uygarlığı o dönemdeki diğer büyük uygarlıklardan (Çin, Pers, Hint, Mısır, vs.) birçok alanda daha ileri bir düzeye ulaşmıştı.

Eski Yunanlılar o dönemde genel olarak ilerlemeye inanıyorlardı. Yani yaratmış olduklarından daha büyük ve daha güzel eserlerin yaratılabileceğine, ulaşmış oldukları düzeyden daha ileriye gidebileceklerine inanıyorlardı. Oysa 19. yüzyılda inşa edilmiş Yunan milliyetçiliği, Antik Yunan dönemini idealize etti, kutsallaştırdı. Yunan halkına “atalarımız yapılması mümkün olanın en iyisini yaptılar, başarılması mümkün olanın en iyisini başardılar” fikri aşılandı. Bu düşünce öylesine içselleştirildi ki, biri meselâ “Parthenon’dan daha güzel ve görkemli binalar inşa edilebilir ve edilmiştir, Aristo ve Eflatun’unkinden daha iyi, daha esaslı fikirler savunulabilir ve savunulmuştur, Eshilos, Sofokles ve Evripides’in trajedilerinden daha iyi trajediler yazılabilir ve yazılmıştır, Atina’nın demokrasisinden daha iyi ve daha özgür bir sistem geliştirilebilir ve geliştirilmiştir, Hipokrat’ınkinden daha iyi tedaviler bulunabilir ve bulunmuştur” derse, Yunanlıların çoğu bunu küfür ve hakaret olarak algılar, büyük tepki gösterir.

Eğer mümkün olabilecek en büyük başarıların geçmişteki bir altın çağda elde edildiğine inanıyorsam, o dönemi inceler ve o yıllarda yaşamış insanlara, en azından değer ve davranışlar açısından benzemeye çalışırım. O insanları ve yaptıklarını taklit etmeye çalışırım. Ama taklit, orijinalinden her zaman daha düşük kalitelidir, daha değersizdir. O dönemdeki düzeyi aşamam, zaten aşabileceğime de inanmam. Ama o zaman da gelişemem, ilerleyemem. Çünkü ancak yapılmış ve başarılmış olandan daha iyisinin yaparsam ilerleyebilirim. Sonuçta idealize ettiğim düzeyin birkaç adım gerisinde yerimde sayarım.

Günümüz Yunanistan’ının eski Yunanistan’la, diyelim M.Ö. 5. yüzyıldaki Yunanistan’la, karşılaştırdığımızda şunları görürüz. Şimdiki Yunanlılar herşeyden önce daha özgür yaşıyorlar (özellikle kadınlar ve çeşitli “öteki” kategorilerinde bulunanlar); daha uzun yaşıyorlar; dış dünyaya daha açıklar; daha iyi tedavi imkânlarına sahipler; eski Yunanlıların ancak hayal edebilecekleri teknolojiler kullanıyorlar; Yunanlıların şimdiki aydınları ve entellektüelleri eski Yunan’ın okumuş kesiminden daha fazla kitap okuyorlar, daha fazla bilgiye sahipler; ve modern Yunanlıların ortalama gelir seviyesi çok daha yüksek. Bütün bunlar büyük bir ilerleme ve gelişmenin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Peki bunu modern Yunanlılar mı başardı? Hayır, teknolojide, bilimlerde, fikirlerde, ekonomideki bütün gelişmeler dışarıdan, başka ülkelerden, ithal edildi. Modern Yunanlılar’ın bu gelişmelere katkısı maalesef asgari düzeyde kaldı. Bütün gelişmeler, başka ülkelerde “geçmişteki başarılar ne kadar büyük olursa olsun, biz daha iyisini yapabiliriz ve yapmalıyız” inancıyla çalışan ve üreten insanlar ve kurumlar sayesinde gerçekleşti.

Eski Yunanlılar kendi dönemlerinin en ileri uygarlık düzeyine ulaşmışken, modern Yunanlılar günümüzde teknoloji ve bilimlerdeki, fikir dünyasındaki gelişmeleri genellikle geriden takip ediyorlar. Gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlar arasında bir yerde sıkışmış durumdalar.

Yunan milliyetçileri eski Yunan dönemini kutsallaştırarak modern Yunanlılara bir gurur ve üstünlük duygusu aşılamak istediler ve bunda büyük ölçüde başarılı oldular. Ama bu kutsallaştırmanın bir sonucu “en güzel günlerimiz geçmişte yaşandı” inancının da yerleşmesiydi. “Atalarımızın başarılarını taklit edebiliriz, onları örnek almalıyız, ama onları aşamayız” kanaati ise modern Yunanistan’ın özellikle teknolojide, bilimlerde, sanatta, fikir dünyasında gelişmesini zorlaştıran psikolojik bir engel teşkil etti; etmeye de devam ediyor.

Yunanistan’da, ama sadece burada değil, her ülkede, hatta her cemaatte, her insan topluluğunda “kutsallaştırılmış geçmiş” inancına rakip olacak, belki de onun yerini alacak, parlak ve güzel bir geleceğe yönelik bir vizyona veya vizyonlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Daha güzel günler yaşamak istiyorsak, en önce böyle güzel günleri yaşayabileceğimize, böyle güzel günleri yaşamamızı sağlayacak gelişmeyi ve ilerlemeyi gerçekleştirmeye muktedir olduğumuza inanmamız lâzım.

Yeni yıla girerken…


Azınlıkça 43
Ocak 09

Kubbealtı

Hakan Mümin
hakmumin@yahoo.gr


Her şey sanki yeniden yaratılacakmış gibi bir his uyanır insanın içinde. Takvim yaprakları yeniden birer birer zamana dökülüverecek ve “yeni” dediğimiz yıl birden eskiyiverecek. Garip değil mi?.. Yeni olsa ne olur, eski olsa ne olur; yıl, yıldır. Yaşam devam ediyor işte.

2008’in son günlerinde keyfim pek yoktu. Kızımın aniden yüksek ateşinin çıkmasıyla birlikte doğru hastanenin yolunu tuttuk. İlk kez hastalanıyordu kızım ve bizde bir telaş, bir panik anlatamam. Neyse ki, önemli bir şey değilmiş; boğazı iltihap kapmış. Yedi gün hastanede kaldık. Yeni yıla bir iki gün varken taburcu olduk.

2008’den hafızamda kalan, tek hatırladığım olay bu. İnsan hastalığın yanında, yaşadığı güzellikleri birden unutuyor galiba. Oysa eş dostla geçirdiğimiz güzel günlerin anıları, tuttuğumuz balıklar, tatil anıları gibi sevinç dolu günleri hatırlamak varken, ben kızımın hastalığını görüyorum 2008’in en önemli olayı olarak. Doğal karşılayın beni, ilk hastalığımız bu bizim.

Neyse “kötü” biten bu yıl, geride kaldı. Yeni yıla girdik. 2009… Herkes birbirine iyi dileklerde bulunurken, haber ajansları sanki bu dileklerimizi yalanlıyordu; 2009’un ilk savaşı başlamıştı bile. İsrail, Filistinlileri bombalıyordu. Oysa ben birçok arkadaşıma mesaj göndermiştim; “2009’un tüm dünyaya barış getirmesini dilerim” diye… Şaşkın şaşkın televizyona bakıyorum, ölenlerin masum, savunmasız çocuklar olduğunu öğreniyorum. Kahroluyorum, sonra… Ne yapabilirim ki?..

Şu işe bak diyorum kendi kendime. İnsanlık can çekişiyor. İnsanı insan yapan değerler galiba yok olup gitmiş. Üç-beş çıkar için savaşmak… Akla mantığa aykırı. İsrail barışı sağlamak için vuruyormuş. Aslında onların hedefleri “terör”ü yok etmekmiş. Bak şu işe! Mekteplerin, camilerin bombalanmasıyla “terör” yok olacak! Anlam vermek gerçekten zor. Bence savunmasız insanları öldürmek “terör”dür. Bunları düşünürken, diğer yandan da şu aklıma geliyor; komşuluk, yani komşuluğun anlamı ve günümüzdeki komşuluk kavramı.

Şimdi biraz barut kokusundan uzaklaşalım diyorum ve yakınımızdakilerle olan ilişkilerimizi düşünelim; komşuluk ilişkilerimizi…

Eskiden hem erkek için, hem de kadın için ailesinden sonra en önemli şey komşuluktu. Çünkü o yıllarda insanlar iyi ve kötü günlerinde komşularından destek alıp yaşamlarını sürdürdüler. Hastalıklara beraberce üzülüp, düğünlerde ve bayramlarda da hep birlikte eğlenirlerdi. Ama günümüzde bu “birliktelik” maziye karışmış durumda. Buna biraz açıklama getirecek olursak, şöyle diyebiliriz:

Eskiden bir ailede erkeğin görevi, çalışıp eve para getirmekti. Kadının görevi ise ev işlerini yapıp çocuklara bakmaktı. Ama günümüzde artık birçok kadın, erkek gibi çalışıp para kazanıyor. Yani bir kadın hem ev hanımı rolünü hem de iş kadınlığı rolünü beraber yürütüyor. Aslında bu durum kadınların ekonomik özgürlüklerini elde etmeleri açısından olumlu, ancak komşuluk ilişkileri bakımından olumsuz sonuçlar doğurduğunu savunanların olduğunu söyleyebiliriz. Belki de haklılar. Çalışan kadının sosyal yaşantısı iş hayatı dolayısıyla sınırlanmıştır. Kadın da erkek gibi sabah evden erken çıkar ve akşam evine gelir. Yemek, bulaşık derken biraz televizyon seyreder ve uyur. Kısacası kadının yaşamı dört duvar arasında geçer. Aslında yalnız kadının hayatı değil çoğumuzun hayatı dört duvar arasında geçer. Ve dışarıdaki insanlardan genellikle haber almakta, onlarla iletişim kurmakta güçlük çekeriz. Bir apartmanın aynı kapısından günde onlarca insan girip çıkıyor, aynı merdivenleri kullanıyorlar ama çoğu zaman bu insanlar birbirlerini tanımazlar bile. Sonuç olarak insanlar iyilik, dürüstlük, dostlukla beraber komşuluğu da unuttu diyebiliriz. Dolayısıyla, “komşuluk” kavramını yitirmiş bir dünyadan barış beklenebilir mi?

Yeni yıla girerken diye başlık attım, komşuluk ilişkileriyle yol aldı yazım. Zaman zaman böyle şeyler oluyor. İnsan konu dışına çıkıyor birden, ister istemez.

Yeni yıl geldi, gidiyor da… Gönül isterdi ki, güzel şeylerden bahsedelim. Ama ne yazık ki, herşey gönlümüzün istediği şekilde gelişmiyor; paranın dediği oluyor. Çıkarların ön planda olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu da değişir mi?.. Çok zor ama, zamanla belki değişir. Umut işte!..

Yeni yılın bu ilk yazısında hayaller kurmak isterdim; güzel hayaller… Sevgiden, barıştan söz etmek dileğimdi. Mavi bulutlarla, barut kokusundan uzak, uçurtmalarla dolu bir gökyüzü hayal edecektim. Ama Gazze’yi düşündükçe masum çocuklarla birlikte benim de duygularım, hayallerim bombalandı. Ve bunları yazabildim 2009’daki bu ilk yazımda.

Görüşmek üzere ve savaşsız, barış dolu bir dünya hayal edin bir sonraki yazıma kadar.



Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete

Azınlıkça 43
Ocak 09

Hatice Sali
haticesali@yahoo.gr


Yeni beklentiler, yeni umutlar ve yep yeni hayallerle dolu yeni bir yıla merhaba dedik… Öncelikle yeni yılın sağlık, mutluluk, başarı ve tabi ki barış dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum...

2009’a girmemiz ile beraber şüphesiz biz üniversite öğrencileri için eğitim yılının nasıl geçeceğinden çok, artık nasıl biteceği merakla beklenir oldu. Grevler, tatiller derken ilk dönem sonunda kapıyı çaldı. Normal şartlar altında ocak ayının ikinci haftası başlaması gereken sınavlar; ocak ayının sonuna ertelendi. Bu duruma sevinmeli mi, üzülmeli mi bilemiyorum. Ama bu tarihe kadar en azından grev esnasında yapamadığımız dersleri yapma imkanımız vardı, bu da biz öğrenciler için bir şanstı tabi ki. Kaçırdığımız derslere tekrar girebilecek ve sınavlara daha iyi bir şekilde hazırlanmış olacaktık.

Fakat geçen gün çıkan bir kararla bizim okul (Patra – Matematik) grevlere devam etme kararı aldı. Bu galiba sınavların ocak ayının sonunda bile olamayacağını gösteriyor. Daha tam olarak bilemiyoruz ama aynı şekilde grevler devam ederse kaçırdığımız dersleri kolay kolay yakalayamayacağız gibi duruyor. Dönem içerisinde tamamlamamız gereken ders saatlerini dolduramazsak zaten sınavlara girme şansımız da olmayacak. Grevler devam ederse – ki öyle gözüküyor (en azından kendi okulumda) - sene sonunda bizi çift sınav süreci birden bekliyor. Bu sanırım hiçbir öğrenci için iç açıcı bir durum değildir. Dönem sonunda zaten bir çoğumuz yeterince zorlanırken, böyle bir durum karşısında ne yapacağımızı daha doğrusu neler yapabileceğimizi şahsen cok merak ediyorum.

Grevlere devam eden sadece bizim okul değil tabiî ki; bir çok arkadaşımdan duyduğum kadarıyla hemen hemen bir çok üniversitede grevlerin devam etmesi gündemde. Bu grevlerin suçunu başkalarına atamayız elbette; çünkü grev olmasına karar veren yine biz öğrencileriz. Bir kişi istediği kadar karşı gelsin, çoğunluk ne karar verirse o sonuç hepimizin kararıdır; hangi yönde olursa olsun… Herşeyde bir hayır vardır; bu da bizim için hayırlı olandır belki diyebiliyorum sadece. Bekleyip görmekten başka bir şey gelmiyor artık elimizden. 2009’a yeni girdik, bu yüzden biz de her türlü sonuca hazır olmalıyız; yeni yıl hediyemizi henüz almadık çünkü…
Bir de bilindiği gibi sene başından beri kitap sorunu vardı… Bir kaç üniversitenin ve bizim fakültenin öğrencileri en azından bu yönden biraz şanslıydı. Henüz tüm kitapları almış olamasak da bazılarını grev kararı çıkmadan biraz önce alma şansımız oldu. Eksik kitaplar artık ne zaman elimize ulaşır, merakla bekliyoruz. Çünkü bazı okullarda kitapların ne zaman verileceği bile henüz bilinmiyor; üniversite hayatı işte. Bu yaşadıklarımızda acısıyla tatlısıyla bu hayatın cilveleri olmalı…

Dönem başında bazıları üniversite hayatı ile ilk defa tanıştılar ve daha ilk yılda böyle birşey ile karşılaşmayı beklemiyorlardı belki; hiçbirimizin beklemediği gibi acıkçası. Yeni başlayanlar için hem şaşırtıcı bir süreç olurken, hem de ilk yıldan daha okulları bir dönem uzamış olacak. Okullarını bitirmeye yaklaşmış olanlar için ise daha da üzücü bir dönem olmalı. Belki bu dönem sonunda ellerine diplomalarını almayı beklerlerken, şimdi bir dönem daha sabretmek zorunda kalacaklar… (Tabiî sadece varsayımlar üzerine konuşabiliyorum şu an, henüz kesin belirlenmiş bir karar yok ve daha tam olarak ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz.)

Üniversite hayatının cilveleri olmalı demiştim, bu hayat ile tanışmamış ve belki de çok yakında tanışacak arkadaşlarımız için biraz bu cilvelerden bahsetmek istiyorum: Her şeyiyle üniversite hayatı bir insanın kişiliğinin yerine oturmasında en büyük rol oynayan bir zaman süreci bence… Belki de bir çok öğrenci ilk kez uzaklaşıyor ailesinden, arkadaşlarından ve doğup büyüdüğü yerlerden. Bu yüzden ayrılığın ilk günleri pek kolay olmuyor; geçen sene üniversite hayatının ilk günlerinde aynı zorlukları biz de bire bir yaşamış ve geri sayım için zor bekler olmuştuk. Bu yıl yeni gelen arkadaşlarımızda da aynı şeyleri görmek bizi şaşırtmamış ve böylelikle her öğrencinin her dönem başında aynı duyguları hissedeceğine iyice inanmış olduk.

Ancak Patra, ailelerimize yakın bir şehir olmadığı için birkaç günlük tatilleri değerlendirme şansımız yoktu. İşte bu zaman içerisinde arkadaşlık çok önemli… Böyle bir anda birbirine destek olan arkadaşlıklar bir müddet sonra kardeşliğe dönüşüyor ve artık evinin hasretine bir nebze de olsa alışmış oluyor insan. İşte o zaman hem okuluna hem yeni çevresine ve de yeni arkadaşlarına kendini daha çok yönlendirmiş oluyor. İşte böylelikle yeni bir şehirde yeni bir hayatın ilk sayfasına ilk satırları karalamaya başlıyor…

Lise yılları gibisi yoktur, olamaz, derdim; şu an gülümseyerek anımsadığım bir ablam ise, üniversite hayatı ile tanışınca sana bu sözünü hatırlatırım, derdi hep… Ne olursa olsun lise yılları boyunca inatla arkadaşlıklar olsun, liseyi bitirme sevinci olsun, bu heyecan gibisi olamaz derdim… Şimdi ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum. Gerçekten de cok haklıymış, üniversitede arkadaşlık bile başka oluyormuş. Çünkü hiçbirimizin yanında ailesi yok artık; başımız sıkıştığında, bir derdimiz, bir sorunumuz olduğunda koşup gittiğimiz yanımızdaki arkadaşımız oluyor. Tabiî ki onun da aynı şekilde… Bu da hem arkadaşlıkları kuvvetlendirmiş oluyor, hem de ailemizin ve sevdiklerimizin değerini bir kat daha fazla anlamamıza vesile oluyor sanırım.

Uzak bir şehirde öğrenci olmak, ailelerin biraz üzülmesine neden oluyor. Sık sık gelip gidilemediği için hem özlem artıyor hem de tek başına oralarda ne yapar düşüncesi ağır basıyor. Fakat bence uzak bir yerde üniversite okumak, öğrenciler için belki de daha iyi. Çünkü zor bir anında pes edip geri dönmek yerine, mücadele edip başarmak daha ön planda oluyor. Örneğin Patra`da bir öğrencinin zorlandığı bir durum oldu; gerek okul gerekse çevre ile ilgili; bunlardan bir anlığına bile uzaklaşmak istediğini farzedelim. Bir kaç günlüğüne çok büyük bir sorun olmadığı sürece onca yolu göze alamaz. Ve her zorlandığında bunlarla uğraşmak yerine, zorlandığı şeyin üstüne gidip bir müddet sonra bu tür sorunları aşmayı öğrenir.

Bunu burada biz de yaşadığımız için rahatlıkla söyleyebiliyorum şimdi. İlk günlerde her şey zor geliyor ve bu zorları yok edebilmek için kaçmak değil üstüne gitmek çözüm oluyor…
Herkes uzak şehirlerde üniversite okusun demiyorum tabiî, sadece uzak bir şehirde de okumanın da o kadar zor olmadığını ve aileler içinde o kadar merak edilecek bir durum olmadığını dile getirmek istedim. Lise sonda birçok ailenin tek sorunu bu oluyor çünkü; henüz lise bire giden ve şimdiden kara kara düşünmeye başlamış olan kendi kuzenimden de bunu çok iyi biliyorum… “Aman çocuğum üniversite sınavlarında yüksek puan tuttur da, yakın bir yere düşersin belki…” Neredeyse sene sonunda ailelerden duyduğumuz tek söz bu. İstemediği bir bölümü tutturup yakın bir kente düşeceğine, uzak bir kente düşsün, ama istediği bölümü gönül rahatlığı ile okusun daha iyi bence.

Biz şu an için bizi bekleyen sürprizlerin ne olduğunu bilemezken, bu hayata merhaba dememiş kardeşlerime, yaşadıklarımızdan ve yaşanan üniversite hayatından biraz bahsetmek istedim. Grevler, olaylar ya da uzak veya yakın farketmez, her şeyi ile yeni ve unutulmayacak mücadelelerin verildiği güzel bir maraton süreci diyorum, ayaklarının üstünde sapasağlam durmasını çok iyi gösteren bir süreç aynı zamanda…

Antakyalı Ortodoks azınlığın günümüzdeki durumu

Azınlıkça 43

Ocak 2009

CETERIS PARIBUS

Ceren Zeynep Ak
ceren@tesev.org.tr


Hristiyanlık aleminde Antakya'nın önemi büyüktür. Kudüs'ten sonra ikinci merkez sayıldığı için Antakya Patrikliğine "Ana Kilise" denir.

Türkiye’deki dini, dilsel veya etnik azınlık grupların sayısı söz konusu olduğunda gelmesi gerekenden hep daha az bir sayı gelir akla. Bunun sebepleri çeşitlidir. Türkiye’de azınlıkların statüsünü din temeline dayalı tanımlayan Lozan antlaşması ve bu yönde uygulanan devlet politikaları –Lozan Antlaşması tüm gayrimüslimlere azınlık statüsü tanısa da, Türkiye uygulamada Antlaşma’nın kapsamını Rumlar, Ermeniler ve Museviler ile sınırlandırmıştır - başta olmak üzere azınlıklar sorununun anayasada dahi dile getirilmemesi bu durumu ortaya çıkarmıştır. Sonuç itibariyle bugün azınlık hakları nezdinde bakıldığında, Lozan ile getirilen haklardan yararlanabilecek üç dinsel azınlık grubu ön plana çıkar: Museviler, Ermeniler ve Rumlar. Bu gruplar şüphesiz yıllar boyunca “ayrıcalıklı vatandaş“ suçlamaları ile birlikte birçok baskıcı politikaların odağında olmuşlar, çeşitli olaylar sonucunda da daha paranoyak ve içedönük bir psikoloji ile hareket etmeye başlamışlardır. Bu durum özellikle İstanbullu Rumlar açısından bakıldığında, İstanbul Rum cemaatinin uzun yıllar gerçek bir korku duvarının arkasında yaşamasına ve gittikçe de muhafazakar bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur. Tüm bu gelişmeler veya gelişememeler ışığında İstanbullu Rum cemaatinin sayısı gittikçe azalmış ve bu demografi sorunundan kaynaklı birçok zorluklar ortaya çıkmıştır.

Bugün Türkiye’deki Rum Ortodoks Hristiyanlar’dan bahsedildiğinde, İstanbul’da yaşayan ve Yunanca konuşan bireylerden oluşan bir topluluk gelir çoğu insanın aklına. Fakat yaygın olan algının aksine dinsel azınlık olarak Rum Ortodoks Hristiyanlar denildiğinde bu grubun içerisine İstanbul, Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada’da (Tenedos) yaşayan Rum Ortodoks Hristiyanların yanısıra, Antakya’da yaşayan ve Arapça ve/veya Türkçe konuşan Antakya Rum Ortodoks Hristiyanlar da girmektedir. Etnik kökenleri konusunda çeşitli farklı fikirlerin olduğu bu cemaat hakkında kimi zaman etnik kökeni İstanbullu Rumlar ile aynı denilmekte kimi zaman ise Arap Ortodoks adlandırılması kullanılmaktadır. Fakat tartışma götürmeyecek bir gerçek vardır; Antakyalı “Arabofonik“ Rum Ortodoks Hristiyanlar, İstanbullu Rum Ortodoks Hristiyan azınlıklar ile aynı statüde yer almakta ve Lozan Antlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti devletine getirdiği yükümlülükler açısından bakıldığında homojen bir grup olduğu var sayılan “Rumlar“ içerisinde ele alınmaktadırlar. Yani çoğunluk içerisindeki azınlıklara uygulanan politikalar aynı şekilde azınlık içerisindeki azınlıklara coğrafi veya dilsel farklılıkları yoksaymak suretiyle uygulanmıştır.

Azınlıklar içerisindeki azınlıklar yeni yeni gelişmekte olan bir olgu. Akademik literatüre bakıldığında bu doğrultuda en fazla bahsedilen azınlık içerisindeki azınlık grupları kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. [Herhangi bir azınlık grubu içerisinde yer alan çocuklar azınlık içerisindeki azınlık gruplara örnek verilebilir] Fakat bir ülkedeki dinsel azınlıklar söz konusu olduğunda bu azınlık gruplar içerisinde yer alan dilsel veya etnik azınlıklar henüz çok da günışığına çıkan bir konu değil. Türkiye insan hakları alanındaki diğer birçok konuda olduğu gibi azınlık hakları konusunda da normalden daha yavaş bir hızla hareket etmekte. İmzalanan birçok uluslararası antlaşmada, sözkonusu kültürel veya sosyal haklar olduğu zaman şerh (rezervasyon) konulmuş. Öyle ki bu zaman zaman Çocuk Hakları Sözleşmesi içerisinde yer alan kültürel ve sosyal haklar maddesine kadar gidebiliyor. Dolayısıyla azınlık sorununu bile açık açık tartışmaya yeni başlayan Türkiye’de azınlıklar içerisindeki azınlıklar konusu ilk sıralarda bir önem teşkil etmiyor.

Fakat durum azınlık gruplarının kendileri için pek de böyle değil. Özellikle İstanbullu Rumlar açısından azınlıklar içerisindeki azınlıklar konusu ve bu özelde Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanlar ile İstanbullu Rum Ortodoks cemaatin karşılaşması beraberinde getirdiği sorunlar dolayısıyla gittikçe ciddileşen bir hal almakta. Peki Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanlar için neler söylenebilir? Şu anda Antakya kökenli Rum Ortodoks Hristiyanların sayısı İstanbul ve Antakya’da yaşayanlar birlikte ele alındığında toplamda 7000 civarında. Bu sayının 1000 kadarı İstanbul’a gelen ilk ve ikinci jenerasyon aile bireylerini kapsamakta. Geriye kalan 6000 ise Antakya merkez, Altınözü ilçesi Tokaşlı köyü, Altınözü ilçesi Sarılar mahallesi, Samandağı ve İskenderun’a dağılmış durumda. Ayrıca Tokaşlı köyü Türkiye’de bilinen tek Rum Ortodoks köyü olmakla birlikte, Meryem Ana Rum Ortodoks kilisesi de burada bulunmakta. Antakya’da azınlık vakfı statüsünde toplamda 6 adet Rum Ortodoks Kilise Vakfı yer alıyor. İstanbul’da yaşamakta olan İstanbullu Rum Ortodoks cemaatinin bilinen sayısı ise 3000 civarında. Durum sayılarla değerlendirildiğinde Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanlar ciddi anlamda demografik sorunlar yaşayan İstanbullu Rumlar açısından bu dezavantajı ortadan kaldırmak için kritik bir önem taşıyor.

İstanbul’da yaşayan Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyan cemaat için sorunlar çeşitli fakat aynı sorunlar İstanbullu Rumlar açısından da zaman zaman sıkıntılar yaratmakta. Öncelikli sorun kimliklerden kaynaklanıyor. Rum Ortodoks Hristiyan olarak adlandırılan fakat Rum Ortodoksluk kalıbının de facto olarak getirdiği Yunanca anadil kriterini taşımayan Antakyalı Ortodokslar ile İstanbullu Rumlar arasında hüviyetler üstüste gelse de kültürler çoğu zaman üstüste denk gelmiyor. Yıllarca yaşanan acı olaylar sonucu birtakım paranoyalarla hareket eden ve dışa karşı devamlı bir savunma pozisyonunda olan İstanbullu Rum Ortodoks cemaati içte yaşanan bu sorunlar konusunda gittikçe daha derin bir suskunluğa itiyor.

Antakya’da yaşayan ve Arapça ve/veya Türkçe konuşmakta olan Rum Ortodoks Hristiyanlara ait azınlık okulları bulunmamakta. Yeni okullar da Lozan Antlaşması’na aykırı olmasından dolayı açılamıyor. Dolayısıyla aynı dinsel azınlık grubundan sayılmalarından yola çıkarak Milli Eğitim Bakanlığı Antakyalı Arabofonik Rum Ortodoks Hristiyan öğrencilerin İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks azınlık okullarına kayıt yaptırmalarını onaylıyor. Rum Ortodoks azınlık okullarındaki Antakyalı öğrenciler genelde Antakya’dan İstanbul’a daha önce göç etmiş Ortodoks Hristiyan ailelerin çocukları. Yani halihazırda İstanbul’da doğup büyümüş, anadili Arapça olan veya ailede Arapça kullanan bireyler kalmamış ise Türkçe konuşan öğrenciler. Okullarda Yunanca eğitim ile birleşince bu üç dilli hayat zaman zaman ciddi sorunlar da yaratabiliyor.

Ama yaşananların artçı etkileri çift taraflı. Öncelikle Antakyalı Rum Ortodoks öğrencilerin varlığı İstanbul’daki azınlık okullarının öğrenci sayısının azlığı nedeniyle yaşadığı kapanma tehlikesini ortadan kaldırıyor. Aynı şekilde Antakya’dan gelen Rum Ortodoks Hristiyan ailelerin çocukları için ise bu okullar iyi koşullarda eğitim fırsatı anlamına geliyor. Her ne kadar Yunanca konusunda sorunlar yaşansa da öğrenciler ve eğitimciler arasında uyum sorunu olduğu pek gözlenmiyor. Fakat her öğrencinin kolayca entegre olamaması ve azınlık okullarına uygulanan birtakım politikalar yüzünden eğitim sisteminde kolayca hayata geçirilemeyen değişiklikler sonucu bazı öğrencilerin Yunanca eğitime entegre olma süreçleri aksıyor. Diğer bir yandan bakmak gerekirse ise Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanların beraberinde getirdiği genç nüfus üretkenliği dolayısıyla cemaatin dışa karşı olan özgüvenini pekiştiriyor, görünürlüğü arttırıyor.

Antakya’da ise durum daha farklı. Genel olarak çok kültürlü bir yapıya sahip olan Antakya’da Rum Ortodoks Hristiyanlar en görünür azınlık gruplardan biri. Kilise vakıfları mevcut ve özellikle son yıllarda sivil toplumun da canlanmasıyla daha aktifler. Antakya’da veya İstanbul’da yaşayan ikinci jenerasyon Antakyalı Ortodoks Hristiyanlar içerisinde kendini alışılagelmiş anlamda Rum hisseden de var, yani Yunanca konuşan ve İstanbullu Rum Ortodoks cemaatin içerisinde aktif rol alan, vakıf yönetimlerinde olan; kendini yine alışılagelmiş anlamda Rum hissetmeyen ve cemaatin dışında kalan da… Öyle ki bu konu çoğu zaman cemaat içerisinde ve Antakyalı Rum Ortodokslar arasında da ciddi tartışmalara sebep oluyor. Tüm bu problemler yaşansa da İstanbullu Rum Ortodoks cemaati açısından, uzun yıllar tabu sayılan bu konuların tartışılması ve çözüm arayışına girilmesi hem sorunun ciddiyetinin hem de hala umut olduğunun gerçek bir göstergesi.

Azınlık sorununa yeni yeni Avrupa Birliği politikaları sonucu göz kırpmaya başlayan Türkiye’de, azınlıklar içerisindeki azınlıkların hakları uzun süre dile gelmeyecek gibi gözüküyor. Belki de uluslararası hukuk normlarının devletler tarafından belirlendiği bir dünyada, insan hakları dalları içerisinde en yavaş gelişenin azınlık hakları olduğuna şaşırmamak gerek. Hele ki bir de azınlıklar içerisindeki azınlıklardan bahsediyorsa insan....