Samim Akgönül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Samim Akgönül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Batı Trakya'ya dinî liderler


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-stasbg.fr

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Benimle beraber, soğukkanlı ve realist bir biçimde düşünürseniz sevinirim. Aşağı yukarı yirmi senedir, açıkça söylemek gerekirse, Batı Trakya Türk Azınlığı’nın kimliksel uyanışa geçtiği 1980’lerin sonundan bu yana, Batı Trakya’da bir müftülük sorununun olduğu bir gerçektir. Bu sorunda üç tarafın da (Yunanistan, Türkiye, Azınlık) ilerleme kaydetmek için gayret göstermesi zamanının geldiğini düşünüyorum.

Durum kısaca şöyle: Batı Trakya’da hukuksal olarak 3, fiili olarak 2 adet müftülük makamı bulunmakta. Bu makamların, hem Yunanistan’daki azınlık rejiminde, hem de Yunanistan’da din ve devlet işlerinin genelde ayrılmamış olmasından dolayı, kişisel ve ailevî hukuk alanında bir takım görevleri mevcut. Ayrıca bu müftülüklere bağlı din görevlileri aracılığıyla insan kaynakları görevleri ve Vakıflar aracılığıyla da finansal görev (ve güç)leri var.

1980’lerin sonunda bir taraftan azınlık ileri gelenlerince kabul edilmeyen 2 müftü merkezden atanırken, diğer taraftan camilerde erkekler tarafından yapılan seçimlerle de 2 yerel müftü görevlendirildi. Camilerde yapılan seçimle işbaşına gelen müftülerin varlığı merkezî yönetim tarafından tanınmamakta.

Asıl konuma gelebilmek için giriş kısmını özellikle kısa tuttum. Hem hukukî hem de siyasî olarak durum elbette çok daha çetrefilli, ancak okuyucularımız yine dergimizin yazarı olan Konstantinos Tsitselikis’in çalışmalarına başvurabilirler.

Şu anda mevcut sorunun çözümünde izlenebilecek 4 yol olduğunu düşünüyorum.

1. Status quo: diğer bir deyişle bu ikili (dörtlü) durumun değişmeden devam etmesi. Ancak bu durumun bazı hukukî ve sosyal sorunlar yarattığı yadsınamaz. Bu sorunları şöyle sıralamak mümkün: Hukukî olarak seçilmiş müftülere başvuranların mağdur durumda kalmaları; sosyal olarak bu durumun azınlık kimliğinin reddine devam edildiğinin kanıtı olarak kalması ve siyasî olarak da Azınlık ve Yunanistan Yönetimi arasındaki ötekilik, dışarıdanlık algılamasının devamı.
AİHM tarafından iki kere hukuken de tanınmış din özgürlüğünün engellenmesi konusuna ise şimdilik hiç değinmiyorum.

2. Sistemin yeniden kurulması ve atanmış müftülerin görevden alınarak seçilmiş müftülerin bu görevlere atanmaları. Bu çözüm azınlık tarafından talep edilse de, soğukkanlı düşünüldüğünde, şu anki konjonktürde zor gibi görünüyor. Ayrıca Müftülerin hukukî görevlerinin devamı için bir atama şart olduğundan gelecekteki seçimlerde merkezî yönetime yakın kişilerin öne çıkmaları riski de yok değil.

3. Atanmış müftülerin hukukî ve idarî görevlerine devam etmeleri ve seçilmiş müftülerin sadece dinî lider olarak kalmaları.
Bu durum, ilk bakışta ideal gözükse de içerden bakıldığında bir kavram, temsil ve meşruiyet kargaşası yaratacaktır kanısındayım. Böyle bir çözümde iki başlılık resmîleştirilecek, gerginlik devam edecektir.

4. Cesaretli bir reform yapılarak, Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde olduğu gibi, azınlığın dinî bir cemaat olarak kendi liderini kendisinin seçmesinin önünün açılması. Ancak seçilen liderin gerçekten dinî bir lider olabilmesi için hukukî ve idarî görevlerinin yeni bir yasayla iptal edilmesi.

Bu son şıkkın biraz daha derin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Yunanistan açısından bakıldığında bu çözüm demokratik bir ülkenin gereklerinin yerine getirilmesi olarak görülebilir. Son tahlilde Fransa Hükümetinin Fransız vatandaşı Yahudilerin, Protestanların, Müslümanların liderlerini, adı geçen cemaatlerin karşı çıkmalarına rağmen seçmesi nasıl düşünülemezse, Yunanistan hükümetinin Müslüman cemaatin dinî liderini seçmesi de kabul edilemezdir. Ancak işin içine idarî ve hukukî sorumluluklar girdiğinden bu atamalar bir anlamda meşrulaşmaktadır. Bu idarî ve hukukî sorumlulukların kaldırılması, tam aksine Azınlığın kendi dinî liderini seçmesi, haklı isteğini daha da meşrulaştıracak, güçlü kılacaktır. Böylelikle Yunanistan AİHM kararlarına da uymuş olacaktır.

Bu tip bir reform karşısında Türkiye’nin ağırlığını göz ardı etmek gerçekçilikten uzak bir düşünce olur. Türkiye hem kendini Batı Trakya Türk Azınlığ’ının koruyucusu olarak görmekte, hem azınlık tarafından bu rolü içselleştirilmekte, hem de azınlığa dair bütün Yunanistan politikaları, aslında varolmayan ve olmaması gereken “karşılıklılık” politikası çerçevesinde değerlendirilmektedir. Türkiye laik bir devlet olarak (ilkenin açılımı Türkiye’ye özgü olsa da) din adamlarının hukukî sorumluluklarının olmadığı bir ülkedir. Kendi iç gelişiminin, yani hukukî sekülerleşmenin, Batı Trakya Azınlığı’na da yansıdığını görmek Ankara’yı mutlu etmelidir; aynı konu Medreseler için de geçerlidir. Kaldı ki, 1926’dan beri bu konuda bir “karşılıklılık” da kalmamıştır. Zira İsviçre Medenî hukukukun kabülü sürecinde Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklar (meşruiyeti tartışılır bir yöntemle olsa da) kişisel ve ailevî hukuk rejimlerinden feragat etmişlerdir. Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye vatandaşı iki Rum ancak belediyelere bağlı nikâh memurlarının önünde evlenirlerse bu geçerli sayılmaktadır. Bu durum kilisede de evlenmelerine engel teşkil etmez. Aynen imam nikahının resmî nikahtan sonra yasak olmaması gibi. Bu tip bir durum Batı Trakya için de düşünülebilir olmalıdır.

Azınlık açısından bakıldığında, ilk gelecek duygusal tepkileri tahmin edebiliyorum. Genelde azınlıklar kendilerine verilen hakların geri alınmasına son derece sert bir biçimde karşı çıkarlar. Çünkü bur durum cemaatin varlığına bir darbe olarak görülür. Bu yüzden de azınlık içinde bazı toplumsal reformların yapılması dile getirilse dahi, dışarıya karşı bu tepkisel davranış biçimi sürdürülür. Gelecek ilk tepkilerin de bu yönde olacağını tahmin etmek zor degil, “Lozan’la verilen haklarımız geri alınıyor !”

Ancak biraz daha derin düşünüldüğünde bu çözümün azınlığın birçok davasına katkıda bulunacağı görülebilir. Birincisi, azınlık dinsel degil ulusal bir azınlık olduğunu duyurmaya çalışmaktadır. Yunanistan tarafından Müslüman azınlık olarak isimlendirilmesi tepki çekmekte, dernek isimlerinde ulusal nitelendirmelerin bulunmasına izin verilmemesi haklı olarak şikayet konusu olmaktadır. Bu şartlar altında din görevlilerinin hukukî ve idarî sorumluluklarının devam etmesini savunmak, kanımca paradoksal bir durum yaratmaktadır. Böylelikle azınlık ulusal kimliğinin tanınmasında önemli bir adım atmış olacaktır. Kısacası dinî liderler gerçekten inananların dinî liderleri olmalıdırlar, ulusal bir azınlığın hukukî ve idarî liderleri değil. Osmanlı’dan miras kalan millet sistemini tarih sayfalarında bırakmanın zamanı gelmedi mi?

Diğer taraftan bu tip bir çözüm, azınlık vakıflarının yönetiminin tamamen azınlığın eline geçmesine de fırsat tanıyacaktır, ki bu da en doğal haklarıdır.

Nihayetinde, evlenme, boşanma, velayet, nafaka ve miras gibi konularda ne kadar azınlık bireyinin müftülüklere başvurduğunun istatistikî olarak ortaya koymanın da zamanı gelmiştir. Tamamen şahsi fikrim olarak bu rakamın oransal olarak çok da büyük olmadığını tahmin ettiğimi belirtmek istiyorum.

Son olarak bu yazının demokratik bir fikir tartışmasını başlatmak, varolan tartışmaya katkıda bulunmak amacıyla yazıldığının göz önüne alınmasını arzuluyorum. Ama ne olursa olsun müftülük sorununa azınlığın lehinde bir çözüm bulunması gerektiğine olan inancımı da muhafaza etmekteyim.


Avrupalılık ve Azınlık


Azınlıkça 43
Ocak 09

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-stasburg.fr

İlginç bir durumu dikkatinize sunmak istiyorum. Türk kamuoyunda Avrupa ile ilgili herşeye karşı son derece keskin bir tepki olduğu bir gerçek. Gerek ulusal basında gerekse azınlık basınında Avrupa konusu açıldığında son derece sert yorumlar yapılmakta, Avrupalıların “bizden” farklı oldukları, “bizim” kötülüğümüzü istedikleri, “bizi” dışladıkları, Sevr planlarını gündeme getirdikleri, zaten Türkleri hiç sevmedikleri tekrar tekrar dile getirilmekte. Ancak Türklük kimliğinin tanıtımı yapıldığında, hiçbir Türk’ün “Avrupalı” olduğuna dair bir şüphe kalmıyor, AB’ye giriş sürecinde kullanılan söylemlerde Türkler’in Avrupalı oldukları ve bu üyeliği hak ettikleri ısrarla yineleniyor. Elbette burada bir çeliski görmek mümkün, içe doğru kullanılan söylemlerde “ötekilik” ağır basarken, dışa yönelik söylemlerde “aynılıktan” dem vurulmakta. Ancak son tahlilde Avrupalılığın bir elli yıl önceki pozitif imajının zayıfladığını söyleyebiliriz.

Konunun incelenmesi Batı Trakya Türk Azınlığı söz konusu olunca daha da ilginçleşiyor. Azınlıktaki gruplar kendi var oluşlarının devamını sağlamak için çoğunluk kimliğine karşı keskin bir söylem geliştirirler, bu doğrudur. Aynı gruplar, azınlık var oluşunun doğasından dolayı, çoğunlukla farklarının altını çizer, benzer yanları sümen altı ederler, bu da normaldir. Ancak Azınlık söyleminde aynı Türkiye’de varolan Avupa karşıtlığı karakterini anlamak da, o kadar kolay değildir. Sonuçta Batı Trakya Türk Azınlığı’na mensup bireyler hem coğrafî, hem hukukî hem de kimliksel olarak en az diğer Avrupalılar kadar Avrupalıdırlar. Dolayısıyla Avrupa değerlerinin inşâsına katkıda bulundukları için gururlanabilirler ve Avrupa’da kötü giden şeylerin sorumluluğunu diğer Avrupalılar’la paylaşmaktadırlar. Belçika’daki Alman azınlıkla İspanya’daki Basklar nasıl aynı derecede Avrupalıysa, Yunanistan’daki Türk azınlıkla Fransa’daki Korsikali azınlık aynı derece Avrupalıdır.

Ortak olarak gurur duyacak sey çoktur. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Şözleşmesi, Avrupa’nın ortak gururudur. O kadar eskiye gitmeye gerek yok, “Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi” Avrupa’nın ortak gururudur. Yunanistan 1997’de imzalayıp hâlâ onaylamamış olsa da, Türkiye ne imzalamış ne de onaylamış olsa da, ortak gururdur. Azınlığın bu sözleşmeye hem kurumsal olarak hem de bireysel olarak sarılması gerekir.

Azınlık ve Bölgesel Diller Şartı, Avrupa’nın ortak gururudur. Evet doğrudur bu Şartı ne Türkiye ne de Yunanistan imzalamamıştır. Ancak Avrupalılık, birey olmakla eşdeğerdir, yani devlet politiklalarından bağımsız olarak bir düşünceye sahip olmak, değerleri savunmak, hür olmakla.

Ama hepimiz, azınlık ya da çoğunluk, Avrupa’nın utançlarına da ortağız. Avrupa’nın birçok ülkesinde Romlara uygulanan insanlık ve Avrupalılık dışı politikalar ortak utancımızdır. Fransa’da “yasadışı” göçmenlerin her sene otuz binerlik gruplar halinde sınırdışı edilmeleri ortak utancımızdır; eski ve yeni azınlıklara yapılan ayrımcılıklar, aşağılamalar ortak utancımızdır. Ortadoğu’da yaşanan insanlık dramı karşısında eli kolu bağlı kalmak ortak utancımızdır. Ama bu dramı bahane edip Avrupalı Yahudi bireylere karşı geliştirilen ırkçı söylem ve fiziksel saldırılar da ortak utancımızdır. Avrupalılık iki durumda da sorumluluğu kabul edip, daha iyiye, daha aydınlığa gitmek olarak görülmelidir.

Fransa’da tarih, toplumsal hafıza ve yasama


Azınlıkça
Sayı: 42
Aralık 2008

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-strasbg.fr

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF olarak okumak için TUŞLAYINIZ

Fransızca lois mémoirielles olarak nitelendirilen yasalar, Amerikan sistemindeki memorial laws kavramıyla karıştırılmamalıdır. ABD’de trafik kazası gibi herhangi bir günlük hayata dair olayda yaşamını kaybeden bir kişinin ismi, o olayla ilgili yeni bir yasaya verilebilir. Fransızca’daki kavram çok daha değişik, Toplumsal hafıza yasaları diyebilirsiniz, ya da Toplumsal Anma Yasaları. Bu kavram, Fransa Parlamentosu tarafından tarihin bazı olaylarıyla ilgili çıkarılan, biri dışında cezai uygulaması olmayan, dört yasayı kapsamaktadır:

-13 Temmuz 1990’da çıkarılan “Gayssot Yasası” olarak anılan yasa, her türlü ayrımcılığı yasaklamasının yanında, 9. maddesinde Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi tarafından İnsanlığa Karşı Suç olarak nitelendirilen olayların (diğer bir deyişle Yahudi Soykırımının) inkârını suç olarak nitelendirmektedir

-29 Ocak 2001’de çıkarılan tek maddelik yasa “Fransa kamuya açık bir şekilde 1915 Ermeni Soykırımını Tanır” der. Bu yasa sadece sembolik olarak kalmış, cezai yaptırım konusu yasamanın önüne gelmiş ancak henüz gündeme alınmamıştır.

-21 Mayıs 2001de çıkarılan, Taubira yasası olarak isimlendiren yasa. Bu yasa da köle ticaretini «İnsanlık suçu» olarak nitelendirmiş, okul kitaplarında Sömürgecilik döneminde Fransa’nın bu olaylardaki sorumluluğunun altının çizilmesini öngörmüş, cezai bir yaptırım getirmese de, tarihçiler arasında «resmî tarihin siyaset tarafından dikte edilmesi» tartışmalarını başlatmıştır.

-23 Şubat 2005 yasası ise, deyim yerindeyse, bardağı taşıran son damla olmuş, tartışmaları
«polemik» seviyesine çıkarmıştır. Bu yasaya göre «Fransız Ulusu eski Fransız Sömürgelerinde gerçekleştirilenlere katkıda bulunanlara minnettarlığını dile getirir». Görüldüğü gibi yasa sömürgecilik dönemini dolaylı da olsa olumlamaktadır. Fakat asıl tartışmaları hızlandıran bu yasanın daha sonra tepkiler üzerine geri çekilen diğer bir maddesi olmuştu. O maddeye göre ders programlarında «sömürgeciliğin pozitif yanlarından» bahsedilmesi gerekecekti.

Görüleceği üzere, başka ülkelerde olduğu gibi Fransa’da da, Toplumsal hafıza, Resmî Tarih, ifade
özgürlüğü ve siyasî erk konuları iç içe geçip, hem kamuoyunda, hem tarihçiler arasında hem de siyasetçiler tarafından tartışılır oldu. Yukarıda zikredilen yasalara ek olarak 2008 yılında Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin « her Fransız ilkokul son sınıf talebesinin nazizm kurbanı bir Yahudi çocuğun hatırasını taşıması » önerisi tartışmaları iyice keskinleştirmiş, konu hakkında Fransa Parlamentosu’nda bir «Bilgilendirme Komisyonu» kurulmuştu. İşte bu komisyonun hazırladığı rapor 18 kasım 2008 tarihinde sunuldu ve oy birliği ile kabul edildi. Rapora
göre artık Fransa Parlamentosu bu tip tarihle ilgili yasaları çıkarmayacak.

Böylece hem ifade özgürlüğü konusundaki tartışmalara son verilecek hem de Fransa’nın aleyhine
gelmesi olası bu tip yasaların da önüne geçilmiş olacak. Gerçekten de kulislerde ‘Ermeni Soykırım’ının reddedilmesinin cezai yaptırımı olmasını isteyenlerin dışında Fransa’nın Cezayir’deki tutumundan, Ruanda katliamındaki rolüne kadar çeşitli konularda yasa teklifleri hazırlandığı söylenmekte. Kısacası, Parlamento son kararıyla Fransa’nın toplumsal hafızasına aykırı yasaların gündeme gelmesini de önlemiş oluyor. Ancak Fransız entelektüellerinin ve önde gelen tarihçilerin baskısına rağmen bu karar geri dönüşlü değil. Diğer bir deyişle yukarıda anılan dört yasa geçerliliğini koruyor. Buna rağmen gündeme henüz alınmayan ‘Ermeni soykırımı’nın
inkârını cezalandırma yasasının artık mümkün olmadığı da açık.

Toplumsal hafızanın oluşumunda üç ana kaynak olduğu bilinen bir olgu. Bunlardan birincisi elbette popüler kültür. Efsaneler, sözlü aktarımlar, inanışlar, toplumun içinde hem ortak aidiyet duygusunu güçlendirirler hem de ait olunan grubu yüceltmede önemli rol oynarlar (kahramanlık efsaneleri, gruba yüklenen pozitif değerler, zaferler…)

Elbette 19. yüzyılın sonundan itibaren toplumsal hafızanın oluşumunda en büyük rol basına, yani
toplumun her kesiminden insanı “bilgilendiren” araçlara yüklenmiştir (media Latince “araçlar” demektir). Medyadan aktarılan çeşitli dünya görüşleri, tarihi olayların yorumları, ve tabi en önemlisi ortak dilin yayılması ulusun inşasına önemli bir katkı yapar.

Ancak 20. yüzyıl boyunca Ulus Devlet çerçevesinde, özellikle merkeziyetçi ülkelerde ‘Devlet’
önemli bir tarih yorumcusu olma ihtiyacını hissetmiştir. Bu Türkiye için ne kadar geçerliyse Fransa için de geçerlidir. Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da «doğru yolu» göstermek ister Devlet. Ve dolayısıyla doğru olmadığı, ulusun aleyhine olduğu düşünülen bilgi ve yorumların aktarılmasının önüne geçmek ister.

Fransa ve Türkiye gibi sosyal devletlerin elinde son derece önemli bir araç vardır bu toplumsal hafıza aktarımını kontrol edebilmek için : okul. Ders programları ulusun çıkarları çerçevesinde yapılandırılırlar. Buna karşın, iki ülkede de ifade özgürlüğü konusu gündemin birincil konularından birini oluşturmakta ve dolayısıyla «resmî tarih» konusu tepki çekmekte.
Elbette Fransa’nın bu tür yasaları çıkarmakta gösterdiği dışa dönük rahatlığı, kendi tarihi konusunda ayni şekilde gösterememesi eleştirilecek bir husustur. Ancak son tahlilde bir parlamentonun artık yasalarla tarihi yapay olarak şekillendirme çabalarından vazgeçmesi olumlu karşılanmalıdır.

Tarih ne politikacılara ne de sırf tarihçilere bırakılamayacak kadar önemli bir husus. Kaldı ki tarihçiler de ‘tarih’in nesnel olarak varolmadığı, varolanın sadece «tarih yazımı» olduğu konusunda artık hemfikirler. Eski Polonya Dışişleri Bakanı, 20 yüzyılın en önemli siyasi entelektüellerinden Borislaw Geremek’in ölmeden birkaç gün önce belirttiği gibi «Tarih bıçak gibidir. Bıçakla ekmek de kesilebilir, adam da öldürülebilir».

Azınlıklar, meşruiyet ve iktidar


Azınlıkça 41
Kasım 2008
Samim Akgönül

Avrupa gazetelerinde küçücük bir haber: 2002 yılında öldürülen Hollandalı ırkçı lider Pim Fortuyn’in şehri Rotterdam’ın yeni belediye başkanı Ahmed Aboutaleb, 47 yaşında ve Fas asıllı.
600 000 nüfusu var Roterdam’ın. 174 değişik ulustan insan yaşıyormuş şehirde. Ve yeni belediye başkanları ise Ahmed Aboutaleb.
Onun, Fas asıllı olmayan bir belediye başkanından daha iyi ya da kötü bir şekilde şehri yöneteceğini söylemek mümkün mü ? Daha doğrusu bu önemli şehri yönetmedeki başarı ya da başarısızlığını Fas asıllı olmasına bağlamak mümkün mü? Elbette değil. Herhangi bir azınlığa ait bireyin, en azından bir azınlığa dahil olduğu düşünülen bir bireyin, iktidarı elinde tutması, çoğunluk tarafından önce bir grubun iktidarı olarak görülmesi doğal. Ancak bireyin iktidarı toplumsal meşruiyeti kazandıkça, toplum başarı ya da başarısızlığı bireysel niteliklere yormaya başlar. İktidardaki kişi yavaş yavaş “birey” olma hakkını kazanır. Ancak bu hak sadece iktidardaki bireye tanınır. Diğer bir deyişle azınlığın, azınlık olarak bütünsel algılanması sona ermiş anlamına gelmez.

Meşruiyet, anahtar kelimedir. Azınlıklar yaşadıkları ülkelerde eğreti kabul edildikleri sürece varoluş meşruiyetlerini kazanamazlar. Çoğunluk hoşgörü söylemini, misafir söylemini kendisinin pozitif bir niteliği olarak sundukça bu meşruiyet kazanılamaz. Alman sosyolog Simmel’in de belirttiği gibi, varoluş meşruiyeti azınlığın çoğunluğa yaklaşmasıyla, yani artık bir “tehlike” olarak görülmemesiyle mümkün olabilir.

Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesini devrim olarak nitelendirenler haklıdır. Ancak bu devrimin, birbirine geçişli, hem uzun süreli yapısal sebepleri hem de kısa vadede konjonktürel nedenleri mevcuttur. Bu seçimi hazırlayan yapısal ortam elbette üç yüz yıl süren ırkçı ve köleci Amerikan politikasının ardından 1960’lardan itibaren Amerika’nın (henüz bitmeyen) bir özür sürecine girmiş olması, bu sürecin sonucunda beyazlarla siyahların evlenebilmelerinin yolunun açılmış olması ve daha da önemlisi 1961’den itibaren uygulanan, affirmative action, yani pozitif ayırımcılık sonucunda Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah bir elitin de oluşmasıdır. Obama bu pozitif ayırımcılıktan direkt olarak istifade etmemiştir, ancak dolaylı olarak bu sürecin ürünü olduğu da reddedilemez. Barack Obama, siyahların adayı olarak seçilmemiştir Beyaz Saray’a, ancak bütün Amerikalıların siyah başkanı olarak seçilmiştir. Varoluş meşruiyetini elit olarak kazanmış, ancak sınıf kavgasını henüz kazanamamış bir azınlığın üyesi olarak.

İşte burada konjonktürel bir bağlamdan söz etmek mümkündür. Amerika’nın siyah azınlığının elitleri, yavaş yavaş ABD’nin siyahlar tarafından yönetilebileceği fikrini kabul ettirebilmişlerdir çoğunluğa. Obama, Bush’a teşekkür borçludur. Dışarıda ırkçı bir söylem geliştiren Bush yönetimi, içeride, kısmen ırkçılık suçlamasını örtbas edebilmek için, siyah azınlığın elitine ait bireyleri iktidara getirmiştir. Böylece Colin Powell ve Condoleezza Rice gibi kişiler, Amerikan kamuoyunun gözünde siyahların da iktidarda olabileceği fikrini normalleştirmiş, banalize etmiştir. “24” gibi çok popüler bir televizyon dizisindeki, Colin Powell’dan esinlenen siyah başkan David Palmer tiplemesi, geniş kitlelerde siyah bir başkan fikrinin olasılığını bilinçaltlarına yerleştirmiştir. Amerika’da kendi içlerinde bölünmüş olan, ancak çoğunluk tarafından tek bir azınlık gibi algılanan siyahlar, elit meşruiyetlerini kazanmışlardır. Geriye sınıf uçurumunu kapatmak kalmıştır.

Benzer bir süreç Fransa’da da gözlemlenebilir. Fransa’da göçmen asıllılar henüz varoluş meşruiyeti savaşını kazanamamışlardır. Ancak, Nicolas Sarkozy’nin pozitif ayırımcılık söylemi çerçevesinde, bu gruplara ait oldukları düşünülen üç kadın hükümette önemli görevlere getirilmişlerdir (Fadela Amara, Rama Yade ve en önemlisi Adalet Bakanı Rachida Datti). Bu görünürlük, topluma azınlık bireylerinin de siyasî sorumluluk alabileceği mesajını vermiş, son yerel seçimlerde, elli kadarı Türkiye kökenli olmak üzere bine yakın göçmen asıllı belediye meclislerine seçilebilmişlerdir. Ancak bu elit meşruiyetinin henüz Fransa’da toplumsal meşruiyete dönüşmediğini görmek de kolaydır. Hâlâ göçmen asıllılar Fransız kimliği için bir tehlike olarak görülmekte, hâlâ önyargılar kamuoyunda geniş bir şekilde kullanılmakta, hâlâ göçmen asıllılar toplumun alt sınıflarında yer almakta, hâlâ göçmen karşıtı politikalar yürütülmektedir. Azınlık bireylerinin iktidara gelmesi, azınlıkların bir ülkede varoluşlarının “normal” olarak kabul edilmesiyle eşdeğer değildir. Bu çok daha zorlu ve uzun bir süreçtir. Maalesef azınlık bireyinin iktidarda olması, ait olduğu azınlığın sınıfsal eşitlik kavgasını kazandığı anlamına gelmez.

Patrikhane ve uluslararasıcılık

Azınlıkça Dergisi

Sayı:39
Ağustos 2008

Aslı Bilge (Yeditepe Üniversitesi) / Samim Akgönül (Strasbourg Üniversitesi)


Fener Rum Patrikhanesi olarak tanınıyor Türkiye kamuoyunda. Resmî söylemde de ismi bu şekilde. Farkedilmeyen, farkedilmek istenmeyen, farkedilse de reddedilen ise bu kurumun ‘Fener’le ve ‘Rumluk’la organik ilişkisinin her geçen gün azaldığı. Gerçekten de Patrikhane Cumhuriyet’le beraber indirgendiği yerel kiliselikten, zaman içinde, konjonktürün de yardımıyla, küresel kilise konumuna geçti. “Eyüp Kaymakamlığına bağlıdır”, “Fatih Belediyesine bağlıdır”, “İstanbul’daki bir avuç Rum Ortodoksun ruhanî liderliğinden başka bir işlevi yoktur” demek, yeni dünya 
düzeninde Patrikhane’nin değişimini görmezden gelmekten başka bir şey değil. 

Bu süreç yeni değil elbette. 19. yüzyılda, ulusçuluğun doğmasıyla beraber Fener  kendi içine kapanmış, etnik bir kilise görünümünü vermeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun diger Ortodoks grupları yavaş yavaş kendi ulusal kiliselerini kurmuşlar, Fener’i Rumluğa, yerelliğe sıkıştırmışlardır. Ancak gene 19. yüzyılın sonundan ve 20. yüzyılın başından itibaren gerek Elenler’in dünyanın her yerine göç etmesiyle, ve gerekse 1923’ten sonra yavaş yavaş Türkiye Rumları’nın erimeye başlamasıyla Patrikhane tekrar, de facto uluslararasılaşmaya başlamıştır. İtibarı ve önemi Türkiye Rumları’nın sayısı ile ters orantılı bir şekilde artmış, özellikle Kuzey Amerika Ortodoks kilisesine hakimiyetiyle denizaşırı bir nitelik kazanmıştır. 
Ancak yerellikten çıkışın asıl sebebi sosyolojik degil jeostratejik olarak görülebilir. Stalin,  İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Moskova Patrikhanesi’nin Sovyetler Birliği’nin önemli bir dış politika aracı olarak kullanılabileceğini anlayıp, kiliseye karşı uygulanan baskı politikasını gevşettiğinde, Amerika Birleşik Devletleri bu güce karşı bir denge unsuru oluşturmayı amaçlamıştır. Fener, bu iş için biçilmiş kaftan olarak görülmüş, NATO’ya yeni dahil edilen Türkiye’ye Amerikan vatandaşı Atenagoras Patrik olarak empoze edilmiştir. Bu tarihten sonra Patrikhane yavaş yavaş uluslararası niteliğe ulaşmış, ancak gene de bir Grek kilisesi karakterini korumuştur. Diğer bir deyişle Grek Ortodoksların (‘Rum’ terimi bu bağlamda sorunludur) Dünya çapında ruhanî lideri konumuna gelmiştir. Yunan bağımsız kilisesiyle birçok sorunu olmasına rağmen (özellikle “yeni bölgeler”deki kilise malları, 12 ada ve Girit’in Atina’ya değil Fener’e bağlı olması, vs) bu küresel itibar Atina tarafından da kerhen kabul edilmiştir. 

Patrikhane’nin Uluslararası bir Ulusal kilise olma niteliğinden, Uluslararası ve çok Uluslu bir kilise haline dönüşme süreci 1990’lardan sonra hızlanır. Bu dönemde, SSCB’nin yıkılışıyla eski Sovyet bloğuna bağlı birçok Ulus-Devlet kurulmuş, bu devletlerden Moskova’nın hakimiyetinden tamamen çıkmak isteyenler, gene Moskova kilisesine alternatif aramaya başlamışlar ve Fener’e yönelmişlerdir. Fener’in Grek olmayan Ortodoks gruplar ve uluslar nezdinde yıldızının parlamasının sebebi, bir taraftan ulusal bir baskı yapamayacağının bilinmesi (Fener Patrikhanesi Türkiye’de bulunan bir kurumdur! Yunanistan’da bulunsaydı endişe yaratabilirdi) diğer taraftan da uluslarası itibarının son derece yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kiliseler Fener’in otoritesini kabul ettiklerinde, kendilerine Moskova’nınki gibi hegemonik bir baskı yapılmayacağını bilmektedirler. 

Bunun en bilinen örnegi Estonya kilisesidir. Ülkedeki küçük Ortodoks azınlık Moskova ve Fener arasında adeta paylaşılamamaktadır. Estonya hükümetinin de destek verdiği Estonya Ortodoks Apostolik kilisesi 1996 yılında Fener tarafından kendisine bağlı özerk bir kilise olarak tanınmış, bu karar Moskova Patrikhanesi tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştı.  Fener ile bağları koparan Moskova, kendisine bağlı Estonya Ortodoks kilisesi dışında hiçbir kiliseyi tanımayacağını, bu kilisenin temsil edildiği hiçbir pan-ortodoks toplantıya da katılmayacağını açıklamıştı. Fener ve Moskova bu iki kilise arasındaki mal anlaşmazlığı nedeniyle defalarca biraraya gelip çözüm yolları aradılarsa da  bugüne kadar kalıcı bir çözüm bulunamamıştır. 

Elbette bu sorundan daha önemli olan, Rusya’nın arka bahçesi Ukrayna üzerindeki egemenlik arayışıdır. Patrik Bartolomeos’un Türkiye’de nedense büyük medyanın hiç mi hiç dikkatini çekmeyen 25-28 Temmuz Ukrayna gezisi bizce son derece önemlidir. Patrik, bu geziye Ukrayna Devlet Başkanı  Victor Yuşçenko (ve gönülsüz Rus Patriği Alexi II) tarafından, Rusların Hristiyanlığa geçişinin 1020. yılı kutlamaları icin davet edildi. Ukrayna’ya vardığında Yuşçenko tarafindan Devlet başkanı protokolüyle bizzat karşılandı. Bu ziyaret için başkent Kiev sokakları Bartolomeos posterleriyle süslendi. Bu protokol, Ukrayna kilisesi Rus Patrikhanesi’nin yetki alanında olmasına ragmen Patrik Alexi II’den esirgendi. Bunun nedeni, Ukrayna’nın, Rus hegemonyasından çıkmak için iç ve dış siyaset alanında yaptığı hamlelerden biri olarak kendi bağımsız kilisesini kurmak istemesidir. Nitekim Yuşçenko Patrik Bartolomeos’tan açıkça bagımsız Ukrayna kilisesi için destek istedi.    

Fener de hem itibarının artması hem de Türkiye’de konumunun güçlenmesi çerçevesinde bu açılımlara müspet yaklaşmakta, ancak başarılı bir stratejist olan Bartolomeos, güç dengelerini birden altüst etmeye de yanaşmamaktadır. Bu nedenle Patrik -şimdilik- Ukrayna kilisesindeki ayrılık yangınına körükle gitmemeyi tercih etmiştir. 

Ancak ‘din’ konusunun hem Müslüman dünyada hem de Hristiyan dünyada bu kadar önem kazandığı bir Uluslararası ilişkiler yumağı çerçevesinde Fener Patrikhanesinin daha da önem kazanacağını görebilmek kolaydır. 

Kompleks(li) bir imaj


Azınlıkça
Sayı 37
Mayıs 2008

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-strasbg.fr



Kompleks, Fransızca bir kelime. Birbirine bağlı iki anlamı var : karmaşık demek bir taraftan, bir taraftan da dış Dünya’ya karşı kendimizi algılamamızda hissettiğimiz, çoğunlukla olumsuz ‘karmaşık” duygular. Aşağılık kompleksi bunun en tanınmış örneği.
Algılama deyince işin içine imaj konusu giriyor. Bu da Fransızca, görüntü demek. Bir kaç senedir birçok ögrencim “Türkiye’nin imajı” konusunda Mastır ve Doktora tezleri yazmak istiyorlar. “Avrupa’da Türkiye’nin imajı” en popüler konuyken, Amerika’da Türkiye’nin imajı, Orta Asya’da Türkiye’nin imajı, Müslüman Dünya’da Türkiye’nin imajı da bol bol teklif edilen konular. Kendi imajı konusunda bu kadar korkulu, bu kadar şüpheci bir Ulus ancak inşâ sürecini bitirememiş, bazı etapları atlamış, kendine güvenini tamamen yitirmiş bir Ulus olabilir. Kaldı ki “dışarıdaki imajımız” konusunda bu kadar yazıp çizmek, “kol kırılır yen içinde kalır” felsefesinin bir göstergesi değil midir ? Yani asıl sorun, sorunların olması, bunların derinliği vahâmeti değil, ‘başkaları’ tarafından görülmesi. Onlar görmedikçe üzülecek, üzerinde düşünülecek, çözüm üretilecek birşey yok demektir.
Olay, komşunun ev hâlimizi görmesini istemememize indirgenebilir. ‘Ne derler?’ sendromu.
Son dönemlerde kamuoyunu meşgûl eden bütün olaylarda buna şahit olabiliriz. Gebze’de bir genç kızın vahşice tecavüze ugrayıp öldürülmesi başlı başına bir sorun değildir, bu tip olaylar Türkiye’nin her yerinde her hafta olmakta. Sorun olan kurbanın ‘İtalyan’ ve biraz da medyatik olmasıdır. Ele güne rezil olduk, bizim hakkımızda ne derlerdir. Ama bu tip olaylar her yerde oluyordur, vs.
İstanbul’da 1 Mayıs gösterile(memele)ri sırasında kullanılan şiddet bizi Dünya’ya rezil etmiştir. Yoksa işçilerin demokratik haklarını kullanamamaları değildir bizleri üzen. Hele hele 1 Mayıs’ın Taksim’de yapılıp yapılamayacağı gibi sembolik bir konunun ötesine geçip, çalışan (ve çalışamayan) sınıfın asıl sorunlarından bahsetmek abesle iştigâl etmektir, tâ ki bu sorunlar “imajımızı zedelemeye” başlayana kadar.
301’de kozmetik bile olmayan bir değişiklik yapılır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargıcı Rıza Türmen’in “değişen hiçbirşey yok, neden bu değişiklik yapıldı anlayamadım” demeci şaşırtıcıdır. (NTV, 25.04.2008), Çünkü kendisinin de çok iyi bilmesi gerektiği gibi amaç görüntüyü kurtarmaktır. ‘Değiştirin diyordunuz işte değiştirdik’. Başka bir şey değil.
100 entelektüel arasına kaç tane Türk’ün girdiği hesaplanır (Gülen ve Bartolomeos girmiş, kesinlikle beğenilemez) gerisi önemli değil, 100 zengin arasında Türk var mıdır acaba diye bakılır her sene. Yeni Londra Belediye Başkanı’nın bir tek özelliği ilgimizi çekmektedir, Türk asıllı (nasıl bir asılsa o da artık) olması. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türk (çok uzaktan) bir akrabasının olması imajımızı kökten değiştirecektir muhakkak.
Fatih Akın’la gurur duyulur, ancak izleyici filmlerinde Türkiye’nin doğal ve tarihî güzelliklerini yeterince göstermiyor diye hayıflanır, imajımız zedeleniyordur. Orhan Pamuk Nobel ödüllü yazarımızdır ancak neden hep o tercüme edilen (yani başkaları tarafından da okunan) romanlarında Türkiye’nin kötü taraflarından bahseder ki ? Fazıl Say dünyaca ünlüyken turizm elçimiz olamaz mı gidip ülkeyi terk edebilirim diyeceğine!
Kol kırılabilir, paramparça olabilir, yeter ki aman, sakın, hâşâ, yen içinde kalsın. Türk kadınlarına tecavüz edilebilir, Tuzla’da ya da kamyonlarla findığa taşınanlar arasında yabancı bir işçinin ölmemesine çok dikkat edilmelidir (Afrikalı olabilir ama).
Yoksa komşular ne der?


Samim Akgönül'ün makalesini PDF formatında okumak için TUŞLAYIN

Ο Νόμος Βακουφίων, το να είσαι Μειονότητα και οι Μειονοτικοί Θεσμοί

Azınlıkça
Τεύχος 37
Μαϊος 2008

Ο Anthony Giddens είπε «Οι θεσμοί, λόγω της φύσεως τους, είναι οι μακροβιότερες ιδιαιτερότητες της κοινωνικής ζωής» [1]. Το θέμα των θεσμών χωρίζεται σε δυο κατηγορίες. Από τη μία είναι οι θεσμοί που είναι η απόδειξη της ύπαρξης των κοινωνιών και κοινοτήτων, και η κοινωνική καθιέρωση που ενισχύει το συναίσθημα του να ανήκω κάπου, επίσης μπορούμε να τοποθετήσουμε και την κάθε είδους πραγματικών και φανταστικών τρόπων συμπεριφοράς ανάμεσα σε αυτά.. Περιληπτικά, οι νόρμες κοινωνικών συμπεριφορών όπως «ο γάμος», που αποτελούν από μόνα τους έναν θεσμό.

Από την άλλη υπάρχουν οι θεσμοί που είναι εγγυήσεις της ύπαρξης των κοινωνιών και κοινοτήτων, οι οργανώσεις που έχουν ιδρυθεί από άτομα και στηρίζονται στον καταμερισμό εργασίας, οι θεσμοί που βάζουν σε μια τάξη την κοινωνική ζωή λόγω της λειτουργικότητας τους. Έτσι, όπως μπορεί να θεωρηθεί και το ίδιο το Κράτος ένας θεσμός, μπορεί και τα σχολεία, τα νοσοκομεία, πολιτισμικές και καλλιτεχνικές οργανώσεις να θεωρηθούν ένα παράδειγμα για αυτή την κατηγορία.

Αυτοί οι δομικοί και συμπεριφοριστικοί θεσμοί αντιπροσωπεύουν τις ομάδες στις οποίες ανήκουν εφόσον εξασφαλίσουν την συνέχιση τους. Και οι κοινωνίες, προστατεύοντας τους αναφερόμενους θεσμούς συνεχίζουν την φιλοσοφική και οικονομική ύπαρξη τους μέσω της νομιμότητας των θεσμών αυτών.

Ο σημαντικότερος θεσμός στις κοινωνίες που έχουν έλθει από το Οθωμανικό σύστημα, είναι τα Βακούφια. Τα Βακούφια αποτελούν και τη βάση της ομάδας από την οικονομική άποψη, αλλά και εξασφαλίζουν την κοινωνικοποίηση της με υπηρεσίες όπως ευεργεσίες, παιδεία, υγεία και θρησκεία. Αυτή η κατάσταση ισχύει όσο για τους Μουσουλμάνους τόσο και για τους μη Μουσουλμάνους.

Σίγουρα αυτά τα θέματα της ύπαρξης, συνέχισης και νομιμότητας γίνονται πιο λεπτά ζητήματα όταν μιλάμε για τις μειονότητες. Για αυτό οι πολιτικές που επικεντρώνονται στα Βακούφια των «κοινοτήτων» στην Τουρκία εδώ και χρόνια, τα εμπόδια που τοποθετούνται για να αποτραπεί η ενδυνάμωση ή η συνέχιση αυτών των Βακουφίων, δεν έχουν ως στόχο τα ακίνητα των Βακουφίων αλλά τις μειονότητες στις οποίες ανήκουν αυτά τα Βακούφια. Πρέπει να σκέφτονται ότι μια μειονότητα που δεν έχει θεσμούς, ή έχει αμφισβητούμενους θεσμούς, ή έστω αδύναμους θεσμούς, θα χάσει σιγά σιγά την φυσική και πνευματική της ύπαρξη.

Δεν έχει νόημα να στεκόμαστε στις ημερομηνίες όπως 1936, 1974, 1988 που ήταν σημείο καμπής για τα Βακούφια στην Τουρκία. Χονδρικά μπορούμε να πούμε, η «αθώα» δήλωση που ζητήθηκε το 1936, χρησιμοποιήθηκε ως «όπλο» στην δεκαετία του 70, και οι ελπίδες που υπήρχαν στα πλαίσια του Ντάβος μετά τον 1988 ματαιώθηκαν γρήγορα. Μια εργασία που έχει γίνει σχετικά με τα Βακούφια στις αρχές του ΄70, μας δίνει μια ιδέα σχετικά στα πλαίσια ποιας κοσμοθεωρίας εφαρμόζονταν οι ρατσιστικές πολιτικές εδώ και 35 χρόνια.

Σε αυτήν την κοσμοθεωρία πρέπει να επισημανθούν δύο σημεία. Αυτά τα δύο σημεία έπαιξαν σημαντικό ρόλο και στην προετοιμασία του νόμου για τα Βακούφια.

Κοινότητες ;

Πρώτον, παρόλο που υπάρχουν δυο νόμοι του Συντάγματος που απαγορεύουν τη διάκριση ανάμεσα στους πολίτες, τα μειονοτικά βακούφια μπαίνουν σε ειδική κατηγορία κάτω από το όνομα «Βακούφια κοινοτήτων». Σύμφωνα με τα άρθρα 10 και 66 του Συντάγματος:

Άρθρο 10: Όλοι είναι ίσοι απέναντι στους νόμους χωρίς καμιά διάκριση γλώσσας, φυλής, χρώματος, φύλλου, πολιτικής άποψης, φιλοσοφικής άποψης, θρησκείας, αίρεσης και παρόμοιων πραγμάτων.

Άρθρο 66: Όσοι συνδέονται με το Τουρκικό Κράτος ως πολίτες είναι Τούρκοι.

Συνεπώς, φαίνεται πως είναι φυσικό να θεωρούνται στην ίδια κατηγορία τα μειονοτικά Βακούφια με τα υπόλοιπα Βακούφια που δημιουργήθηκαν με σκοπό να υπηρετήσουν τους υπόλοιπους Τούρκους πολίτες. Πράγματι, παρόλο που ασκείται έντονη κριτική και μέσα στις μειονότητες για αυτή την ιδιαίτερη αντιμετώπιση και για τα αποτελέσματα της, κανείς δεν εξετάζει αυτή την ιδιαίτερη αντιμετώπιση. Τα «Βακούφια των κοινοτήτων» περιγράφονται ως εξής στην Παράγραφο 11 του Άρθρου 3 του καινούριου νόμου για τα Βακούφια:
«Βακούφια κοινοτήτων: Τα Βακούφια που έχουν αποκτήσει νομιμότητα σύμφωνα με το Νόμο Βακουφίων υπ. αριθμ. 2762, χωρίς να εξετασθεί αν έχουν καταστατικό ιδρύματος ή όχι, και ανήκουν στις μη Μουσουλμανικές κοινότητες στην Τουρκία, τα μέλη των οποίων είναι Τούρκοι πολίτες».

Συνοπτικά, το κράτος, που χαρακτηρίζεται ως «Λαϊκό» με το δεύτερο άρθρο του Συντάγματος, αποδέχεται και νομιμοποιεί το γεγονός ότι χρειάζεται διαφορετική μεταχείριση η θρησκευτική πίστη που έχουν οι πολίτες του. Στα πλαίσια της μειονοτικής ψυχολογίας, επειδή αυτή η διαφορετική μεταχείριση αποδέχεται ως εγγύηση της ύπαρξης τους, οι μειονότητες δεν βγάζουν φωνή.

Το περίεργο της υπόθεσης είναι ότι όταν πρόκειται μόνο για τα βακούφια τότε χρησιμοποιείται ο όρος «κοινότητα» για τις μειονότητες. Όμως η έκφραση «Βακούφια κοινοτήτων» παράδοξα έχει γίνει ένας όρος που περιγράφει μόνο τα Βακούφια που ανήκουν στους μη Μουσουλμάνους.

Αμοιβαιότητα ;

Το δεύτερο σημείο είναι το θέμα της αμοιβαιότητας, που υπάρχει στη δεύτερη Παράγραφο του Άρθρου 2, η οποία όταν βρίσκεται γραπτώς μεμιάς αποκτά μια σκληρή έννοια και γίνεται μέχρι και «αρχή», ενώ από την άλλη μαλακώνει σε τέτοιο βαθμό ώστε είναι ανοικτό για κάθε σχόλιο και σε κάθε άδικη εφαρμογή.

Είναι γνωστό πλέον σε όλους μας ότι δε μπορεί να υπάρχει κάποιος όρος όπως η αμοιβαιότητα στη σχέση μεταξύ κράτους και μειονοτήτων ή γενικότερα μεταξύ κράτους και πολιτών. Όπως γίνεται κατανοητό και από το τελευταίο συλλογικό βιβλίο που ετοιμάσαμε σχετικά με το θέμα αυτό, η αμοιβαιότητα δεν έχει ούτε νομική, ούτε ανθρώπινη αλλά ούτε κάποια κοινωνική βάση. Έχει μόνον πολιτική βάση, και αυτή αρνητικά.

Εν ολίγοις, η Δημοκρατία της Τουρκίας δε μπορεί να κάνει εφαρμογές σχετικά με τα Βακούφια που υπάρχουν στην Τουρκία έχοντας ως παράδειγμα τα μέτρα που έχουν παρθεί για τα Τουρκικά Μουσουλμανικά Βακούφια στην Ελλάδα. Όπως δε μπορεί και η Ελλάδα, όπως δε μπορεί να γίνουν τέτοιες εφαρμογές και σε άλλα θέματα όπως τα σχολικά βιβλία, κρατικές υπηρεσίες κ.α.

Επιπλέον υπάρχει και ένα πρόβλημα από τη πλευρά της Τουρκίας σχετικά με την αρχή της αμοιβαιότητας: δεν υπάρχει μόνον η Ρωμαίικη μειονότητα, που έχει Ελληνικές ρίζες, στην Τουρκία. Όταν πρόκειται για τα Βακούφια των Αρμενίων, τα Βακούφια των Ασσύριων ή των Εβραίων, υπάρχει ένα μεγάλο ερωτηματικό για το με ποιον θα αναζητηθεί η αμοιβαιότητα. Μετά από λίγο καιρό αν η Ελλάδα βλάψει τα Μουσουλμανικά Τουρκικά Βακούφια στη Δυτική Θράκη, η Τουρκία θα πάρει την εκδίκηση της από τα Βακούφια των Αρμενίων στην Κων/πολη;

Σε αυτήν την περίπτωση πρέπει να γίνει ένα βήμα πέρα από αυτήν την εσωτερήκευση, και οι δυο μειονότητες για τα δικά τους συμφέροντα και τη δικιά της ευτυχία, πρέπει να μάχεται και να υποστηρίζει τα δικαιώματα της «αμοιβαίας» μειονότητας. Έτσι, όσο θα καλυτερεύει η κατάσταση των μειονοτικών Βακουφίων στην Τουρκία, θα επωφεληθούν από αυτό και τα Βακούφια στην Δυτική Θράκη, καθώς θα ανακουφίζονται τα Βακούφια στη Δυτική Θράκη θα ηρεμήσουν και τα Βακούφια στην Τουρκία!

ΝΑ ΤΟ ΚΑΤΕΒΑΣΕΤΕ ΣΕ PDF ΚΛΙΚ ΕΔΩ

Vakıflar Kanunu, Azınlık Olmak ve Azınlık Kurumları


Azınlıkça dergisi
Sayı: 36
Mart 2008

Samim Akgönül

«Kurumlar, doğaları gereği, toplumsal hayatın en uzun ömürlü özellikleridir” demiş Anthony Giddens[1]. Kurum konusunu ikiye ayırabiliriz. Bir taraftan toplum ve cemaatlerin varlığının ispatı olan ve bir gruba ait olma duygusunu pekiştiren toplumsal kurumlaşmalar ki bunların arasına bütün gerçek ve hayalî davranış sekillerini koyabiliriz. Kısaca « evlilik », « dinsel pratik » gibi toplumsal davranış normları başlı başına birer kurum oluştururlar.

Diğer taraftan, toplum ve cemaatlerin varlığının teminatı olan, çeşitli kurallar ve bireyler arasında işbölümü üzerine kurulmuş organizasyonlar, işleyişleri sayesinde toplumsal hayatı düzene sokan kurumlar olarak görülebilir. Bu bağlamda Devlet’in kendisi de bir kurum olarak kabul edilebileceği gibi, okullar, hastaneler, kültürel ve sanatsal kuruluşlar bu kurumlara örnek oluşturabilirler.

Bu yapısal ve davranışsal kurumlar devamlılıklarını garanti altına aldıkça ait oldukları grupların varlığını temsil ederler. Toplumlar da bahsedilen kurumları koruyarak, kurumların meşruiyetleri aracılığı ile hem felsefî hem de maddî varlıklarını sürdürürler.

Osmanlı sisteminden çıkan toplumlarda bu kurumların en önemlileri vakıflardır. Vakıflar hem maddî olarak grubun yapıtaşını oluştururlar hem de hayır, eğitim, sağlık, din gibi hizmetlerle grubun toplumsallaşmasını garanti altına alırlar. Bu durum Müslümanlar olduğu kadar Gayrimüslimler için de geçerlidir.

Elbette bu varlık, devamlılık ve meşruiyet konuları söz konusu azınlıklar olunca daha da hassas konular haline gelmekteler. İşte Türkiye’de ‘cemaat’ vakıflarına onyıllardır odaklanan politikalar, bu vakıfların güçlenmelerinin ya da en azından varlıklarının devamının önüne çıkarılan engeller, vakıf gayrimenkullerini değil kavram olarak vakıfların ait oldukları azınlıkları hedeflemektedirler. Kurumu olmayan, ya da tartışmalı olan, ya da en azından zayıf olan azınlığın fizikî ve manevî varlığını da yavaş yavaş yitireceği düşünülmüş olmalıdır.

1936, 1974, 1988 gibi Türkiye’deki vakıflar için kırılma noktası niteliğindeki tarihlerin üzerinde durmak yersiz. Kabaca 1936’daki ‘masumane’ beyanname isteği 1970’ler boyunca tam bir silaha dönüşmüş, 1988 sonrasında « Davos ruhu » çerçevesinde beslenen ümitler çabuk suya düşmüştür. 1970’lerin başında azınlık vakıfları üzerine yapılan bir çalışma[2] otuz beş yıldır süregelen ayırımcı siyasetlerin hangi dünya görüşü çerçevesinde yürütüldüğü hakkında ipucu vermektedir.

Bu dünya görüşünde iki önemli noktaya parmak basmak faydalı olabilir. Bu noktalar yeni tartışmalı yasanın da hazırlanmasında önemli rol oynamışlardır[3].

Cemaat ?

Birincisi, iki Anayasal hükmün vatandaşlar arasında ayırımcılığı kesinlikle yasaklamış olmasına ragmen azınlık vakıflarının « cemaat vakıfları » ismi altında özel bir statüde ele alınmasıdır. Anayasanın 10. ve 66. maddesine göre :

MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Bu bağlamda, azınlık vakıflarının, diğer Türk vatandaşlarına hizmet amacıyla kurulmuş olan ve işleyen düz vakıflarla aynı kategoride ele alınması doğal görünmektedir. Ancak çekmeceli ya da kompartımanlı millet sisteminin zihinsel ve hukukî kalıntılarının hem azınlıklarda, hem kamuoyunda hem de yöneticilerin dünya görüşlerinde hâlâ tapataze saglam olması, bu vakıfların özel bir statüde ele alınmasına kimsenin şaşırmamasına ve karşı çıkmamasına yol açmaktadır. Gerçekten de azınlıkların içinde de bu özel muamelenin şekli ve sonuçları sert biçimde eleştirilirken, özel muamelenin varlığı sorgulanmamaktadır. Binaenaleyh yeni kanun da ‘cemaat vakıfları’nı Madde 3 Fıkra 11’de şu seklilde tarif etmektedir :

“Ce­ma­at vak­fı: Vak­fi­ye­le­ri olup ol­ma­dı­ğı­na ba­kıl­mak­sı­zın 2762 sa­yı­lı Va­kıf­lar Ka­nu­nu gere­ğin­ce tü­zel ki­şi­lik ka­zan­mış, men­sup­la­rı Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı olan Türkiye’deki gay­ri­müs­lim cemaatlere ait va­kıf­la­rı”

Kısacası, Anayasasının ikinci maddesi ile “Laik” olduğu belirtilen devlet, vatandaşları arasında dinî aidiyetin değişik bir muamele gerektirdiğini hâlâ kabul etmekte ve meşrulaştırmaktadır. Azınlık psikolojisi çerçevesinde de bu değişik muamele azınlıklar tarafından varlıklarının teminatı kabul edildiğinden, bu kategoriye karşı çıkılmamaktadır.

İşin ilginç tarafı, sadece vakıflar söz konusu olduğunda bu “cemaat” terimi azınlıklar için kullanılmaktadır. Günümüz Türkçesinde, vakıflar konusu çerçevesinin dışında kullanıldığında terim islamî oluşumları betimlemekte, pejoratif bir şekilde tarikâtları işaret etmektedir. Ancak “Cemaat vakıfları” deyimi markalaşmış, paradoksal olarak sadece gayrimüslim vakıflarını betimler hale gelmiştir.

Mütekabiliyet ?

İkinci nokta elbette 2. Maddenin ikinci Fıkrasında yer alan, ve yazıya döküldüğü andan itibaren bir yandan sertleşip “ilke” mertebesine ulaşırken diğer yandan da her türlü yoruma ve haksız uygulamaya kapıyı açacak kadar yumuşayan “Mütekabiliyet” meselesi.

Azınlıkların ve genel anlamda vatandaşların devletle ilişkilerinde mütekabiliyet gibi bir kavramın var olamayacağı artık hepimizce bilinen bir olgu. Bu konuda son hazırladığımız kolektif kitaptan da anlaşılacağı gibi, mütekabiliyetin ne hukukî, ne insanî ne de toplumsal bir dayanağı mevcut[4]. Tek dayanak, kelimenin kötü anlamıyla siyasî.

Kısaca söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan’daki Türk Müslüman vakıflar ile ilgili yaptırımları örnek göstererek, Türkiye’deki vakıflarla ilgili herhangi bir icraatta bulunamaz. Aynı Yunanistan’ın bulunamayacağı gibi, aynı okul kitapları, devlet hizmetleri gibi diğer konularda uygulanamayacağı gibi.

Kaldı ki Turkiye açısından mütekabiliyet ilkesinin önemli bir sorunu var : Türkiye’deki azınlıklar sadece Helenliğe bağlı görülen Rumlardan ibaret değil. Ermeni vakıfları, Süryani vakıfları (Süryanilerin de facto Lozan rejimi dışında bırakılmış olmaları başka bir konudur) ya da Yahudi vakıfları söz konusu olduğunda neresi ile mütekabiliyet aranacağı dev bir soru işareti. Bir süre sonra Yunanistan Batı Trakya’daki Müslüman Türk vakıflarına zarar vermeye karar verirse, bunun hıncını İstanbul’daki Ermeni vakfından çıkarmak dam üstünde saksağan deyiminin çok güzel bir kullanımına fırsat verebilir.

Yalnız bir konu akıldan çıkarılmamalıdır. Nasıl Batı Trakya’da ve İstanbul’da azınlıklar, azınlık kurumlarını, yani varlık teminatlarını korumak pahasına, vakıflarının özel bir statüde ele alınmasını içselleştirmiş ve kabul etmişlerse, aynı şekilde Yunanistan Türkleri’nde ve Türkiye Rumları’nda, mütekabiliyet konusu da, algılama bazında, içselleştirilmiştir. Bu durumda, bu içselleştirmenin bir adım ötesine geçimeli, iki azınlık da kendi çıkarları ve mutlulukları için, canını dişine takıp “mütekabil” azınlığın haklarını canla başla savunmalıdır. Böylece Türkiye’deki azınlık vakıflarının durumu iyileştikçe Batı Trakya’daki vakıflar faydalanacak, Batı Trakya’daki azınlık refaha ulaştıkça Türkiye’deki azınlıklar rahata ereceklerdir!


[1] Giddens, Anthony, The Constitution of Society: Outline of the Theory of Structuration, Cambridge: Polity Press, 1984, s. 24

[2] Güneri Hasan, “Azınlık Vakıflarının incelenmesi”, Vakıflar Dergisi, 10, 1973, pp. 79-109.

[3] 20 Şubat 2008 tarihinde kabul edilen 5737 numaralı Vakıflar Kanunu.

[4] Akgönül Samim (ed.), Reciprocity, Greek Turkish Minorities : Law religion and Politics, Istanbul, Press of Bilgi University, 2008.