Herkül Millas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Herkül Millas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Azınlık, Empati, Etnisite


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

Herkül Millas
millas@otenet.gr


Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Azınlıklar konusunda duymuş olduğum en hoş fıkra şöyle: Kekeme bir adam sokakta birine adres sorar, ‘pa-pa-pardon, ra-ra-radyoooo evi ne-ne-nerede?’ diye. Amacı spikerlik sınavına girmekmiş. Radyo evini gösteren adam hayret ve merakla kekemenin sınavdan çıkışını bekler. Birazdan spiker adayımız öfkeden titreyerek, yüzü kıpkırmızı kapıdan çıkar: ‘Na-na-namussuzlar, heeeepsi a-a-a-anti-semit bunlar!’ diye söylenmektedir.

Bu fıkrayı unutmamaya çalışırım, çünkü benim gibi azınlık üyelerinin aşırı duyarlılığını, hatta bir kusurunu, kompleksini şaka yollu hatırlatmaktadır. Azınlık üyeleri çoğunluğun onları dışlandığına, empati yapmadıklarına inanırlar. Doğrudur bence. Azınlıklar genellikle haksızlığa uğramışlar, kimi zaman korkutularak sindirilmişler, en temel hakları ihlal edilmiş ve genel olarak eşit vatandaş sayılmamışlardır. Dolayısıyla azınlıklardan yana olmak doğal bir reflekstir. Durum, çocuklardan yana olmak gibi bir şey. Kocaman adamdan dayak yiyen çocuktan yana olmak doğal gelir insana. Ama bu konuda da dikkatli olmamızı hatırlatan çok sevdiğim başka bir fıkra var.

Küçük çocuk, çocuk bahçesinde oyuncak ata binmiş bir türlü inmiyor. Annesi çırpınıyor. Eve dönmemiz gerekiyor diye ağlamaklı. Çocuğu çekiştiriyor ama velet direniyor. O an oradan geçmekte olan ünlü pedagog profesör Sigmund araya giriyor ve eğilip çocuğun kulağına bir şeyler söylüyor. Çocuk hemen attan iniyor, annesini elinden tutuyor ve eve yöneliyor. Durumu seyredenler pedagoga hayran. İşte, çocuğu bilmek buna derler, diyorlar. Aferin! Ne dediniz diye sorduklarında da ‘in oradan it oğlu it, yoksa seni şimdi eşek sudan gelinceye kadar bir güzel pataklarım, dedim’ diyor.

Azınlık ve empati
Bu ikinci fıkrayı bir pedagoji kitabında okumuştum. Genel ilkeler iyidir de, her geçerli genellemenin eksiklikleri de olabilir anlamındadır bu hikaye. Çocuklar ve azınlıklar desteklenmeli kuşkusuz. Ama her mağdur grubun kusurları ve sorumlulukları da var. Empati yokluğu çoğunluk kadar azınlığın da bir eksikliğidir. Ötekileştirilmişler başkalarını ötekileştiriyor olabilir, örneğin. Aslında empati eksikliği (veya varlığı) bir grubun, bir sınıfın veya bir kimliğin özelliği değildir, kişisel bir olay olabilir, herhangi bir bireyde görülebilir.

Empati kendimizi başkasının yerine koyabilmektir. İnsan beyninin nasıl çalıştığını araştıran bilim adamlarının bulgularına göre bu beceri yalnız insana özgüymüş. İnsanlar ötekinin yerine girip onun nasıl düşüneceğini düşünebilirler. Bunun olumlu bir sonucu ‘şefkat/acıma’ gibi duyguların ortaya çıkmasıdır. Olumsuz yanı, ‘aldatma’ ve ‘yalan’ gibi davranışların da ortaya çıkması. ‘Ben X davranışında bulunursam öteki Y biçiminde düşünecek ve ben onu istediğim yöne yönelteceğim’ diye düşünebilir aldatan insan. Hayvanlar koşullandırılmıştır: Ben X yapsam öteki Y yapar diye ‘düşünürler’. Bilinçli bir biçimde yalan söyleyen köpek veya kedi hiç gördünüz mü? Ama her insan da tam olarak empati yeteneğine sahip olmayabilir. En aşırı uçta örneğin, kendilerini başkalarının yerine koyamayan otistik kimseler bulunur. Bu ‘anormalliğin’ psikolojiden değil, nörolojik işlev bozukluğuna bağlı bir davranıştan, beyindeki temporal lobdaki bir işlev bozukluğundan kaynaklandığını gösteren araştırmalar vardır. İki uç arasında da bir sürü insan bulunur.

Empati eksikliği ve ilgili sorunlu davranışlar herhangi bir bireyde ve doğal olarak azınlık üyeleri arasında da görülür. Bu tür sorunlar azınlıklar içinde farklı eksenlerde/alanlarda yaşanır. Örneğin, en yakın insan ilişkilerinde, yani aile içinde veya dostlar arasında yaşananlar çoğunluk üyelerinde görülen karşıt ‘kusurlardan’ pek farklı değildir. Azınlıklar çuvaldızı Öteki’ne batırmadan önce iğneyi kendilerine batırırlarsa, azınlık/çoğunluk sürtüşmesinde de eksiklikler sergilediklerini göreceklerdir. Etnisite/milliyetçilik bağlamında görülen empati eksikliği kusurları en önemli olanıdır.

Milliyetçi nedenler yüzünden azınlıklara haksızlık edenlerin varlığı, azınlığın bu ‘hastalıktan’ uzak olduğu anlamına gelmez. ‘Kimliğimize saygısızdırlar’ diye sitemde bulunan azınlık üyelerinin “Öteki’ne karşı saygılıdırlar, bu alanda empati yapıyorlar” demek değildir. Kısacası, haksızlığa uğrayan, ille de haklıdır demek değildir demeye getiriyorum. Zaten kavgalı ‘taraflara’ dikkatle bakarsak, tarafların azınlık/çoğunluk olarak ayrılmadıklarını görürüz. Taraflar başka bir temelde oluşmuş: Bir yanda belli bir ideolojiyi benimsemiş hem azınlıktan hem de çoğunluktan olan kimseler vardır, öte yanda ise, başka bir dünya görüşünü benimsemiş yine hem azınlıktan hem de çoğunluktan olanlar.

Başka türlü söylersek, azınlık sorunu bir siyasi ve ideolojik kavganın bir görünümüdür. ‘Azınlık sorunları’ bundan dolayı ideolojinin ve milliliğin ve fobilerinin bir bahanesine dönüşmektedir. Azınlığın mağduriyetinden söz edenler de, kimi zaman kendileri bu tür mağduriyeti doğuran ideolojinin en inançlı temsilcileridirler. Tutarlı olmak isteyenler (tutarlılığı dert edinmeyenler başka bir yazı konusu olabilir) Öteki’nin milli önyargısını eleştirirken iki şeyi de aynı anda yapmaya da çalışmalıdır: A) Empati yapıp Öteki’nin de kendilerine ne denli benzediğini görmelidir. Gördüğünde hem daha hoşgörülü olacak hem de kendileri değişecektir. B) Yine empati yapıp kendilerine başkasının gözüyle bakmaya çalışmalıdırlar. Buna aynaya bakmak da derler. Ne denli çirkinsek de bakmalıyız aynaya, ayna kendimize çeki düzen vermek için yararlı olabilir.

Bu fıkralı yazıyı biraz gülmemiz – en azından gülümsememiz – için de yazdım. Kendimize gülebilmek, empatik bir olaydır, kendimizi muhayyel bir kimsenin yerine koyup kendimize belli bir mesafeden bakmakla ilgilidir. Ağlamamak için de güleriz halimize bazen.



Yahudileri ne kadar sevmezsiniz?


Azınlıkça 43
Ocak 09

Herkül Millas
millas@otenet.gr

"Bahane"nin sözlük anlamı, bir şeyin gerçek nedeni gizlenerek ileri sürülen sözde neden’dir. Gazze’deki saldırı, bu günlerde Yahudilere karşı duyulan öfkenin bahanesi mi, sonucu mu? Aslında bu sorunun yanıtını bilemeyeceğiz ve iki şıktan birini iddia edenler de savundukları tezi kesin bir biçimde kanıtlayamayacaktır. Bahane çok çetrefil bir durumdur. Kötü davranan birine saldırdığınızda örneğin, bunu terbiyesizliğine mi karşı yaptınız, yoksa çocukluğunuzdan beri ona karşı beslediğiniz bir husumetten mi? Belki kıskançlıktan, belki ön yargınızdan? Nasıl bilebilirsiniz, nasıl kanıtlarsınız görüşünüzü?

Türkiye’de bir ‘kültür’ dernekleri federasyonu başkanı ‘Bu kapıdan Yahudiler ve Ermeniler giremez, köpeklere giriş serbest’ tabelası ile gösteri yapmış (Gazeteler 11/1). Başkan ‘ırkçılık bunun neresinde?’ diye hayretler içindeymiş. O, haksızlıkları protesto ediyormuş. Başkan bey Türkiye’ye kızan birinin ‘Türkler ve köpekler girebilir’ dese alınır mı acaba? İşte önyargı böyle bir şeydir: sahibi bunu ne görür, ne sezer, hatta varlığından şüphe bile etmez.

Yunanistan’da ise son günlerde Yahudi azınlığının bazı sinagoglarının duvarlarına sloganlar yazıldı ve taraf olmaları istendi, gazetelerde Yahudiler Nazilere eşit resmedildi, Yahudi tarihiyle ilgili bir seminer ve ilgili üniversite dersleri baskı sonucu iptal edildi. En kötüsü bu ırkçılığa karşı kamu oyu ve aydınlar genelde sessiz kaldı. Karşı çıkanlar birkaç kişiydi ancak, ve yurt dışından yabancılar. International Helsinki Federation for Human Rights gibi bu yabancılar da olmasa uçurumlara yuvarlandığımızı fark edemeyeceğiz!

Ama Fransa’da da Gazze olayları başlayalı elli beş ırkçı saldırı olmuş (Kathimerini 14/1). Yahudi karşıtı söylem hız kazanmış, sinagoglara saldırılmış. Sarkozi soğukkanlılık önermiş, suçluların cezalandırılacağını söylemiş. Dünyanın bir çok ülkesinde görülen bu Yahudi karşıtı eylemler ırkçılık mı sayılmalı, yoksa Filistinlilerden yana eylemler mi? Yanıt, doğal olarak ‘ırkçılık’ sözcüğüne vereceğiniz tanıma bağlı. Irkçılığı insanları fırınlarda yakmak olarak tanımlarsanız, bu Yahudi karşıtlığı siyasi protesto sayılır. Yok, bir olay ve durumla ilgisiz kimseleri soyları, dinleri, dilleri yüzünden bir bütün olarak görmeyi ırkçılık sayıyorsanız bu sıraladığım olaylar da siyasetin çok dışında olaylardır. Karar okurundur. Doğal olarak kişisel sorumluluk da.

Bir test: önyargı var mı?
Tarih içinde Yahudilere yapılanları ve haklarında söylenenleri bir hatırlatayım isterseniz. Sonra da bu geçmişin mirasçısı olan bizler önyargılı olur muyuz, olmaz mıyız, siz kendiniz karar verin.

İ.S. 135 yılından sonra Romalılar Yahudileri diyasporada yaşamaya mahkum etti. Afganistan’dan İspanyaya her yana sürüldüler yüzyıllarca. Her yanda dışlandılar. Özellikle Orta Çağda Avrupa’da sürekli kovuldular. Fransa’dan (1306), İngiltere’den (1209), İspanya’dan (1492), Portekiz’den (1496). Reform dönemi hiç yaramadı, Almanya’da da dışlandılar. Sonra her sıkıntı (bulaşıcı hastalık, kuraklık gibi) onlara mal edildi, pogromlar yapıldı. Hitler işi bitirmeye girişti. Shakespear’in Venedik Tüccarı’nındaki ‘tefeci’ Shylock gibi tiplerin Yahudi stereotiplerine dönüşmesi böyle bir geçmişin sonucudur. Yunan edebiyatını incelerseniz Yahudiler arada ‘Türklerden de kötü’ kimseler olarak resmedildiğini görürsünüz.

Türk okurunun tepkisi öngörülebilir: ama Müslüman dünya ve hele Türkler hiç öyle davranmadı, diyeceklerdir. İki temel farkı kabul etmek gerek. Herhalde bir nicelik farkı var, bir de zaman içinde gecikme. Ama önyargılar yerli yerinde. Özel araştırmadım ama ne zaman bir metne el attımsa aynı sakatlığı gördüm. On dördüncü yüzyılda Anadolu’yu gezmiş olan İbni Batuta’yı okuyordum, alimin Müslümanlarla oturma cüretini göstermiş olan bir Yahudi doktora nasıl öfkelendiğini ve nasıl ‘mel’una haddini bildirdiğini’ gördüm. Türkiye Diyanet Vakfı yayınlarından Dr. M. F. Kesler’in Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (1995) adlı çalışmasını okuyordum, benzer havayı gördüm: ‘Yahudiler insan olma özelliklerini kaybetmişler ve hayvanlardan bile aşağı seviyeye düşmüşlerdir’ (s. 200) gibi cümleler çoktur kitapta. Türkiye’deki ırkçı edebiyattan, basından, Sabetaycı söylemden de söz edilebilir tabi. Irkçı pratiğe gelince, 1930’lu yıllardaki (tarihçilerin bile ‘bilmediği’) Yahudi karşıtı uygulamaları, Varlık Vergisini, 6/7 Eylül olaylarını hatırlatabilirim. Hitler’in ‘Kavgam’ kitabının Türkiye’de on yıllarca en çok satan kitaplardan olduğunu bilir misiniz? Hileci ve düzenbaz anlamına gelen Çıfit lafı Türkçe’de var maalesef. Halk diline nasıl yerleşmiş dersiniz? Geçenlerde gördüğümüz Yahudiler/köpekler söylemi de ancak böyle açıklanabilir, sinagoglara, mezarlıklara saldırılar da öyle.

Dünyamız maalesef böyle bir dünya. Irkçılığı içinde barındıran bunu göremez, dedik. Ama önyargının varlığından şüphelenmesinde yarar vardır. Kuşku, insanın kendisini anlaması için yararlıdır, demek istiyorum. Şimdi … bu yazıdan eğer İsrail politikasını desteklediğimi anladınızsa, bu testte başarısızdınız demektir. Siyaset yapmak için ırkçılık gerekmiyor ki? İsrail’in politikasını eleştirmenin bir yordamı olarak her bir Yahudi’yi sorumlu saymayı hala ırkçılık saymıyorsanız, rahat uyuyorsunuz demektir. Ne mutlu size.

Okullarda Din Dersi ve Dini Bayram Tatilleri


Azınlıkça
Sayı: 42
Aralık 2008

Herkül Millas
millas@otenet.gr

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF olarak okumak için TUŞLAYINIZ

Bu iki konu arada gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Din dersi konusunda başlıca dört öneri söz konusu: a) Okullarda ülkenin yaygın ya da egemen dini bütün öğrencilere öğretilsin, b) Okullarda isteyen bu dersi alsın istemeyen almasın, c) Okullarda belli bir din öğretilmesin, bunun yerine bütün dinler için bilgi verilsin ve ahlak konuları vurgulansın, d) Din dersleri okullarda hiç okutulmasın ve isteyen dinini kendi din adamlarından öğrensin. Her önerinin ayrıntılı varyasyonları da var. Örneğin, bu dersi seçmek istemeyen, nedeni de bildirecek mi, başvurmayı öğrenci mi yapacak yoksa anne babası mı, gibi. Ama şimdilik bu ayrıntılara girmeyeyim.
Dini bayramlardaki tatiller konusunda da tartışmalar var. Azınlıklar kendi tatillerini yapsın, her dini cemaat kendi bayram gününde tatil hakkı olsun deniliyor. Türkiye’de bir yanda bu yaklaşıma sıcak bakılıyor bir yanda da bu ‘hakkın’ hangi azınlık guruplarını içereceği tartışma konusu oluyor.
Bütün bu tartışmaların berisinde bir varsayım ve anlayış gizli. ‘Gizli’ diyorum çünkü bu varsayımlar tartışılmıyor, gündeme gelmiyor. Sanki bazı konularda toplum içinde bir konsensüs sağlanmış ve tartışılacak bir konu yokmuş gibi davranılıyor. En başta bazı kimseler ‘din gurupları’ derken akıllarındaki şemaları kastediyorlar. Onlar din olarak ne algılıyorlarsa, gerçeğin de bu olduğuna inanmaktadırlar. Bu insanlar ülke yönetiminde söz sahibi iseler, sonunda da kendi görüşlerini bütün topluma kabul ettirmek istemektedirler. Aslında bu insanların hakkını yememek de gerek, çünkü samimi olarak dinlerin kafalarındaki şemaya göre sınıflandırılmasının gereğine inanıyorlar. Bu düşüncelerinin berisinde ne kötü niyet, ne de iki yüzlülük vardır (Hoş, böyleleri de vardır kuşkusuz).
Buna örnek olarak Türkiye’deki tartışmalara bakalım. Söz dönüp dolaşıp azınlıkların din eğitimine ya da bayramlarında yapacakları tatile gelince Ermeniler, Yahudiler, Rumlar diye sınıflamaları duyuyor ve okuyoruz. Oysa din grupları resmi antlaşmaların, hukuki metinlerin, nüfustaki kayıtların lafzına göre sınıflamak yeni haksızlıklar doğurmaktadır. Örneğin bütün Rumların aynı dini bayramları izlediklerini kim ve hangi yetki ile kararlaştıracak? Örneğin, Rumlar arasında ‘Eski Takvimi’ izleyen ve bayram günlerini ona göre saptayan bir kesim vardır. Eğer resmi ve ‘çoğunluğu’ temsil edenlere sorulursa bu kez de azınlığın azınlığı olan bu kesimin hakkı ihlal edilecek. Bildiğim kadarıyla Ermeniler arasında da farklı mezhepte insanlar var. Müslümanlar da (bunlara da Gayri Gayri-Müslimler diyebiliriz) keza, bir çok guruptan oluşur. Örnek bile vermek istemiyorum çünkü bu konuda konuşmak bile sorun.
Devlet yetkililerinin ya da egemen güç kaynaklarının insan guruplarını kendi anlayışlarına göre sınıflamaları ve ona göre dini eğitim vermeleri ya da tatil bağışlamaları keyfi olması bir yana haksızlıktır da. Hiçbir yetkili kimin hangi inanç gurubunda olduğuna karar veremez, vermemelidir ve hele verememelidir. İnanç ve inancın toplumca tanınması devlet ve otorite işi değildir. Hoşgörü ya da laiklik diye dövünenlerin de bunu anlamaları ve ona göre davranmaları gerekir. Dini tercih kişisel bir haktır. Hangi dini cemaate dahil olunacağı da kişisel bir hak olduğu gibi.
Bu konularla ilişkili ikinci ilke, kimseden inancını açıklaması da istenemez olduğudur. ‘İnancını söyle, eğitimini ve tatilini ayarlayayım’ anlayışı da çok sorunludur. İnancın açıklanmasını gerektiren her uygulama insan haklarının ihlalidir (en azından AB çerçevesinde). Bundan dolayı din eğitimi ve dini tatiller konusunda çelişkiler içermeyen uygulamalara gitmek gerekmektedir. Örneğin Yunanistan’da uygulanmak istenen, ‘dini farklılığını söyle seni din dersinden muaf tutalım’ anlayışı düpedüz insan hakları ihlalidir. Bir kimsenin (öğrencinin ya da anne babanın) günümüzde inancını açıklama durumunda kalması toplumsal bir ayıptır da.
Bütün bunların ışığında yapılabilecekler bellidir. Din dersleri konusunda en radikal çözüm din eğitimini her din gurubuna bırakmak ve devlet okullarının ve devletin aradan çıkmasıdır. Yok eğer din dersleri okullarda okutulması devam edecekse, bu kez de her öğrencinin (reşit olamadığı durumda da anne babasının) okulların sunduğu din dersini alıp almaması konusunda, hiçbir gerekçe göstermeden, isteğini beyan etmesinin yeterli sayılmalıdır.
Dindarların tatilleri konusu daha kolay halledebilir. Yetkililer bütün öğrenciler için bayram tatili olarak belli sayıda tatil gününü saptayabilir. Öğrenciler yıl içinde hangi günlerde bu tatillerini kullanacaklarını belirlerler. Birkaç günlük tatil haklarını kullanırlar. Bu uygulama ile ne dinlerini ve inançlarını ne de dinsizliklerini beyan etme durumunda da kalmazlar. Doğal olarak bu yol seçildiğinde ve ilan edilen ilkelerle tutarlı olmak için, ‘laik devletin’ okulları ayrıca ‘resmi’ (her ne demekse) dini bayramlarda bütün ülke çapında tatil yapmamaları gerekir.
Bu çözümlerin uygulanmasının karşısında engel olarak iki yüzlülük ve samimiyetsizlik vardır. Kimi yetkililer bahaneler uydurarak bu tür köklü çözümlere karşı çıkıyorlar. Çünkü onların kafasında ya belli anlayışları ve inancı çocukların kafasına yerleştirme niyeti vardır, ya yurttaşlara ve azınlıklara haklar tanımak istememektedirler, ya da çoğunluğu rahatsız edip oy kaybetme kaygısı içindedirler. Nispeten kolay olan çözümlere gitmek yerine döne dolaşa aynı şeylerin tartışılıyor olmasının nedeni de budur. Yine bu yüzden, herhalde bu konular uzun süre tartışılacak, yarım yamalak çözümlere gidilecektir. Bu tür tutuma eskiden idare-i maslahat denirdi. Şimdi göz boyamak deniyor galiba.

Öteki’nin Dilini Öğrenmek


Azınlıkça 41

Kasım 2008

Herkül Millas

7-9 Kasım 2008 tarihinde Lefkoşe’de Kıbrıs Üniversitesi’nin, Avrupa Birliği’nin Fransız ve İspanyol elçiliklerinin, Eğitim Bakanlığının, Turizm Kurumunun desteklediği ve konusunun ‘Diller ve Kültürlerarası Diyalog’ olan bir konferansa katıldım. Bu yıl ‘Avrupa Kültürlerarası Diyalog Yılı’dır ve konferans bu çerçevede organize edildi. Uluslar arası bir katılımla gerçekleşen konferans çok öğreticiydi. Konuşmalar ikinci ve üçüncü bir dil öğrenmenin yararları, zorlukları, öğretme yöntemleri konusundaydı. Konuşmacıların büyük bir bölümü bu tür bir çabanın nasıl farklı toplum kesimleri arasında diyalogu ve bir arada yaşamayı kolaylaştırdığını anlattı.
Benim bildirim Yunanca ve Türkçe’yi ‘karşı gruba’ öğretmenin kolaylıkları ve özellikle zorlukları konusundaydı. Buna ‘Öteki’nin’ dilini öğretmek ve öğrenmek dedim: Türkofonlara Yunanca, Grekofonlara Türkçe. Kolaylık, binleri bulan ortak kelimeler, ortak deyimlerdir, dedim. Ama zorluklar da pek çoktur. İki dil farklı aile grubunadırlar, biri Hint-Avrupa dili, öteki Altay dili. Cümle yapısı ve gramer bütünüyle farklı. Örnekler verdim. Farklar anlaşılmazsa dili öğretmeye kalkanlar pek randımanlı olamayacaklarını anlattım. Dil öğretenler Öteki’nin dilini belli bir düzeyde de olsa bilmeleri gerektiğini hatırlattım. Ama asıl üzerinde durduğum Öteki’nin dilini öğrenirken su yüzüne çıkan psikolojik ve ideolojik sınırlamalardı. Özetle şunları dile getirdim.
Yabancı bir dil öğrenmek başka bir kültür dünyasına girmek demektir. Bizden sözde çok farklı ve hasım diye algılanan bir grubun dilini öğrenmek ise özel zorluklar içerir. Ulusal önyargılar, olumsuz imajlar, Öteki’ne karşı beslenen kuşkular, fobiler ve dolayısıyla antipati öğrenmeye engeldir. Öğrenmek bir yerde benimsemek ve sevmekle de ilgilidir. Ben ise Türkçe ve Yunanca öğretirken karşılaştığım en büyük zorluk öğrencilerimde sezdiğim bu tür çekingenliklerdi. Üniversite düzeyindeki öğrencilerimin orta ve lise eğitimleri süresinde aldıkları eğitim önyargılarını aşmaya yeterli olmadığı hemen belli olmuştu. Aşmak bir yana, önyargılı olabilecekleri olasılığı bile onlara hatırlatılmamıştı. Onlar tek bir doğruyu bellemişlerdi. Ve bu tek doğru aile içinde, medya ile, edebiyat yolu ile, bütün öteki kurumlarla, ordunun, müzelerin, arada din adamlarının, siyasilerin vb. etkisi ile de pekiştirilmişti.
Öğrencilerim hem önyargılıydı, hem böyle olabilecekleri konusunda kafalarında hiç bir şüphe yoktu, hem de önyargıların nasıl saptanacağı ve nasıl yok edileceği konusunda da hiç bir bilgi sahibi değillerdi. Bu konuda onları hiç kimse aydınlatmamıştı. Kısacası öğretimleri süresinde bu alanda yalnız beyinleri yıkanmıştı.
Benim dil öğretme yöntemim bu yüzden Öteki’nin dünyasını öğretmekle bir arada yürütüldü. Öteki’nin tarihi, inancı, düşünce biçimi, korku ve dilekleri bilinmeden Öteki’nin dilini öğrenmeye kalkışmak sınırlı sonuçlar verir. Dili öğrensek bile Öteki’nin dünyasını anlayamayız, öğrenimimiz eksik kalır.
Ama Öteki’nin anlaşılması demek, bizim algılama biçiminin de değişmesi demek. Dolayısıyla ister istemez, başka alanlara da uzanmak kaçınılmaz olmaktadır. Kendimizi anlamamız şarttır. Kendimizin nasıl bilgi edindiğimizi, inançlarımızı nasıl oluşturduğumuzu bilmeden, taşıdığımız önyargılarımızı, korkularımızı ve güvensizliklerimizi anlayamayız. Bunları görsek bile bu duygularımızı normal sayarız. Oysa sosyal psikoloji ve tarih felsefesi gibi alanlara uzanırsak, bize doğal gelen duygu ve düşüncelerimizin, aslında toplumca bize aşılanmış inançlar oldukları anlaşılır. Yani bize göre doğal olanın, ille de herkes için doğal olmadığı anlaşılır. Başka türlü söylersek, doğru bildiğimizin başkaları için hiç de doğru olmadığı ortaya çıkar, doğrular evrensel değil, kimi zaman yerel, kimi zaman etnik olurlar. Özellikle tarih denen öğreti çok tartışmalı bir alandır. Genellikle seçmeli bir yöntemle, önceden neyi kanıtlamak istiyorsak ona uygun olay ve örnekleri sıralar tezimizi ‘kanıtlarız’. Karşı taraf da hiç geri kalır mı? O da kendi hikayesini anlatır. Ve sonunda diyalog değil kavga ederiz. Tarih felsefesi, yani tarih yazıcılığının ne olduğunu anlatan bilim bundan dolayı çok yararlıdır.
Kendi inançlarımızı konusunda bu tür bir kuşku beslemez ve göreceli bir değer vermezsek, diyalog da yapamayız. Monolog yaparız, ille de ne kadar haklı olduğumuzu durmadan tekrarlarız. Önyargılı olduğumuz (ya da en azından, olabileceğimiz) karşılıklı olarak kabul edilmediğinde toplumlar arasında anlaşmazlık da sürer gider. Sorunlar tartışılamaz bile. İkinci bir dil öğrenmek için gerekli olan bu aşamaları anlatırken örnek olarak da Türkiye ve Yunanistan’ı gösterdim. Ama dinleyiciler Kıbrıs’tan söz ettiğimi hemen anladılar. Çünkü bu adadaki durum benim örneklerime uyuyordu. Bu ise çok doğaldır çünkü önyargılar ve stereotipler bütün dünya toplumlarında, az ya da daha çok, hep bulunur. Bu yazıyı okuyanlar da yazılanları Batı Trakya’ya kolaylıkla uyarlayabilirler.

Azınlığı Anlamamak

Azınlıkça
Sayı 29
Nisan 2007
Herkül Millas

Azınlığı anlamanın ne kadar zor olduğunu yıllarca önce ilk kez Batı Trakya’da öğrendim. 1965 yazında yeni evlenmiş motosikletle İstanbul’dan Atina’ya balayı gezisine çıkmıştık. Yanlış hatırlamıyorsam – ama eşim de doğruluyor yeri - İskeçe’de bir yüzme havuzunda yüzdük. Çok tatsız bir olay da yaşadık. Yüzme havuzunun sorumlusu olan yaşlıca bir beye gençten biri çok kötü konuştu. Söylenenlerden gencin çoğunluktan biri, yaşlı adamın ise azınlıktan olduğu anlaşılıyordu. Anlaşmazlık konusu aslında önemsizdi: genç, yüzebilmek için bir mayo ödünç istemiş, adam verecek mayosu olmadığını söyleyince de genç adam kızmıştı. Tartışmanın sonunda da açıktan açığa yaşlı adamın dinine küfür etmişti.
Beni üzen hem küfürdü hem yaşlı başlı bir adamın tepkisini gösterememiş, karşı koyamamış olmasıydı. Sinmiş hakkını aramamıştı. Yakından tanımış olduğum toplumsal korku duygusunu orada da görmüş oldum. Selanik’e vardığımızda çok uzak akrabalardan birilerini ziyaret ettiğimizde onlara olayı anlattım. Benim İstanbul Rum azınlığı içinde sürekli duyduğumun, ‘bizden farklı olarak’, Batı Trakya’daki azınlığın sorunsuz yaşadığıydı, oysa bu olaydan durumun hiç de öyle olmadığını gördüğümü anlattım. Eşimle birlikte nasıl sıkıldığımızı dile getirdik. Bu akrabalar genç ve okumuş insanlardı ve biz onlardan, en doğal bir biçimde, duygularımıza ortak olacaklarını bekliyorduk. Ama hiç de öyle olmadı. Bize azınlığın ‘hiç de göründükleri gibi olmadıklarını’, ‘Türkiye’ye sempati duyduklarını’, ‘Kıbrıs olayında Yunan tezine inanmadıklarını’ gibi şeyler söylemeye koyuldular.
Şaşkınlığım, hayal kırıklığına, sonra öfkeye, sonra umutsuzluğa dönüşüyordu. Biz Rumlar’ın da Yunanistan’a sempati duyduğumuzu anlatmaya çalıştım. Kendilerinden gayet emin, ‘ama siz Yunansınız, oysa onlar Türk değil Yunan vatandaşıdırlar’ dediler. Bizim de Türk vatandaşı olduğumuzu anlatmaya çalıştım, ama ne anlatabildim ne de inandırabildim. ‘Çocukluk bunlar’ dercesine bilgiççe gülümsemeleri hala gözümün önündedir. Selanik’ten ayrılmadan azınlığı anlamanın ne kadar zor olduğunu iyice bellemiştim.
O gün bu gündür ‘azınlıkları azınlıktan olan kimseler anlar’ ilkesini koruyorum. İstisnalar da olabiliyor doğal olarak. Yine de istisnalarla karşılaştığımda bu insanların kimliklerini araştırma eğilimim egemen oluyor. Bu konuda duyarlı insanların şöyle yada böyle genellikle bir tür azınlık geçmişine sahip olduklarını buluyorum. Kimileri zamanında ideolojik nedenlerle, yada mezhep farklılığından, yada etnik köken karmaşıklığından, yada cinsel özelliklerden, yada karışık evliliklerden, yada dini baskılardan etkilenmiş, bir tür azınlık olma duygusunu yaşamış insanlar olduklarını görmüşümdür. Bu tür insanları dünyanın herhangi bir yerinde karşılaştığımda hemen anlaşıyoruz ve anlaştığımızı da karşılıklı belli ediyoruz. Amerika’da bir siyahi, Endonezya’da bir Çinli, Suudi Arabistan’da bir İranlı, Fransa’da bir Cezayirli vb. Bunlara derdimi söylemek bile gerekmiyor: İstanbul’da azınlık üyesiyim dediğimde, gerisini zaten anlıyorlardı. Sivrisinek saz davul zurna az dedikleri.

Bütün bunlar neden icap etti? Geçenlerde müftülerin azınlık içindeki rollerinin tartışıldığını okudum. Konuyu açanların bu konuyu bildikleri kuşkusuz. Zaten uzmanlıkları hukuk. Ne dediklerini çok iyi de anlıyorum çünkü ben de çağdaş değerlere inanan bir insanım. Laik bir rejimde din adamlarının sivil hayata karışmamalarının gerektiğini benden iyi kim bilebilir ki? Dediklerine göre müftüler din işleriyle sınırlı kalmalılar. Bu tür görüşleri savunanların referanslarını ve değerlerini yalnız bilmiyor, canı gönülden paylaşıyorum da.
Ama burada söz konusu olan herhangi bir ‘toplum’ değil, bir azınlık grubu söz konusudur. Bu grubun var olma çerçevesi ise çok özeldir: varlıklarını ve günlük yaşamlarını – yalnız vatandaşlık ilişkisi değil - bir çoğunluk/azınlık ilişkisi belirler. Her ulus-devleti içinde en yüce değerlerden sayılan eşitlik kavramı, vatandaşlar arasında yürütülen ve kişiler temelinde yaşanan bir oldu iken, (ister etnik olsun ister dini) azınlık dünyasında eşitlik kavramı – buna hakkaniyet de diyebilirsiniz - gruplar arasında da istenir, arzulanır. Özellikle geçmişte azınlık ezilmişse, bir yanda yaygın güvensizlik ilişkileri daha zorlaştırırken, bu eşitlik özellikle de aranır. Başka şartlar altında en doğal uygulamalara yol açan ‘laiklik’ ve ‘eşit yurttaş’ kavramları ve pratikleri, böylesine özel azınlıklar ortamında başka yolların denenmesinin gerektiği artık çok sık hatırlatılır. Azınlıklar da, hele uluslararası antlaşmalarla bu tür haklar edinmişlerse, bu ayrıcalıklarını korumaya çalışırlar. Bu çabada amaç kullanılan hakkı korumaktan çok, ayrıcalıklı durumu koruma kaygısı baskın olur.
Çağdaş ulus-devletleri içinde dini liderlerin rolünü ve dini kurumların yerini tartışmak başkadır, azınlıklar söz konusu olduğunda aynı tartışma bambaşkadır. Ne dediğimi şu an herhalde İstanbul’daki Patrik Hazretleri çok iyi anlayacaktır. Atina Başpiskoposu ve Patriğin rolü aynı değildir. İkincinin azınlık içinde hem birleştirici hem de sembolik bir işlevi vardır. Atina’da bu ihtiyacı başka merciler karşılamaktadır. Her iki durumda da ‘dini otoriteden’ söz etmek azınlığın dünyasına uzak kalmaktan doğuyor. Azınlığa yasalardan, anayasadan ve çağdaşlıktan söz etmek azınlığı anlamamak anlamında olabilir. Hukuk kuşkusuz bütün vatandaşlar içindir; ancak eşitliğin herkes tarafından uygulanması ve bu konuda güvenin tam olması koşuluyla. Bu şart oluşmadan istenen ‘reform’, en samimi niyetlerle de düşünülmüş olsa da, kuşkular doğuracaktır. Lidersiz bir azınlık yaratılmak isteniyor izlenimi verilebilir. Önce güven sağlandığında ise çağdaşlığı zaten azınlığın kendisi talep edecektir.

*
Azınlıkça
Sayı 29
Nisan 2007

Κύριε Ηρακλή Μήλλα...

Προς: Περιοδικό «ΑΖΙΝΛΙΚΤΣΑ» Κομοτηνή 31 Μαρτίου 2007
Κύριε Διευθυντά,
Στο υπ’ αριθμ. φύλλο 26/ΙΑΝΟΥΑΡΙΟΣ 2007 του περιοδικού σας και ειδικότερα στις σελίδες 27 και 28, δημοσιεύσατε άρθρο του κ. Ηρακλή Μήλλα, το οποίο απευθύνεται σε εμένα και αποτελεί απάντηση στο άρθρο μου, το οποίο δημοσιεύτηκε στις 2-2-2007 στην εφημερίδα «ΓΚΙΟΥΝΔΕΜ». Παρόλο που η απάντηση του κ. Μήλλα δημοσιεύτηκε στην εφημερίδα«ΓΚΙΟΥΝΔΕΜ», στα τουρκικά, αισθάνθηκε την ανάγκη να δημοσιευθεί και στα ελληνικά. Για το λόγο αυτό, χρησιμοποιώντας το δικαίωμα της απάντησης, σας παρακαλώ να δημοσιευθεί όπως έχει το παρακάτω άρθρο, στο αμέσως επόμενο φύλλο του περιοδικού σας.
Σας ευχαριστώ εκ των προτέρων.
ΚΑΠΖΑ ΤΖΕΜΗΛ

Κύριε Ηρακλή Μήλλα,
Ως υπέρμαχος και υπερασπιστής της ελευθερίας της έκφρασης, δημοσίευσα την προηγούμενη εβδομάδα την απάντηση που μου στείλατε σχετικά με όσα είχα γράψει στις 2 Φεβρουαρίου. Με μεγάλη προσεκτικότητα διάβασα την «απάντηση» σας, την οποία επίσης γράψατε με πολύ μεγάλη προσοχή. Με όσα γράψατε φαίνεται ότι διαφωνείτε μαζί μου και αυτό, κατά τη γνώμη μου, οφείλεται, είτε στο γεγονός ότι λάθος τα καταλάβατε είτε υπάρχουν σημεία τα οποία (καταλάβατε έτσι όπως θέλατε να καταλάβετε). Αυτά ακριβώς τα σημεία θα προσπαθήσω να σας αναλύσω.
Καταρχάς θα ήθελα να σας αποκαλύψω το εξής:
Στα χρόνια μου στο πανεπιστήμιο, διαβάζοντας το βιβλίο σας με τίτλο «Tencere Dibin Kara», δεν είχα διανοηθεί, ότι κάποια μέρα θα ανταλλάζαμε απόψεις, αρθρογραφώντας μέσα από τις στήλες των εφημερίδων. Είχε μείνει πλέον , οι απαντήσεις στα άρθρα μου από έναν επιστήμονα, σαν και σας, γεγονός το οποίο με έχει ενθουσιάσει, αλλά ταυτόχρονα με έχει προβληματίσει.
Στο, από 2 Φεβρουαρίου άρθρο μου, δεν υπάρχει καμία κριτική, με τη μορφή «είναι καλό» ή «είναι κακό» απέναντι στο εκπαιδευτικό πρόγραμμα Ελληνικών της κας. Φραγκουδάκη και των συνεργατών της, αλλά και στο πρόγραμμα εκμάθησης τουρκικών σε Έλληνες Δασκάλους το οποίο έχετε την ευθύνη εσείς. Άλλωστε o γιατρός ο οποίος προσπαθεί να θεραπεύσει τα σπασμένα πόδια, δεν είναι ούτε η κα. Φραγκουδάκη και ούτε φυσικά εσείς. Είναι η πολιτεία. Και αυτό γίνεται αντιληπτό με τον καλύτερο τρόπο από την πρόταση «Το μονόπλευρο βήμα που έχει γίνει από την πολιτεία για την καλυτέρευση της μειονοτικής εκπαίδευσης».
Γράφεται λοιπόν, ότι έχετε ζητήσει, προσωπικά από εμένα, να σας βοηθήσω σε μια προσπάθεια εκμάθησης των τουρκικών και συγγραφής τουρκικών βιβλίων. Εάν αναφέρεστε, στην συζήτηση που είχαμε στα γραφεία της εφημερίδας μας, θυμηθείτε την τελευταία σας φράση (υπάρχει και μάρτυρας): « Στην ακρίβεια ούτε εγώ δεν έχω αποφασίσει οριστικά» είχατε πει. Αν δεν απατώμαι είχατε πει επίσης «Αργότερα θα ξαναϊδωθούμε». Τελικά δεν επακολούθησε τίποτα. Ούτε προσωπικά εγώ αλλά ούτε ο Σύλλογος Επιστημόνων Μειονότητας Δυτικής Θράκης τον οποίο προεδρεύω ήμαστε υπεύθυνοι για όλες τις πιθανές μελλοντικές σας ελλείψεις και παραλείψεις. Άλλωστε και εσείς το ομολογείτε ότι δεν έχουμε καμία σχέση με το πρόγραμμα σας ούτε προσωπικά εγώ ούτε ο Σύλλογος Επιστημόνων Μειονότητας Δυτικής Θράκης.
Τότε γιατί να έχουμε την ευθύνη;
Κύριε καθηγητά,
Όταν γράφω στην εφημερίδα, δεν ξεχνώ ποτέ την ιδιότητα μου ως πρόεδρος συλλόγου και γι’ αυτό προσπαθώ, όσο μπορώ, να διακρίνω τους ρόλους μου από την μια ως δημοσιογράφος και από την άλλη ως πρόεδρος. Έχω επανειλημμένα γράψει τις σκέψεις μου σχετικά με το πρόγραμμα της κας Φραγκουδάκη και των συνεργατών της. Ακριβώς όπως και στο προηγούμενο άρθρο μου. Προχωρήσατε στην δημοσίευση της απάντησής σας σε δύο σελίδες, αναφερόμενος μόνο στην παράγραφο που αφορούσε την δημοσίευση των ονομάτων, χωρίς εγώ να έχω σχολιάσει ουσιαστικά το πρόγραμμα εκμάθησης τουρκικών σε Έλληνες Δασκάλους το οποίο έχετε την ευθύνη εσείς. Εγώ δεν σας κατέκρινα! Απλά υποστήριξα και υποστηρίζω ότι εφόσον δεν διδάσκονται καλά τα τούρκικα δεν μπορούν να διδαχθούν καλά και τα ελληνικά.
Ερχόμενος στο θέμα της «διαφύλαξης ως μυστικό» των ονομάτων…
Κατά την συνέντευξη τύπου, στην οποία δεν παραβρισκόσασταν, ρώτησα από ενδιαφέρον ποιοι διδάσκουν τα τουρκικά στους έλληνες δασκάλους. Οι απαντήσεις αρχικά της κας. Φραγκουδάκη και αργότερα της κας Δραγώνα δεν με ικανοποίησαν. Και μάλιστα όχι μόνο εμένα, αλλά και τους περισσότερους παρευρισκόμενους, στο ίδιο χώρο, συναδέρφους μου. Από ενδιαφέρον μόνο ρώτησα. Ο χρόνος που χρειάστηκε μέχρι να μου δοθούν τα ονόματα, μου έδωσε την εντύπωση περί «μυστικότητας». Όταν η κα. Δραγώνα μου είπε ότι τα ονόματα υπάρχουν στο Ιντερνέτ όπου μπορείτε να τα βρείτε, εγώ σώπασα. Πιστέψτε με εάν έβρισκα τα ονόματα στη σελίδα του Ιντερνέτ, δεν θα έγραφα αυτό το άρθρο. Τη λέξη «κόμπλεξ», όχι εγώ, αλλά εσείς τη χρησιμοποιείτε.
Τα ονόματα που δεν βρήκα στη σελίδα του Ιντερνέτ μου διαβιβάσθηκαν από τα κεντρικά της Αθήνας. Και εγώ έγραψα με σκοπό την ενημέρωση του κοινού. Έσφαλλα μήπως;
Κύριε Μήλλα,
Τέλος θα ήθελα να σας υπενθυμίσω το εξής. Για τις παραλείψεις, επιτυχίες ή αποτυχίες είτε του προγράμματος της κας Φραγκουδάκη και των συνεργατών της, είτε του προγράμματος εκμάθησης τουρκικών σε Έλληνες Δασκάλους, το οποίο διευθύνετε εσείς, δεν είμαστε υπεύθυνοι ούτε ο Τζεμήλ Καμπζά, ούτε ο Σύλλογος Επιστημόνων Μειονότητας Δυτικής Θράκης, αλλά ούτε και η μειονότητα. Αποκλειστικά υπεύθυνοι είστε εσείς.
Στο εξής, μέσα από το άρθρο μου στην εφημερίδα δεν θέλω να δώσω συνέχεια στους διάλογους μας που είχαμε και θα έχουμε. Γι’ αυτό το λόγο με την επιθυμία ότι το συντομότερο δυνατό θα ειδωθούμε και θα συζητήσουμε από κοντά, σας εύχομαι καλή επιτυχία στο πρόγραμμα σας.
Με τιμή
ΚΑΠΖΑ ΤΖΕΜΗΛ

Azınlıkça
Sayı 28
Mart 2007

Bağcıyı Dövmek yada Üzüm Yemek

AZINLIKÇA
SAYI 27
ŞUBAT 2007
Herkül Millas

‘Azınlık üyesi olarak doğan biri artık hep azınlık olarak kalır’ diye bir laf duymuştum. Kimdi bunu diyen, ayrıntıları hatırlayamıyorum. En azından benim için geçerlidir bu söz. İstanbul’da da Atina’da da azınlık gibi hissediyorum kendimi sık sık. Bu azınlık olma duygusunun referansı değişiyor: eskiden daha sık gündeme geleni ‘etnik azınlık’ yanıydı. Son yıllarda çoğunluğa ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ olarak uyum sağlayamamak olarak çıkıyor ortaya. Estetik, etik, felsefi bir yanı da var bu marjinalleşmek duygusunun. Ama Batı Trakya’da iken, bir empati ve özdeşleşme mekanizması içinden o eski etnik azınlık tepkisi kabarıyor. Bu kimliğimle kaleme aldım bu yazıyı.
Aslında bu yazı bir tek soru soruyor: eskiden çok mu yanlış işler yaptım yoksa bugün başkaları mı yanılıyor? Yoksa gözümden kaçırdığım bir durum mu var? Açıklayayım sorunsalımı (problematikimi). Gençliğimde Türkiye’de çabam eşit statüde bir vatandaş olmaktı. Derdim anayasal ve yasal haklarımın tanınmıyor olmasıydı. ‘Rum’ diye nitelenen azınlık üyeleri bazı temel haklardan yoksun olmalarının yanı sıra (örneğin memur olamamaları), günlük aşağılamalara da uğruyordu (örneğin kamusal alanda kendi dilinde konuşamama), aralıklarda da daha köklü saldırılar yaşıyordu (1942’de Varlık Vergisi, 1955’de Eylül olayları, 1964’de ihraçlar gibi).
Ben ise eşit yurttaş statüsü edinme derdindeydim. Geniş çevre, yani toplum yada ‘çoğunluk’ diyebileceğimiz kesim ile devlet bana ‘yabancı’ muamelesi, hatta arada ‘düşman’ muamelesi yapıyordu. Bu konuda fazla ayrıntılara girmek gerekmiyor çünkü bu yazı ‘Azınlıkça’da, yani Batı Trakya’da bir azınlık dergisinde yayınlanıyor. Okuyan ne demek istediğimi de hemen anlar sanıyorum. Benim amacım dertleri sıralamak değil zaten, kendi tutumumu ve seçtiğim yolu sorgulamaktır. Bu mücadele biçimi doğru muydu? Örneğin benim sürekli vurguladığım ‘Türkiye vatandaşı’ olduğumdu. Türkçe’yi en iyi bir biçimde öğrenmeye çalıştım, siyasetten tutun da sporuna ve kültürel hayatına kadar toplumun birçok etkinliklerine katıldım.
Bu yolu seçince kendi cemaatimle tam uyum içinde olamadım zaman zaman. Onlar, sanırım güvensizlikten yada beceriksizlikten kaynaklanan bir dürtü ile, içlerine fazla kenetlendiler. Geniş topluma benim kadar açılamadılar. Ama kimseye haksızlık etmek de istemiyorum. Ben şanslı bir çocuktum. Öylesine yaramaz, ele avuca sığmayan, afacan bir çocuktum ki (zavallı anneme ve babama çok acı çektirdim) zaten küçük yaştan evin dar sınırlarını aşmış topluma karışmıştım. Her tür insanla ilişkiler kurmuştum. Dar azınlık kabuklarını aşmıştım. Şanslıydım yani.
Şimdi Batı Trakya’daki azınlığın mücadelelerine bakınca uğraşın genellikle ‘uygulamaya’ ağırlıklı olmadığını daha çok bir ‘tanınma’ ve ‘kimlik’ mücadelesine dönüştüğünü izliyorum. Ben gençliğimde ‘biz Rum değiliz, biz Türkiye vatandaşı Yunan’ız’ demek hiç aklıma gelmemişti. Çünkü toplum ve devlet bizi zaten ‘Yunan’ olarak görüyordu. Sıkıntısı da bundandı. Bizim okullara ve derneklere ‘Yunan Okulu’ ‘Yunan Derneği’ tabelası asılamaması bizim Yunan ve dolayısıyla bir tehdit olarak algılanmamızdan kaynaklanıyordu. Benim derdim tam tersini kanıtlamaktı: ben Yunan değil, sizinle eşit statüde bir Türk vatandaşıyım, demek istiyordum. Tabi bu ne dilimi ve ne dinimi ne de etnik kimliğimi inkar etmek anlamına geliyordu. İlk okulda yıllarca ‘Türk’üm doğruyum’ diye yemin etmiş olmam da beni rahatsız etmemiştir. Yalnız bu okul töreni, teori ile pratik arasındaki ironi uçurumunu sergileyen bir anı olarak kaldı.
Batı Trakya’da ‘kimlik’ sorunu neden ön planda? Neden üzüm yemeğe çalışmak yerine, yani, azınlık statüsünü muhafaza ederek eşit vatandaş statüsü kazanıp bazı temel haklardan yararlanarak, kabul edilmeme duvarını yıkıp toplum içinde rahat yaşama yerine, yani benim yapmış olduğum gibi topluma entegre olmaya çalışmak yerine (asimile olmayı hiçbir zaman istemedim) günümüzde ‘kimlik’ sorunu gündemde. Kuşkusuz kimlik de temel haklardan biridir. Ama öncelik sırası bende farklıydı, şimdi burada farklı. Kim ve neden haklı?
Kimlik sorunu ve özellikle etnik ve milli kimlik Türkiye’de son on-yirmi yılda gündemde, moda sorundur, herkes bunu tartışıyor, bunun kavgasını yapıyor. Bu ilgi oradan sıçramış olabilir mi Batı Trakya’ya? İstanbul Rumlarının benzer bir mücadele içinde olmamaları nasıl açıklanmalı? Aklıma bir sıra yanıt geliyor ama hiçbiri yeterince inandırıcı değil. Belki İstanbul ‘Rumları’, kentli bir nüfus olduğundan kimlikleri ‘takviyeye’ gerek duymayacak kadar zaten gelişmişti. Belki böyle bir mücadele Türkiye’de tahammül edilmeyecek bir tabudur. Belki sorun bir erken/geç uluslaşma prosedürü ile ilişkilidir. Yoksa İstanbul’daki azınlık daha pragmatik ve somut sonuçlar peşinde koşuyordu da Batı Trakya’dakiler daha soyut ve ideolojik bir gündem mi geliştiriyor? Ama neden? Bağcıya çok öfkeli olup çıkarı değil de onu dövmek ön plana çıkıyor olmasın? Temel sorum hala yanıtsız. Ben o zaman yanlış bir uğraşın içinde miydim, yoksa bugünkü gündem mi yanlış ve yanıltıcı?

AZINLIKÇA
SAYI 27
ŞUBAT 2007
Herkül Millas

Sayın Cemil Kabza …

Azınlıkça
Sayı 26
Ocak 2007
Herkül Millas

Bu sohbeti karşılıklı yada en azından telefonda yapmayı tercih ederdim ama mademki adımın da geçtiği B. Trakya’daki Türkçe derslerine Gündem gazetesinde (2 Şubat 2007) ve alenen değindiniz ben de aynı yolu seçiyorum. En başta kaygılarınızın çoğuna katıldığımı söyleyeyim. Sizi anladığımı sanıyorum. Anlıyorum çünkü ben de İstanbul’da bir azınlığın üyesi olarak büyüdüm. Bana pek dostane davranmamış bir devletten benim de bir çok şikayetim var. Balkan ülkelerinde azınlıklara kötü gözle bakarlar. Kimileri onları yabancı sayar, kimileri düşman yada en azından potansiyel düşman. Öyle olunca da azınlıklar hep köşeye sıkıştırılır, hakları esirgenir.
Aynı zamanda azınlığın kusurlarını, gereksiz fobilerini ve komplekslerini de biliyorum. En azından kendi cemaatimin kusurlarını diyeyim. Çok çekmiş azınlıkların travmaları bazen sağlıklı davranmalarını engeller. Olmadık savunma mekanizmaları geliştirirler. Bazen acayip bir diyaspora refleksiyle kendilerine kapanırlar ve şovenizme kayarlar. Bunun için sizin ‘her insan ülkenin resmi dilini çok iyi bilmesi gerekiyor’ demeniz çok sevindirici.Ama bu noktadan sonra yazdıklarınızın içinde katılamadığım birkaç nokta var. İzninizle onlara değineyim.
Yazınızda hiçbir azınlık mensubu Yunanca’nın öğrenilmesine karşı olamaz diyorsunuz ama derneğiniz bu amacı güden Frangudaki programına destek vermedi. Hatta genel programla paralel geliştirilen bir faaliyet olarak benin sorumlu olduğum Türkçe dersleri verme ve Türkçe ders kitabı yazma projesine ben şahsen sizden yardım istedim. Bu desteği ne siz ne de derneğiniz bana vermedi. Bu yolda gelecekteki muhtemel eksikliklerimde artık sizin de bir sorumluluğunuz var gibi geliyor bana. Benimle çalışsaydınız her şey daha iyi olurdu kuşkusuz. Bence bu çalışmalardan uzak kalmanız yanlıştır ve azınlık çıkarlarına da karşıdır.
Yürüttüğünüz mantığı anlıyorum ama katılmıyorum. Diyorsunuz ki, Yunanca öğretiliyor ve Türkçe ihmal ediliyor, ve bunun için bu girişimi desteklemiyoruz. Bir de benzetme yapıyorsunuz: doktor yalnız tek bir ayağı iyileştiriyor ve insan topal kalıyor! Ben benzetmelerle tartışmayı hiç sevmem çünkü durumları keyfi benzeterek istediğiniz sonucu çıkarabilirsiniz. Ama başlamışken ben de aynı benzetmeyi ele alayım. Ben fizik tedavi ile elinizin birini iyileştirecek durumda olsam, ama öteki elin benim uzmanlığım olmayan bir ameliyat gerektiğinden ‘öteki el için ben bir şey yapamam’ dediğimde, siz tek elin iyileşmesine de mi karşı çıkarsınız? Siz bu programa destek vermeliydiniz ve aynı zamanda azınlık okullarının güçlenmesi için mücadele etmeliydiniz. Böyle yapsaydınız azınlık çocuklarının her iki dil konusunda yararlanmasını sağlardınız. Programa destek veren anne ve babalara da ters düşmezdiniz.
Ama azınlıkları daha da derinden anlayacak deneyimim var. Asıl yaşanan kuşku başkadır: Yunanca’nın öğretilmesiyle – hele bu aynı zamanda Türkçe eğitimi ile dengelenmezse - azınlık yalnız topluma entegre olmayacak, aslında asimile edilecek, kimliğini kaybedecek – diye düşünenler var. Programlara karşı çıkmanız bu anlayıştan doğdu gibi geldi bana. Ama bu mantık çok tehlikeli. Asimile olma riski var diye çocuklarımız cahil kalsın alternatifi azınlığa sunulacak en iyi çözüm değildir. Yapılması gereken, fırsatı yakalamak, azınlığın resmi ülke dilini öğrenmesine destek vermek ve aynı zamanda ana dilin öğrenilmesi için mücadele etmektir. Siz işin kolayına kaçtınız ve bu çalışmalardan desteğinizi esirgeyerek yalnız geçici bir süre için vicdanınızı rahatlattınız.
Aslında kimlik yalnız dil sorunu değildir. En başta bilinç ve bilgi işidir. Bilginin de etnisitesi yoktur. Cehaletle kimlik korunmaz. Azınlık gençleri iyi Yunanca öğrendiklerinde eğer asıl kimliklerini kaybedeceklerse, yani kimlikleri bu kadar yüzeyselse, zaten korunmaya layık bir kimlik söz konusu değildir. Bu kuşku ve çekingenlik gereksiz bir güvensizliğin sonucudur sanıyorum. Böyle bir tehlike söz konusu değildir. Ve bu kuşku havasını yazınızın başka bir yerinde de gördüm. Yunanlı öğretmenlere Türkçe dersi veren öğretmenlerin isimlerini bulmaya çalıştığınızı uzun uzun anlattınız. Bu isimlerin ‘sır gibi saklandığını’ söylediniz. Oysa bu derslerden sorumlu olan bana telefon etseydiniz (tanışıyoruz) isimleri size hemen verirdim. Bu insanlar zaten çeşitli dershanelerde Türkçe dersleri veren genç insanlardır. Siz yanlış insanlara başvurmuşsunuz ve sonra da yanlış sonuçlar çıkardınız. 300’e yakın öğretmene/öğrenciye ders verenlerin isimlerini herkesin herkesi tanıdığı bu dar çevrede sır olarak saklamaya çalışacak saflıkta bir insanın olamayacağını nasıl görmezsiniz?
Ama bu ‘sır saklama’ konusunun başka bir boyutu da var. Okuyucularınız bundan gizli kapakla, yani işin altında bir bit yeniğinin bulunduğu bir işin döndüğü izlenimini edinebilir. Yazınızda da beni en fazla üzen ve rahatsız eden yan da bu. Gizlilik ve komplo söz konusu değildir. İlk kez anadilleri Yunanca olan insanlar Türkçe öğrenmek istedi. Ne yalan söyleyeyim bu beni önce şaşırttı sonra da çok sevindirdi. Onlara sorduğumda ‘öteki taraf ile ilişki kurabilmek için, onların kültürüne yaklaşabilmek için Türkçe öğreniyoruz’ dediler. En azında büyük çoğunluğu öyle dedi. İçten inanıyorlar mı buna? Kaçı samimi? Kaçı yarın eski havaya dönmeyecek? Tabi bunu zaman gösterecek. Ama şu an kuşkularla havayı bulandırmamak gerek. Şimdi bu programa destek vermek gerek. Şimdi fırsatı yakalamak gerek. Şimdi azınlık dostu olanlarla hasımlarını ayırmak zamanıdır.
Bunları karşılıklı konuşma dileğiyle, selam ederim sayın Kabza.

HERKÜL MİLLAS

Αγαπητέ Τζεμήλ Καμπζά…

Azınlıkça
Sayı 26
Ocak 2007
Ηρακλής Μήλλας

Θα προτιμούσα να κάνω αυτή την συζήτηση ενώπιος ενωπίω ή τουλάχιστον στο τηλέφωνο αλλά εφόσον θίξατε δημοσίως το θέμα των τουρκικών μαθημάτων στην Δ. Θράκη αναφέροντας και το όνομα μου (Γκιουντέμ, 2.2.2007) και εγώ με την σειρά μου επιλέγω τον ίδιο δρόμο. Πρώτα να σας πω ότι και εγώ συμμερίζομαι πολλές από τις ανησυχίες σας. Πιστεύω ότι σας καταλαβαίνω επειδή και εγώ μεγάλωσα στην Κων/πολη ως ένα μέλος μιας μειονότητας. Και εγώ έχω παράπονα από ένα κράτος που δεν μου φέρθηκε φιλικά. Στα Βαλκάνια οι μειονότητες αντιμετωπίζονται αρνητικά. Ορισμένοι τις βλέπουν ως ξένο σώμα, άλλοι ως εχθρό ή τουλάχιστον ως εν δυνάμει εχθρό. Και τότε η μειονότητα πιέζεται, δεν απολαμβάνει τα δικαιώματά της.
Ταυτόχρονα ξέρω και τα ελαττώματα, τις αδικαιολόγητες φοβίες και τα κόμπλεξ της μειονότητας - έστω, ξέρω τουλάχιστον αυτά της δικής μου κοινότητας. Οι μειονότητες που έχουν υποστεί πολλά κάποτε δεν συμπεριφέρονται με υγιή τρόπο λόγω αυτών των τραυμάτων. Αναπτύσσουν απρόβλεπτους μηχανισμούς άμυνας. Κάποτε με αντανακλαστικά της διασποράς γίνονται εσωστρεφείς και καταφεύγουν στον σοβινισμό. Για αυτό είναι χαρμόσυνο ότι εσείς λέτε ‘κάθε άνθρωπος πρέπει να μάθει την επίσημη γλώσσα της χώρας που ζει’. Αλλά πέρα από αυτήν την δήλωση υπάρχουν ορισμένα σημεία στο άρθρό σας που δεν συμφωνώ. Θα μου επιτρέψετε να αναφερθώ σε αυτά.
Στο άρθρο σας λέτε ότι κανένα μέλος της μειονότητας δεν μπορεί να είναι κατά της μάθησης της ελληνικής γλώσσας. Αλλά ο σύλλογος σας δεν υποστήριξε το ‘Πρόγραμμα Φραγκουδάκη’ που αποσκοπεί ακριβώς σε αυτό. Εγώ προσωπικά σας ζήτησα να με βοηθήσετε σε μια παράπλευρη προσπάθεια εκμάθησης των τουρκικών και συγγραφή τουρκικών βιβλίων όπου ήμουν και ο υπεύθυνος. Δεν με υποστηρίξατε ούτε εσείς ούτε ο σύλλογός σας. Εγώ πιστεύω ότι πλέον είστε συνυπεύθυνοι για όλες τις πιθανές μελλοντικές μου ελλείψεις και παραλήψεις. Εάν δουλεύαμε μαζί σίγουρα όλα θα ήταν καλύτερα. Πιστεύω ότι είναι λάθος που μείνατε απόμακροι από αυτό το πρόγραμμα όπως και ότι αυτή η στάση είναι κατά των συμφερόντων της μειονότητας.
Καταλαβαίνω την λογική σας αλλά δεν την συμμερίζομαι. Λέτε, διδάσκονται τα ελληνικά και παραμελούνται τα τουρκικά, και για αυτό δεν υποστηρίζουμε αυτήν την πρωτοβουλία. Κάνετε και μια παρομοίωση: ο γιατρός θεραπεύει μόνο το ένα πόδι και ο ασθενής μένει κουτσός! Δεν μου αρέσει η πολεμική με παρομοιώσεις επειδή είναι πολύ εύκολο να παρομοιάζει κανείς καταστάσεις αυθαίρετα και να βγάζει ότι συμπέρασμα θέλει. Αλλά μια και το ξεκινήσαμε ας συνεχίσω και εγώ: ας πούμε ότι εγώ μπορώ να θεραπεύσω το ένα σας χέρι με φυσικοθεραπεία άλλα δεν μπορώ να κάνω τίποτα για το άλλο που χρειάζεται χειρουργείο, κάτι που δεν είναι ειδικότητά μου. Τι θα κάνετε; Δεν θα θεραπεύσετε κανένα χέρι; Πιστεύω δηλαδή ότι έπρεπε να υποστηρίξετε αυτό το πρόγραμμα και ταυτόχρονα να κάνετε τον αγώνα σας για τα μειονοτικά σας σχολεία. Εάν είχατε επιλέξει αυτόν τον δρόμο θα είχατε βοηθήσει τα παιδιά της μειονότητας και για τις δύο γλώσσες. Έτσι δεν θα αποξενωνόσασταν και από τους γονείς των παιδιών.
Πιστεύω όμως ότι έχω την εμπειρία να καταλάβω την μειονότητα ‘εκ βαθέων’. Άλλη είναι η ανησυχία: ορισμένοι σκέπτονται ότι εάν διδάξουμε τα ελληνικά και ειδικά αν ταυτόχρονα δεν ισορροπήσουμε την κατάσταση διδάσκοντας και τα τουρκικά η μειονότητα δεν θα ενταχθεί απλώς στην ευρύτερη κοινωνία, αλλά θα αφομοιωθεί, θα χάσει την ταυτότητά της. Εγώ νομίζω ότι με αυτήν την σκέψη δεν υποστηρίξατε το προαναφερόμενο πρόγραμμα. Αλλά αυτός ο συλλογισμός είναι πολύ επικίνδυνος. Η επιλογή που παρουσιάζεται στην μειονότητα δεν είναι η καλύτερη: λέτε, επιλέξτε την αμάθεια επειδή υπάρχει το ρίσκο να αφομοιωθείτε! Αυτό που πρέπει να γίνει είναι να αδράξετε την ευκαιρία, να υποστηρίξετε κάθε προσπάθεια που αποσκοπεί στο να μάθει η μειονότητα την γλώσσα της χώρας και ταυτόχρονα να καταβάλλετε προσπάθειες για την εκμάθηση και της μητρικής. Εσείς διαλέξατε την εύκολη οδό. Υστερήσατε το πρόγραμμα από της αρωγή σας και έτσι έχετε ελαφρά την συνείδηση σας για ένα διάστημα.
Στην πραγματικότητα η ταυτότητα δεν είναι ζήτημα γλώσσας. Είναι πρωτίστως θέμα συνείδησης και γνώσης. Η δε γνώση δεν έχει εθνότητα. Με αμάθεια δεν σώζεται η ταυτότητα. Αν πάλι οι νέοι της μειονότητας θα χάσουν την ταυτότητά τους όταν θα μάθουν ελληνικά, αν δηλαδή αυτή η ταυτότητα είναι τόσο επιφανειακή, τότε θα μπορούσαμε να πούμε ότι δεν υπάρχει μια ταυτότητα που αξίζει να υποστηριχτεί. Πιστεύω ότι αυτή η καχυποψία και αυτός ο φόβος πηγάζουν από μια αδικαιολόγητη ανασφάλεια. Δεν υπάρχουν τέτοιοι κίνδυνοι. Και έχω διαιστανθεί αυτήν την καχυποψία και κάπου αλλού στο ίδιο κείμενό σας. Εξηγήσατε επί μακρόν τις προσπάθειες σας για να μάθετε τα ονόματα των δασκάλων που διδάσκουν τουρκικά σε ελληνόφωνους δασκάλους. Γράψατε ότι αυτά τα ονόματα ‘διαφυλάγονται ως μυστικό’. Ενώ αν είχατε τηλεφωνήσει σε μένα (γνωριζόμαστε) θα σας έδινα την ίδια στιγμή τα ονόματα. Σχεδόν όλοι αυτοί οι δάσκαλοι είναι ήδη νέοι άνθρωποι που διδάσκουν τουρκικά σε διάφορα φροντιστήρια. Εσείς αποταθήκατε σε λάθος άτομα και βγάλατε λανθασμένα συμπεράσματα. Πως πέρασε από το νου σας ότι θα υπήρχε κάποιος που θα προσπαθήσει να κρατήσει μυστικό τα ονόματα δασκάλων που διδάσκουν 300 μαθητές σε ένα μικρό χώρο όπου όλοι γνωρίζουν τους πάντες;
Υπάρχει και μια άλλη διάσταση σε αυτή την έννοια της ‘διαφύλαξης του μυστικού’. Ο αναγνώστης θα νομίσει ότι κάτι το ύποπτο συμβαίνει, ότι κάτι μαγειρεύεται. Και αυτό είναι το σημείο που με πλήγωσε και ενόχλησε περισσότερο στο άρθρο σας. Δεν υπάρχει ούτε μυστικότητα ούτε κάποια συνωμοσία. Για πρώτη φορά τόσοι άνθρωποι που έχουν ως μητρική γλώσσα τα ελληνικά θέλησαν να μάθουν τουρκικά. Πρέπει να ομολογήσω ότι αυτό πρώτα με εξέπληξε και μετά με χαροποίησε. Όταν τους ρώτησα μου είπαν ότι μαθαίνουν τουρκικά επειδή θέλουν να επικοινωνήσουν με τον Άλλο, για να γνωρίσουν τον πολιτισμό της άλλης πλευράς. Τουλάχιστον η πλειοψηφία τους αυτό είπε. Θα μου πείτε, ήταν ειλικρινείς; Πόσοι πιστεύουν αυτά που λένε; Πόσοι θα υπαναχωρήσουν αύριο; Αυτό θα το δείξει ο χρόνος. Αλλά αυτήν την στιγμή αυτό που πρέπει να γίνει είναι να μη χαλάσουμε την ατμόσφαιρα. Τώρα πρέπει να υποστηρίξουμε αυτό το πρόγραμμα. Να αδράξουμε τις ευκαιρίες. Τώρα πρέπει να ξεχωρίσουμε τους φίλους και τους αντιπάλους της μειονότητας.
Εύχομαι αυτά να τα συζητήσουμε και από κοντά. Σας χαιρετώ αγαπητέ κ. Καμπζά

Ηρακλής Μήλλας

Yunanistan’da milliyetçi söylem

Ekim 2006
Herkül Millas

Geçenlerde Türkiye gibi Yunanistan’da da seçim lafı gündemde olduğu için iki ülke arasında seçmene yönelik mesaj amaçlı siyasal gerilimler yaşanabileceğini ve bu yüzden bu gelişmeleri pek ciddiye almayacağımı yazmıştım. (11/4)
Ancak yaşananları fazlasıyla ciddiye alanların çoğalması, en azından bu kimselerin haklı/haksız kaygılarını ciddiye alma gereğini doğurdu. Son günlerde Yunanistan’da Türkiye ve ikili ilişkiler basında ön sıraları işgal etti. En başta Yorgos Papandreu’nun Müslüman/Türk azınlığından bir bayanı, Gülbeyaz Karahasan’ı Batı Trakya’da süper vali adayı olarak önermesi tartışmalara neden oldu. Bu konuda ne inciler döküldü! Pontusluların ‘soykırımı’ anılırken bu yıl özellikle hezeyanlı bir söylem geliştirildi. Arkasından ölümlü askerî uçaklar kazası geldi. Gerilimli yakın geçmişi anımsatan konuşmalar kulakları tırmaladı ve uzun süre susmuş olan ‘vatanperverler’ Yunan televizyonunda peyda ettiler, Türkiye’nin ‘saldırganlığından ve yayılmacılığından’ söz ettiler. Yunan NBG Bankası’nın Finansbank’ı satın alma girişimi Yunanlı hissedarlar arasında ama Yunan parlamentosunda da çok tartışıldı ve eleştirildi. ‘Türk piyasalarına güvenmek ulusal çıkara karşı’ymış söylemi geliştirildi. Minik bir Kardak/İmia yaşandı ya da en azından yaşandığı söylendi. Arkasından eski cumhurbaşkanı K. Stefanopulos herkesi şaşırtan ve Yunan dış politikasının bir tabusunu yıkan önerisini dile getirdi: Bütün sorunlar için hakeme, yani Lahey Adalet Divanı’na gidilmesinin uygun olacağını söyledi. Şimdi en çok bu tartışılıyor.
Bugün ‘süper vali’ adayına değinmekle yetinmek istiyorum. Ama yaratılan fırtınayı ve savunulanları anlatabilmek için Atina’da üniversitedeki derslerimdeki deneyimlerimden başlamak istiyorum. Dersin birinde öğrencilerime neden Yunanlı olduklarını sordum; yani Yunanlılığı nasıl algıladıklarını, neye dayandırdıklarını. Yanıtlarını yazıp verdiler. Farklılıklar ilginçti. Şunlar Yunanlılığın temeli sayıldı: Ortak dilimiz, dinimiz, tarihimiz, eğitimimiz, ırkımız, ülkümüz, içinde doğduğumuz ülke. Bana çarpıcı gelen, kırk küsur kişi arasında bir tek kişinin bile ‘vatandaşlığı/yurttaşlığı’ yani anayasa ve yasalarla belirlenen Yunanlılığı anmamış olması. Dersin devamında bu saydıkları kıstasları teker teker ele aldık. Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Hıristiyan vatandaşları, ayrı dinden ya da dine bağlı olmayan Yunan vatandaşlarını, Yunanlıların bütünüyle farklı tarih ekollerine nasıl inandıklarını, ırk kıstasının geçersizliğini tartıştık. Ortak ülkünün nasıl bilinebileceği, yabancı ülkede büyüyen Yunanlıları ne yapacağımızı konuştuk. Yurttaşın hak ve sorumluluklarının ‘nasıl hissettiğiyle’ değil, yasalarla belirlendiğini anlattım -aslında anlatmaya çalıştım! Çünkü bu işler yasalarla saptanmazsa ‘derin çetelerce’ saptanma tehlikesi doğabilir.
Süper vali adayı Türk olunca
Yalnız Yunanca konuşan, her gün Ortodoks kiliseye uğrayan, Yunan bayrağı görünce heyecandan gözleri yaşaran, kendini Yunan ideallerine (bunlar her neyse) adayan, kısacası kendini Yunan belleyen bir kimsenin eğer Yunan vatandaşı değilse bu ülkeye gelebilmek için vizeye gerek duyduğunu, seçme ve seçilme hakkına sahip olmadığını, bu ülkede memur bile olamayacağını ve yabancı muamelesi göreceğini anlattım. Ama Budist Hintlinin Yunan vatandaşlığına geçtikten sonra tüm vatandaş haklarına sahip olacağını anlattım. Yunan vatandaşlığının ve bundan kaynaklanan hakların bunun gibi bir şey olduğunu anlattım. Ne anladıklarına gelince, pek emin olmadığımı itiraf etmeliyim. Sınavlarda belli olacak -tabii yalnız ne anladıkları anlaşılacak, neye inandıkları ancak uzun sürede ve pratik içinde belli olacak. Müslüman süper vali adayına bazı Yunanlı milletvekillerinin, vali ve kaymakamlarının, politikacı ve gazetecilerin sorularını ele aldığımızda ‘vatandaşlık’ anlayışının bu ülkede çok eksik olduğunu hemen anlıyoruz. ‘Nasıl hissediyorsun, yani Yunan mı Türk mü?’ sorusu en sık sorulan sorulardandı. ‘Kıbrıs konusunda, Pontuslular soykırımı konusunda ne düşünüyorsun?’ gibi sorular da soruldu. ‘Kabul görebilecek’ yanıtlar verildiğinde de, bu kez ‘samimi olmama’ ve ‘yalancı’ suçlaması izledi. Bu tür bir soruyla karşı karşıya kalan etnik azınlıktan biri daha ağzını açmadan yenik düşmüştür: Hoşa gitmeyen yanıtıyla ‘düşman’ kampına geçmekte, hoşa giden yanıtlarıyla da sinsi bir riyakâr sayılmaktadır. İfade özgürlüğünün tam sağlanmadığı bir ortamda zaten farklı bir şey de beklenemez: ‘Doğru’ yanıtın önceden baskı ile ya da yasalarla saptandığında dürüst olanla riyakâr olanı ayırmanın artık imkanı da yoktur. (‘Türkçesini’ de söyleyeyim: Önce özgürlük kısıtlanır sonra da ‘mecbur olduğun için öyle diyorsun, takiyye bu’ derler!)
Bu olayla, ama sonraki olaylarla da Yunan milliyetçiliğinin en çirkin yüzü, paranoyalı ve ırkçı yanı su yüzüne çıktı. Belki bu gelişmelerin en olumlu yanı da bu oldu. Çünkü adı Gülbeyaz olan birine, daha ‘alışılmış’ isimler taşıyan adaylara sorulmayan soruların sorulmasının milliyetçi hezeyan ve insan hakları ihlali olduğunu söyleyen ve yazan birçok çağdaş insan da çıktı. Özellikle ülkenin en büyük ve saygın gazeteleri -Ta Nea, To Vima, Elefterotipia, Kathimerini gibi- bu konuda olumlu yayınlarla okuyucularını uyardı. Yunan toplumu ‘vatandaş haklarını’ belki ilk kez böylesine etraflı ve yoğun bir biçimde tartıştı. Yeni Demokrasi Partisi üyelerini kontrol etmeye ve susturmaya çalıştı. Karahasan’ın her vatandaşın sahip olduğu haklara sahip olduğu en nihayet yüksek tonlarda Yunanistan’da duyuldu.
Sorunların ana kaynağı Ama sorun çözülmedi. Bu olayın arkasından Türkiye ile ilgili gündeme gelen sorunların varlığı milliyetçi kafa yapısının birkaç tartışma ve yazı ile aşılacak bir olay olmadığı da, gerçeği kabullenme konusunda fobileri olmayanlarca açıkça belli oldu. Yunan milliyetçiliği, her Balkan milliyetçiliği gibi halkın içinde yalnız bir bilgi referansı olarak değil, bir kimlik olarak da içselleştirildi. Her olayın belli bir açıdan değerlendirilmesi geleneği, alışkanlığı ya da pratiği aslında bir dünya algılanmasının köklü ifadesidir. Bir olayda farklı düşüneni inandırsak da bu algılama öteki olayda yeniden karşınıza çıkacaktır. Türk-Yunan ilişkilerini ilgilendiren olayları tek tek ele almamızın pek yardımcı olmadığına inanıyorum. Bu olayları yeniden üreten güç belli bir dünya görüşü ve ideolojidir. Sakat, eksik ve çağdaş olmayan bir kimlik sorunudur. Bu tartışılmadan ve açıklık kazanmadan da minik krizler pek anlaşılmayacaktır.

Ekim 2006
Herkül Millas