İbram Onsunoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbram Onsunoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TBMM Başkanı Köksal Toptan Batı Trakya Ergenekon’unu savunuyor


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

İbram Onsunoğlu
ibram@tellas.gr


Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Aşağıda size bir haberi okutacağız.
7 Ocak 2009 tarihinde Tekirdağ’da Dr. Sadık Ahmet Köprüsü, TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın katılımıyla törenle hizmete girdi. Köksal Toptan, açılışta yaptığı konuşmada şöyle dedi:
“Benim için böylesine bir törende bulunmak çok yönlü anlamlar ifade etmektedir. Bunlardan bir tanesi, kuşkusuz, bu yöreye, iki mahalleyi birbirine bağlayan bu köprünün vatandaşlarımıza hizmet verecek olmasıdır. İkincisi, bu köprünün adından kaynaklanır. Dr. Sadık Ahmet, Türk dünyasının, Batı Trakya Türklüğünün önder isimlerinden bir tanesidir. Ama Dr. Sadık Ahmet, benim için, adı gibi bir sadık arkadaştı, bir dosttu, bir kardeşti, bir can parçasıydı. Onun için onun adı geçen her yerde benim içim titrer ve gururlanırım... O gerçekten bizim için, Türklük için, dünya Türklüğü için bir bayrak isimdi. Kadirşinas milletimiz, yerel yönetimlerimiz, Türkiye’nin her yerinde bir önemli esere onun adını vermek suretiyle vefa göstermenin yanında çok ta anlamlı ve büyük bir hizmet yerine getirmektedir. Bu isimleri yalnızca Batı Trakya’nın değil, Türk dünyasının tanıması lazım. Bu isimleri sadece bizim değil, gelecek kuşakların da bilmesi lazım. Tekirdağ belediyesinin bir vefa duygusuyla yaptırdığı, ismini verdiği bu köprü hizmet verdikçe Sadık Ahmet ismi yaşayacak ve buradan geçen Yunanlılar Sadık Ahmet’e Tekirdağ ve Türkiye’de ne şekilde sahip çıkıldığını görmüş olacaklar. Bu nedenle anlamlı bir köprünün açılışında hep beraber bulunuyoruz. Bu nedenle sayın Ahmet Aygün’e ve çalışma arkadaşlarına teşekkürlerimi, şükranlarımı sunmak istiyorum. Dileğim, Batı Trakya’nın, Türkiye’mizin, bütün Türk dünyasının böyle liderler yetiştirmesidir. Böyle liderler bizi istediğimiz, umduğumuz, hayal ettiğimiz hedeflere, Büyük Türk Devletine götürür....
***
Şimdi, bir anavatan politikacısı ile çatışma ve istenmeyenler listesindeki yerimizi sağlamlaştırma pahasına da olsa, kendi kendimizle temel bir tutarlılık içinde azınlık gerçekleri ve tarihi adına bu yukarıdaki konuşmayı eleştirip kınamamamız mümkün değil.

Köksal Toptan, Türk Azınlığının Derin Devlet-Ergenekon güdümüne sokulduğu, Türkiye ile ilişkilerinin en karanlık, en korkulu, Azınlık için en travmatik 1986-96 dönemini aklamaya ve meşrulaştırmaya çalışıyor. O akıl almaz müdahelenin yol açtığı bunalımdan toplum olarak yeni yeni kendimize gelirken, fakat Azınlıktaki genç kuşaklar üstündeki yozlaştırıcı etkisini ve dayattığı değer anarşisini hâlâ şiddetle hissederken. Böylece, sanki, “Bir kez daha asla faşizm!” diyerek lanetlediğimiz o dönemin geri gelebileceğini anımsatıyor bize Köksal Toptan. Batı Trakya Ergenekon’unu savunuyor.

Türkiye’deki Ergenekon kötü, Batı Trakya’daki iyi olamaz.
Sadık Ahmet, Derin Devlet-Ergenekon’un Türk Azınlığına zorla diktiği ve azınlık çıkarları ile hiçbir ilişkisi olmayan amaçlarda kullandığı kişidir. “Lider”se, Azınlığın değil, olsa olsa Ergenekon’undur.

Sonra, “böyle liderler bizi hayal ettiğimiz Büyük Türk Devletine götürür” demek te ne ne demek? Bu ne biçim sayıklamadır! Bir Batıtrakyalının Köksal’ın hayal ettiği “Büyük Türk Devleti” oluşumuna, neyse bu, ne katkısı olabilir? Bunun ne biçim çağrışımlara meydan vereceğini düşünemiyor mu?

Ayrıca Köksal, “buradan geçen Yunanlılar Sadık Ahmet’e Türkiye’de nasıl sahip çıkıldığını görecekler” diyerek Yunanlılarla maytap oynuyor ve onları tahrik ediyor.
İstanbul’da Patrikhanenin önünden geçen sokağa “Sadık Ahmet” adının verildiği gibi. Maytap oynamak ve tahrik etmek.

***
Konuyu güncelleştirelim.
Türkiye’deki “Ergenekon” oluşumu ile ilgili ifşaatı ve gelişmeleri izliyoruz. Çoktandır gündemde olan “Derin Devlet” yapılanmasının bir tezahürü bu. “Susurluk”, konuyu geniş tartışmaya açan ilk tezahürüydü.

“Derin Devlet, Susurluk ve Ergenekon”, özetle, “devlet içinde çete kurmak” gibi ortak bir suçlamayla karşı karşıya.
“Devlet çetelerinin” kuruluşu, devletin ve rejimin güvenliği uğruna, teröre, Ermeni sorununa ve PKK’ya, ayrıca irticaya karşı mücadele ile gerekçeleniyor.
Bir başka deyişle, başlangıçta misyon “millî” olarak gösteriliyor. Amaç, onları devletin açıkça yapamadığı kirli işlerde kullanmak. Yani devlet temiz, çeteler kirli.

Şimdi, her otoriter, antidemokratik ve iki yüzlü devlet yapılanmasının zaman zaman başvurduğu yollar belki bunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Hele bir devlet, Türkiye gibi güvenlik sorunlarıyla karşılaşıyor ve bunların çözümü için demokratik yöntemler yerine otoriter olanları seçiyorsa.

Türkiye’ye özgü yanı, olayın genişliği, derinliği ve yaygınlığı. Ve işlenen korkunç cinayetler, “faili meçhuller”, santajlar, ağır adi suçlar. İyice mafyalaştıktan sonra bile “millî çetelerin ve millî tetikçilerin” sorgulanıp yargı önüne çıkarılması yönünde siyasî irade yokluğu veya eksikliği.

Konuyu baştan alalım. “Devlet çetelerinin” kuruluşu, devlet erki kullanan kurumların, hiç olmazsa bunlardan bazı birimlerin, isterseniz münferit yetkililerin deyin, bilgisi, onayı, yönlendirilmesi, doğrudan katkısı, kararı, desteği ve örtüsü dışında gerçekleşmiş olamaz. Nasıl olmuşsa olsun, hepsi sorumlu. Atatürk’ün hayal ettiği batı demokrasisinin büyük açığı.

Bu çeteler, istihbarat teşkilatı gibi bir şey. Ama yasal ve resmî değil, gayriresmî ve yasadışı, gizli, denetimi belirsiz, başına buyruk hareket edebilen, yaptıklarından hesap vermeyen, yasadışı faaliyetleri ortaya çıkınca devlet tarafından örtbas edilen. Tabiî bütün bunlar bir noktaya kadar.
Bu nokta, bir tesadüf eseri, Susurluk’ta aşıldı. Ardından Meclis araştırması, yargı derken, üstüne kapak çekildi. Mesut Yımaz, “devletin âli menfaatleri” için Susurluk’u örtbas etmeye nasıl katkıda bulunduğunu şimdi itiraf ediyor.

Bu nokta şimdi de Ergenekon’la aşıldı. AK Parti iktidarı, laiklik ve cumhuriyet elden gidiyor iddiasıyla kendisine karşı girişilen darbe hazırlığının ve darbe amaçlı provokasyon ve terör hazırlıklarının ciddi boyutlara ulaştığını görünce olayın üzerine gitti. Tutuklanan emekli ve muvazzaf subaylar, ulusalcılar, adı Susurluk’a karışmış kişiler, ve yargılama başladı.

Bu kez örtbas etme çabaları daha bir şiddetle yürütülüyor, İslamcı hükümet daha kararlı göründüğü için. Ama bu arada Ergenekon’a ve devlet çetelerine atfedilen geçmişteki adam öldürmeler, santajlar ve provokasyonlar da çorap ilmiği gibi sökülmeye başladı, bunları örtmek pek kolay olmasa gerek.

Yine de Derin Devlet yapılanmasından Türkiye’nin kurtulması pek mümkün görünmüyor. Zira ilerici, laik ve kemalist diye bildiğimiz elit ve yönetici sınıfların büyük bir bölümünde kültür olmuş. Bu kültürden AK partili önde gelenlerin bir bölümü de muaf değil.

“Ergenekon içimizde.”
Ergenekon’un bir de yurtdışı uzantıları var. Bunlar, “malum ve makul” nedenler yüzünden araştırılmayacaktır.
Batı Trakya uzantısı var. Bunu Türkiye’de araştırmak “yasak”. Biz araştırmazsak, Batıtrakyalılığımızı inkâr etmiş olacağız.

Batı Trakya uzantısı, birkaç kez değindiğimiz gibi, Susurluk’ta Abdullah Çatlı ile Sadık Ahmet ilişkisinin ifşa edilmesiyle öğrenildi. Elimizdeki somut bilgiler pek az: Sadık Ahmet’in Çatlı’yla Almanya ve İstanbul’da sık sık buluştuğu biliniyor. Bilinenler arasında, Sadık’ın İzmir’de bir işini yapmak için Çatlı çetesinden yardım istediği ve çetenin tehditiyle işini yaptığı, Sadık’ın ölümünde Çatlı’nın Gümülcine’ye gelmeyi göze alıp cenaze törenine katıldığı gibi kanıtlı olaylar var. Adı birçok adam öldürme olayına ve daha bir sürü uyuşturucu kaçakçılığı dahil adi suça karışmış en ünlü “devlet çetecisi” Abdullah Çatlı ile Sadık Ahmet ilişkisinin içeriği “açık bir muamma”.
Ama bu ilişki, Sadık’ın unutulması şöyle dursun, tümsel bir muvafakat içinde Türkiye’deki ününün gittikçe daha da artmasını sağlıyor. Ölmeyen Ergenekon ruhunun zaferi!

Ergenekon liderlerinden biri olarak gösterilen eski JİTEM başkanı emekli general Veli Küçük’ün karargâh olarak kullandığı yerlerden biri de, İskeçe Şahin kökenli Süleyman Sefer’in sahibi olduğu “Yeni Batı Trakya” dergisinin bürosu. General Küçük derginin yazı kurulunda yer alıyor ve orada yazılar yazıyor.

Ergenekon patlak verince, MGK genel sekreteri eski Atina büyükelçisi Burcuoğlu’nun Süleyman Sefer’i ödüllendirmeye koşması, Batı Trakya uzantısının dokunulmazlığını ilan ediyordu. (Köprü açılış töreninde Burcuoğlu da hazır bulunuyordu.)

Bunun sonucunda binlerce sayfalık Ergenekon iddianemesinde karargâh olarak kullanılan dergi bürosundan hiç söz edilmediği gibi, her yer tiftik tiftik edilirken orada kabaca bir araştırma bile yapılmadığı anlaşılıyor.

Bu da Ergenekon’un bir başka zaferi.
Sorgulanırken bile dayatıyor.

KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mehmet Emin Aga’nın ta Kıbrıs’a gidip ulusalcı tarafın saflarında ve Mehmet Ali Talat aleyhinde propaganda yapması da Ergenekon’un bir işiydi. Yine Aga’nın Ergenekon liderlerinden biri olarak gösterilen Doğu Perinçek’e ödül vermesini (nereden nerereye) aynı çerçeve içine almak gerek.

***
BT Türk Azınlığı, 1986-96 yılları arasında Derin Devlet-Ergenekon güdümüne sokuldu. Tarihler tahminîdir, uygulamalardan ve yaşananlardan çıkarılmıştır, dolayısıyla ne başlangıç tarihi ne de son buluş tarihi kesindir. Bu yaklaşık 10 yıl, Azınlığın Türkiye ile ilişkilerinde en karanlık, en korkulu, azınlık koşullarında Ergenekon terörünün kol gezdiği, en travmatik bir dönemdir.

Sadık Ahmet te, bu terörü en kinik bir şekilde uygulayan, Azınlığa Ergenekon dikmesi bir kişidir; Türkiye ve Batı Trakya’da yürütülen eşi görülmedik bir kampanyadan ve korkunç bir psikolojik savaştan sonra. Onun “azınlıkçılık ideolojisini” kendi ifadeleriyle şöyle özetlemek mümkündür: “Ben politikadan anlamam, bana var mı para kazanmak.” Bu ilkesini nasıl uyguladğına dair özdeyişi: “Bizim Azınlık kazıklanmaktan anlar.” Daha sonra, “lider” olarak dayatıldıktan sonra, politik söyleminden seçmeler: “Ben o azınlık solcularının Türkiye’de ayaklarını kırdırtacağım. Bana oy vermeyenleri sınırda MİT arabası bekliyor. Kara Listedikelerin sayısı iki yüzden iki bine çıkarılırsa Azınlık rahat edecektir. Partili azınlık adayları KİP (Yunan İstihbarat) ajanıdır. Hülya Emin haindir. Mehmet Emin Aga’ya: Ben seni, seni besleyen yerlerin eliyle terbiye ettireceğim. Hasan Hatipoğlu için: O moruk, 70 yaşına basmış o moruk ne karışıyor! Ben daha 46 yaşındayım. Avukat Hasan İmamoğlu için, onun müşterilerine hitaben: O gâvurcuya gitmeyin!...”
Siz kimi kandırıyorsunuz sayın Köksal?

Bir Devlet Çetesi mensubu, bir demeci yüzünden öfkelendiği eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ı ta Budapeşte’de korumasız bulup ona bir yumruk atmış ve burnunu kırmıştı. Bizimkisi de aynı; Mehmet Emin Aga yüzünden İskeçe’de kavga ettiği Başkonsolos Hakan Okçal’ı Türk parlamenterler önünde “Ben de seni Türkiye’den geldiğin köye sürgüne göndermezsem, bana da Sadık Ahmet demesinler.” diye tehdit etmişti. Ergenekon bu sana. Yapar mı yapar.

Hiçbir Toptan Köksal, bu azınlık gerçeğini toptan ve kökten değiştiremez. Ne köprü kurarak ne cami açarak.




İstanbul Rumlarını anlamak ve daha ötesi


Azınlıkça 43
Ocak 09

İbram Onsunoğlu
ibram@tellas.gr

İstanbul Rumlarını anlamak ve daha ötesi
Georgios Mamelis’le bir röportajın anısı

İstanbul Rumlarını öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum, fırsat düştükçe. Gerçi benim için biraz geç, hatta iyice geç, bunu çoktan yapmış ve tamamlamış olmalıydım.

Toplum olarak, Türk Azınlığı olarak İstanbul Rum Azınlığı ile tanışmalı ve ona yaklaşmalı idik. Tabiî karşılıklı olarak birbirimize yakınlaşmalıydık ve birbirmizi tanımalıydık. İlişkilerimiz olmalıydı. Aramızda bir “empati” (eşduyum) kurulabilirdi. Sonra, kimi konularda ortak hareket etme olanaklarını araştırmalıydık ve birlikte etkinlikler düzenlemeliydik. İki azınlık, diğerleri yanında, birbirlerine destek olabilirdi, bir dayanışma içine girebilirdi. Karşılaştığımız ayrım ve baskılar ve çiğnenen haklar gibi sorunların aşılmasında birbirimize yardımcı olabilirdik.

Batı Trakya Türk Azınlığının maruz kaldığı bir haksız uygulama karşısında İstanbul Rum Azınlığının aydın ve kuruluşlarından gelecek bir destekleme kararının ses getirmemesi mümkün değildi. Tabiî bunun öbür yanı da aynen geçerli, yani bizim de İstanbul Rumlarına destek olacağımız durumlar.

İşbirliğini daha da genişletebilmiş olsaydık, karınca kararınca, iki halkın ve iki ülke arasındaki dostluğun gelişmesine de katkıda bulunabilirdik.
Azınlık sorunlarının iki ülke arasında bir pürüz ve sürtüşme konusu olmaktan kutaramasak bile, onları yumuşatabilirdik.

***
Bu yukarıdaki düşünceler daha 1972’lerden.
Öğrencilik yıllarımda o zaman Selanik Trakya Ocağı başkanı olan Georgios Mamelis’le tanışmıştım. Onunla bir yıl boyunca yakın ilişkimiz oldu, bir çok kez bir araya gelip sohbet ettik. Mamelis, emekli lise öğretmeni, Selanik’e yerleşmiş bir Gümülcineli idi. Kökeni Doğu Trakya’dan. Gümülcine Kız Lisesinde uzun yıllar müdürlük yapmış, pek çok öğrenci yetiştirmiş ve yerel eğitimde iz bırakmış bir eğitimciydi. Bugün bile hep minnetle anılır. Ölümünden sonra Gümülcine’de bir sokağa adı verildi. Bir kez Merkez Birliği partisinden Sağ’ın “daimî” Gümülcine belediye başkanı Bleças’a karşı başkan adayı olmuş, ama seçilememişti. Azınlık, her zaman olduğu gibi Bleças’a yüklenmişti.

Mamelis, o karanlık cunta yıllarında tanıdığım Gümülcineli Yunanlı ilk demokrat aydınlardan biriydi. Çok kültürlü, hoşsohbet bir kişi. Beni önyargısız karşıladı. Azınlık üyesi olarak önyargıyla karşılanmaya öylesine alışmıştım ki ve bu konuda duyarlılığım öylesine sivrilmişti ki, muhatabımda benzeri bir tavrın işaretlerini görür görmez her şeyden önce bu halin üzerine gider ve sık sık sürtüşmelere girerdim. Mamelis bana bu fırsatı vermemişti.

İstanbul Rum Azınlığı ile ilşkileri vardı. Son Rum azınlık milletvekilini (adını şimdi anımsayamadım) tanıyordu, onun uzaktan akrabası olduğunu söylemişti gibime geliyor. Bizim azınlığı oldukça iyi biliyordu, özellikle 1960’lı yıllara kadar olan halini. Cuntanın son uygulamalarından pek haberi yoktu, kendisine onları anlattım. Bazı Türk akademisyenlerle tanışıyor, onlarla yazışıyordu. Bir defasında “Sabahattin Ali’yi bilir misin” diye sordu. Kütüphanesinden onun bir romanını çıkarıp gösterdi, “Gümülcine doğumludur” dedi. Bilmez olur muyum? 1967’de İstanbul’da öğrenciyken Varlık Yayınları’ndan Sabahattin Ali’nin tüm eserlerini almış ve okumuştum. Daha sonra onları G.T.G.Birliği kütüphanesine hediye ettim.
Cunta Yönetimi, merkez Gümülcine olmak üzere Trakya’ya “millî nedenlerle” üniversite kuracağını ilan etmişti. Yunanistan’da ilk taşra üniversitesi. Millî nedenlerin başında Azınlık geliyordu. Biz, faşizm koşullarında kurulacak bu üniversitenin azınlık aleyhtarı boyutundan enikonu rahatsızdık. Mamelis’e Trakya Üniversitesinin Azınlık dışlanmadan eğitimde ve diğer kesimlerde tüm yerel nüfus yararına nasıl çalışabilececeği konusunu da açmış ve görüşlerini sormuştum. Onunla yaptığım röportajda bu konuya da yer verdik.

Mamelis’in Yunan-Türk ilişkilerine ve azınlık sorunlarına olumlu bakışı ve demokratik yaklaşımı beni etkiledi. Onun bu görüşlerini duyurmak ihtiyacını hissettim. Azınlığın her yerden dışlanıp tecrit edildiği ve karamsarlık ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü o karanlık dönemde bir çoğunluk aydınından gelen bu değişik söylemi Azınlığa iletmeliydim. Onunla bir röportaj yapmak aklıma geldi. Önerimi sundum, kabul etti. O cunta koşullarında böyle bir röportajın nasıl bir yürek işi olduğunu ben o zaman tam olarak farkedecek durumda değildim, ama yaşlı Mamelis bunun bilincinde olmalıydı.

1972’lerde azınlık basını henüz röportajı keşfetmiş değil. Tek yaprak halinde haftalık üç gazete çıkıyordu, Akın, Sebat ve Azınlık Postası. Üçü de Selanik’teki biz öğrencilere geliyordu. Böyle bir röportaj için en uygunu Azınlık Postası idi. Gidip Salahaddin Galip’i buldum, düşüncemi ona açıkladım. Pek memnun oldu ve beni yüreklendirdi. Meğerse Mamelis’i yakından tanıyormuş. “Onda iki kitabım kaldı. Gümülcine’den ayrılıp Selanik’e yerleşirken iade etmeyi unuttu.” diye sitem etti.

Bu röportaj, gazetecilikte ilk adımım olacaktı. Soruları özene bezene hazırladım. Bir de “önsöz” yazdım, iki sayfalık, bir deneme. Orada, diğerleri yanında, Batı Trakya Türk Azınlığı ile İstanbul Rum Azınlığının aralarında ilişki kurmaları, dayanışma içine girmeleri, ortaklaşa hareket etmeleri, Atina ve Ankara’yı azınlıklar lehine etkilemeye çalışmaları gereğinden dem vuruyordum. Mamelis, sorularımı yanıtlamakta çok gecikti. Kendisini defalarca rahatsız ettikten sonra ancak iki ay sonra yanıtları alabildim. Yunanca yapılmış röportajı Türkçeye çevirip Azınlık Postası’na götürdüm ve Salahaddin Galip’e teslim ettim.

Ve benim o ilk gazetecilik çalışmam, tamamlanıncaya kadar üç ay peşinden koştuğum o röportaj, Azınlık Postası’nda yayımlanmadı. Salahaddin Galip bunun nedenini bana hiçbir zaman açıklamadı, ben de kendisine hiç sormadım. Alındığımı bile göstermedim. İlişkilerimiz, aramızda bu açık konu yokmuş gibi aynen devam etti.

Konulan sansürü yorumlamakta çok geciktim. İki azınlığın ilişki kurmaları konusunda dile getirdiğim “çarpıcı” görüşler yayımlanamaz olarak nitelendirilmişti besbelli. Salahaddin Galip, demokrat ve ufku geniş bir aydındı, ama. Onu anlıyordum. Benim yüzümden çatışmaya giremezdi. Çok sonraları, 1995’lerde, ŞAFAKçıların girdikleri gibi. Onlar daha sarp çıktı.

Özetle, bizim bağımlı azınlık basınında yazı yazmamak konusunda verdiğim kararın altında yatan nedenlerden biri de bu anlattığım deneyimimdir. Onun için Halil Haki 1975’te İleri’yi çıkarmaya başladığında gazetenin daimî yazanlarından biri oldum. Daha sonra Abdulhalim Dede’nin çıkardığı Trakya’nın Sesi’nde büyük yüklerin altına girdim. Bu iki gazetede yazı yazdığım için bazılarından hep eleştirilere uğradım. Bazı dostlar beni caydırmak için çok uğraştılar. Öbür gazetelerde yazmak için aldığım doğrudan veya dolaylı önerileri duymamazlıktan geldim. Azınlık basınında fikir özgürlüğünün ve sansürsüzlüğün yerleşmesi için uğraştığıma inanıyorum.

***

İki anavatanın sorunlu ilişkilerinden kendini kurtarıp başına buyruk bir kişilik geliştiremeyen ve milliyetçilik çıkmazında sıkışıp kalan iki azınlık, kader birliği etmekte olduklarını yeterince kavrayamadı, birbirleriyle bir türlü iletişim ve ilişki kuramadı, bir araya gelemedi. Bazı konularda birlikte hareket etmenin sağlayacağı avantajlardan da yararlanamadı.

Bundan birkaç yıl önce Yunanistan’dan KEMO (Azınlık Gruplarını İnceleme Merkezi) ile Türkiye’den Lozan Mübadilleri Vakfı’nın AB’den destekli olarak düzenledikleri (ikisi Gümülcine’de, biri İstanbul’da gerçekleştirilen) üç etkinlik, iki azınlığın bazı aydınlarını ilk kez bir araya getirdi. İlişki ve tanışma köprüleri kuruldu, ama arkası gelmedi. İlişkilerin devamını sağlayacak koşullar hâlâ oluşmuş değil. Görünürdeki dostluğa rağmen iki ulusal merkezin siyasî iradesi bu ilişkilerin devamını ve gelişmesini cesaretlendirici olmadı. İki azınlık ta azınlık çıkarları gerektirdiğinde ulusal merkezlerin arzusu hilafına hareket edecek siyasî olgunluğa erişmiş değil.
İstanbul Rumlarını öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum, fırsat düştükçe. Bu yakınlarda böyle bir fırsat düştü.

Selanik Psikiyatri Hastanesinden on kişilik bir grup, 18-21 Aralık tarihlerinde Balıklı Rum Hastanesine meslekî-bilimsel bir ziyaret yapmak üzere İstanbul’daydık. Yunanlılardaki geleneğe uyarak, Patrik Bartholemeos’a saygı sunmak üzere onunla da görüştük. Yağışlı hava, başka Rum kurumlarını ziyaret etmemizi engelledi.
160 küsur dönümlük bir arsa üzerinde kurulu Balıklı Rum Hastanesi vakfının psikiyatriyle ilgili bölümleri dışında genel hastane olarak çalışan öbür birimlerini de ziyaret ettik ve çalışmaları hakkında bilgi aldık.

Yukarıda sözünü ettiğim İstanbul’daki azınlıklararası etkinlikte bir Rum sunumcunun şu gözlemini anımsadım: “İstanbul Rum cemaati olarak kurum ve vakıf yapımız, 200 bin kişilik bir nüfusa hitap edecek bir hacme sahip. Biz ise birkaç bin kaldık. Bu durum büyük sıkıntı yaratıyor.” Bu sıkıntıyı sanırım Balıklı Hastanesi en iyi yansıtıyor.

Selanik heyeti, Balıklı vakfının yönetim kurulu başkanı Dimitrios Karayanis tarafından kabul edildi. Karayanis, bize, hastane vakfının tarihi, birimleri ve çalışması hakkında bilgi verdi. Ayrıca Rum Azınlığını, sorunlarını, sıkıntılarını ve şikayetlerini anlattı. Heyetten benim Türk Azınlığı mensubu oluşum sohbeti ona göre yönlendirdi ve oldukça uzun sürmesine yol açtı. Ayrılırken, heyet üyelerine, vakfın kuruluşunun 250. yılı münasebetiyle bastırılmış lüks albümden birer nüsha hediye etti. Bana iki tane, hem Yunancası hem Türkçesi.

Karayanis, Fenerli Rumlardan değil, Giresun kökenli imiş, yani aslen Karadenizli, ama Fener Rum kültürünün tipik bir temsilcisi.

Şimdi nedir bu kültürün özellikleri? Bir, Rum azınlık milliyetçiliği diyebileceğimiz olay. Yunan milliyetçiliğinden mesafeli. Gerçi Yunan milliyetçiliğine geçiş çok kolay olabilmekte. Bunu Türkiye’den ayrılan-kaçan Rumlarda görüyoruz. Tümünde değil belki, ama büyük çoğunluğunda. Ancak otantik Rum kültüründe Yunan milliyetçiliğine karşı mesafe belirgin.

Bu çerçevede, Karayanis, örneğin, Yunan heyeti önünde Yunanistan’ın ve Makarios’un Kıbrıs politikasını eleştirmekten çekinmedi. Bağımsız ve ortak Kıbrıs’a inanmadıkları ve anlaşmaları ihlal ettikleri için. İstanbul Rumlarında kötü talihlerinin kaynağının Kıbrıs sorunu ve Yunan tarafının hataları olduğu konusunda anlayış genel. Bunu biliyordum. Karayanis bir kez daha doğruladı.

“Yunanlılar! Unutmayınız, Yunanistan’ın başkenti Konstantinupolis’tir!” diye bir slogan var ya, “Stokhos” gazetesinin. Hani şu kimsenin artık benimsemediği, herkesin marjinal ve saçma diye gülüp geçtiği, ama yine kimsenin kınamaya kıyamadığı, herkesin kulağını okşayan o slogan. Bunun, rövanşist, kurtarılmamışçı ve yayılmacı boyutuyla Megali İdea’nın yeniden hortlaması şeklinde İstanbul Rumlarına yansıması artık söz konusu değil elbette. Ama bundan 80 yıl öncesine dek İstanbul’un ve İstanbul Rumlarının Hellenizmin merkezi olarak addedilmiş olmasından bazı kalıntılar var. Bu halin başlıca tezahürü, ulusal merkez karşısında gururlu duruş ve ondan saygı beklentisi.

Bundan birkaç yıl önce müteveffa başpiskopos Hristodulos ile kavgasında Patrik Bartholomeos böyle bir gururla hareket ediyordu.

Karayanis, sohbetimiz sırasında bir ara hiç münasebet hasıl olmadan Yunan Başbakanı Karamanlis’i eleştirmeye başlayınca hepimizi şaşırttı. Eleştiri değil, ver yansın etti. Heyetteki hükümet tarafından tayinli iki siyasî sağlık yöneticisinin rahatsız olmaması mümkün değil. Karayanis’in kızgınlığının nedeni anlaşılmakta gecikmedi. “Biliyor musunuz,” dedi, “Karamanlis kaç kez İstanbul’a geldi, bir kez olsun burasını ziyaret etmedi.” Balıklı Rum Hastanesi Rum cemaatinin medarıiftiharı ve Karayanis orasına yeniden çeki düzen veren ve bugünkü çağdaş yapısını kazandıran kişi. Başbakan Karamanlis saygıda kusur etmiş. “Buna karşılık Simitis burasını üç kez ziyaret etti. Bayan Simitis altı kez. Georgios Papandreu beş kez.”

Karayanis, “Rum cemaati olarak 1.200 kişi kaldık” diye yakındı. Ben itiraz ettim. “O kadar da değil.” Zira göçün durduğunu biliyorum. Az sayıda da olsa Rumlarda İstanbul’a dönüş gözleniyor. Son yıllarda iş ve ticaret için İstanbul’a yerleşmiş ve Rum cematine karışmış Yunanlıların sayısı 200’ü aşkın. Ülke dışında yaşayan ve Türk vatandaşlığını devam ettiren on binlerce Rum var ve bunlardan bir bölümü dönüyor ve dönecek. Rum cemaati Hıristiyan Süryanilerle zenginleşiyor. Geçenlerde Bartholomeos, Anadolu yakasında bir kilisenin yeniden ibadete açılışında zehir zemberek bir nutuk attı: “Yok olmayacağız!” Ama ben inadına hassas bir noktadan vuruyorum: “Karma evlilik yapmış daha birkaç bin Rum var. Ama siz onları dışlayıp cemaattan saymıyormuşsunuz.” “Yok öyle şey!” diye gürledi Karayanis. “Bunu ben söylemiyorum. Bir toplantıda bir Rumun ağzından işittim. Karma evlilik yapanlar böyle bir ırkçı muameleye maruz kalıyorlarmış.” “Yok öyle bir şey! İki yıl önce ölen benim karım da Türktü. Beni hiç kimse dışlamadı. Dahası ben Türk olan karımı bile cemaat üyesi yaptım.” Dilimin ucuna geldi ama tadsızlık çıkacak diye söylemedim: “Hanım da Ortodoks olmuşsa.”

Söz arasında “Biz azınlık mensupları devlet memuru olamıyoruz.” diye bir vurgulama yaptı. Ben de “Şimdiye dek belki olamıyordunuz, şimdiden sonra olabileceksiniz.” dedim. “Hayır, olamıyoruz. Bu konuda yasa var. Üniversitelerde öğretim üyeliği hariç. Üniversitelerde azınlık mensubu hocalar var.” “Uygulama demek istiyorsunuz besbelli. Ama böyle bir yasa olamaz. Gizli bir direktif veya gizli bir genelge olabilir. Onun da kaldırılması gerek, kaldırılmamışsa. Avrupa’ya uyum içine giren bir olay.” “Hayır, kanun var diyorum. Ne Rum, ne Ermeni, ne de Yahudi Türkiye’de devlet memuru olabiliyor.” “Onu anlıyorum, çünkü yakına dek benim de başımdaydı. Ama bu yasağın resmî kanunla konulmuş olabileceğini benim hafsılam almıyor. Herhalükarda bu ugulamanın kaldırılmış olması gerek.”

Karayanis, keyfî olarak devlet tarafından el konulmuş Rum vakıflarını geri almak için mücadele yürüttüklerini anlattı. “Ama bütün dosyalar Ankara’dan geri geldi. İşte orada masanın üstünde duruyor.” diye şikayet etti.

Recep Tayyip Erdoğan’a beslediği sevgi ve saygıyı dile getirdi, onun Rum azınlığının sorunları karşısında iyi niyetli davrandığına inandığını söyledi. “Erdoğan’ı Kasımpaşa’dan gençliğinden beri tanırım.” Başbakanla doğrudan irtibatı varmış. Ve AK Partinin kurucu üyelerindenmiş Karayanis. Bu son söylediği beni bile şaşırttı.

Yeri geldikçe Türkiye devletine olan sadakatini hissettirmekten geri durmadı.
Bir ara bana dönüp, Türkçe olarak “Sizin Trakya’ya buradan birini gönderdik.” dedi Karayanis. Önce anlayamadım. Kimi göndermişler ki? “Aleko’yu.” diye tamamladı. Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosluğundan bu yakınlarda Trakya’nın “Siyasî İşler” amiri olarak atanan büyükelçi Alekos Aleksandris’i kastediyordu. Aleksandris, İstanbul Rum kökenli bir hariciyeci. Burada benim ilgimi çeken, “gönderdik” diye onu sahiplenmesiydi. Sanki Aleksandris’i İstanbul Rum Azınlığının da bir elçisi gibi görüyordu. Bu hal, ona yeni görevler yüklüyor demektir. Aleksandris, İstanbul Rumlarının elçisi olarak ta sınanacak.

Selanik heyetinin anlamakta güçlük çektiği durum, Karayanis’in Balıklı Hastanesi vakfı yönetimine Rum cemaat arasında yapılan genel oylamayla geldiğini söylemesi oldu. Böyle bir demokratik sürecin olabileceğini tahayyül edemediklerinden.

Rum vakıflarında yönetim seçimleri yapılıyor, bu konuda dile getirilen şikayetlere rağmen. Bizim Azınlıkta 40 yıldır yapılmıyor, yasada öngörülmesine rağmen, ve vakıfları boğmak ve etkisiz hale getirmek için Yönetim elinden geleni ardına koymuyor.

İnsanın aklından şu düşünceler geçiyor: Hukuka aykırılığı artık genelde kabul edildiği halde, mütekabiliyet (misilleme) ilkesi devlet mantığından silinip atılmıyor. Şimdi, Rum Azınlığın vakıf mülkleri, Türk Azılığınkilerle karşılaştırılmaz ölçüde kat kat çok ve değerli. Bu hal, vakıflar konusunda Yunanistan’ın elindeki misilleme silahını neredeyse etkisiz kılıyor. Rum Azınlığın ve Yunanistan’ın çıkarları hiç olmazsa bu konuda misillemeye başvurmayı menediyor. Tersine, bu çıkarlar, Türk Azınlığın vakıflarına mümkün en büyük özgürlükleri tanımayı gerekli kılıyor. Yüzümüzde gözümüz var umuduyla, Türkiye de tamamen değilse bile kısmen Rum vakıfları için aynı özgürlükleri tanımak zorunda kalacaktır veya vakıfları sıkıştırmayı gevşetecektir diye. Bunu düşünmek için zeki olmaya gerek yok. O halde Yunanistan’ın 40 yıldır izlemekte olduğu boğucu vakıf politikasını nasıl izah etmeli? Besbelli aptallığın dibi yok. Veya Yunanistan, Rum Azınlığının çıkarlarını ayakkabılarının altına yazıyor. Ve Türk Azınlığını etkisiz hale getirmek, politikasının öncelikli hedefini oluşturuyor.
Onun için diyorum, iki azınlık arasında iletişim ve dayanışma şart.


Salahaddin Galip'in ardından - II


Azınlıkça 41
Kasım 2008

İbram Onsunoğlu
ibram@tellas.gr

Salahaddin Galip, kendisini saran çemberin gittikçe daraldığını hissetmektedir. İçinden “artık burada yaşanmaz” demekteyse de, bunu açıkça hiçbir zaman itiraf etmeyecektir. Böylesi, yenilgiyi kabul etmek demekti. Karısı Leman hanım, İstanbul’daki oğullarının yanına yerleşmek zorunda kalır. O ise İstanbul’a gidip gelmektedir, her defasında ailesinin yanındaki ikametini daha da uzatarak. Uzun süredir bir bunalımın içindedir, karamsardır, kararsızdır. Azınlık Postası’nı boşlamaya başlar. Gazete, son üç yıldır daha çok Mustafa Hafız Mustafa Bacaksız’ın sayesinde çıkıyordu. Azınlık Postası’nın son sayısı Aralık 1981’de çıktı.
Gazete kapandıktan sonra da Salahaddin Galip Gümülcine’ye birkaç kez daha gidip geldi. Son olarak 1984’te geldi. Pasaportunun süresi dolmuş, yenisini çıkarmak için müracaat eder. Yönetim kendisine pasaport vermez. Bu yüzden İstanbul’a dönemez ve Gümülcine’deki ikametini uzatmak zorunda kalır.
O yıllarda Yönetim, önce belirli kişilerle yetinirken daha sonra gittikçe yaygınlaştırdığı “çelişkili bir önlem” olarak azınlık insanına pasaport kısıtlamasına gidiyordu. Tabiî hiçbir gerekçe göstermeden ve yasaya aykırı olarak. Sana pasaport vermeyeceğim de demiyordu. Demesi için yargı kararı gerekiyordu, oysa böyle bir karar yok. Bugün git yarın gel, aylar boyu, hatta yıllar boyu pasaport kuyruğunda bekliyordun. İzlenen siyasetin ve Azınlık aleyhindeki tüm uygulamaların esas amacı Azınlığı kaçırtmak olduğu için, pasaportun olmayınca Türkiye’ye ve yurtdışına da kaçamıyordun. Onun için çelişkili bir önlem. O halde pasaport kısıtlamasıyla hangi amaca hizmet ediliyordu ki? Bunun bir açıklaması olmalı. Yönetim, azınlık insanına istenmeyen mesajını iletmek ve yaşamın her kesiminde, her konuda, en küçük bir ayrıntıda bile ayrımlara ve hak kısıtlamalarına maruz kaldığını göstermek ve onu bezdirmek için her yolu kullanıyor, çelişkili önlemlere bile başvuruyordu. Herhalde azınlık insanına şunu bile dedirtmek istemiyorlardı: “Baskı ve ayrımlar var, var olmasına. Ama baksana, hiç olmazsa seyahat özgürlüğümüz de var. Pasaportlarımız elimizde, Türkiye’ye serbestçe gidip geliyoruz.” (!!) Sonra, daha önemlisi, pasaport kısıtlamasının, azınlık insanının kaçma kararını kesinleştirici ve hızlandırcı ayrı bir işlevi de vardı. Uzun bir oyalamadan sonra eline pasaport geçiren kişi, bir kere daha bana pasaport ya verilir ya verilmez korkusuyla onu son yolculuğu için kullanıyordu. Bunu daha da kolaylaştırmak isteyen Yönetim, yeni bir pasaport çeşidi bile icat etmişti, bir yıl içinde yapılacak tek seyahat için geçerli yeni bir pasaport çeşidi.
Son gelişinde Sabahaddin Galip’in üstünde gözle görünür bir değişiklik vardı. Son yıllarda o gülmeyen durgun yüzü kaybolmuş, eski canlı ve mütebessim halini almıştı. Bir süre insanlardan, sohbetlerden âdeta kaçıyordu, şimdi ise eski dost ve tanıdıklarıyla buluşmayı ve onlarla konuşmayı arzuluyordu. Eski Selaytin abi oluvermişti. Pareyalar, rakı masaları, sohbetler ve azınlık sorunları. Aklındaki planı kimseye ifşa etmedi. Azınlık Postası’nı yeniden çıkarmayı tasarlıyordu. Yönetimin onun için hazırladığı tuzaktan habersiz.
Hayret, çok geçmeden kendisine pasaport verilir, hem de dört yıl geçerli. Bir süredir azınlık insanına bir yıl geçerli ve yurtdışına bir tek seyahat için kullanılabilen pasaportlar verilmektedir. Yasada böyle bir pasaport çeşidi öngörülmemektedir. Ama Azınlık, anayasa ve yasa teminatının kaldırıldığı özel bir sıkıyönetim altında yaşamaktadır. Yönetim, baskı yapabilmek için tüm hayal gücünü kullanarak yeni yeni yöntemler keşfetmektedir. Bir yıl içinde tek seyahat için kullanılabilen pasaportla “git ve dönme” mesajı iletilmek istenmektedir. “Bu son yolculuğun olsun!” Yok döndün, yeni pasaport için şimdi çok beklersin. Veya bu pasaport, onunla son yolculuğunu yapanları ardından vatandaşlıktan silmek için kullanılmaktadır. Salahaddin Galip’e verilen pasaport ise dört yıllıktır, normal pasaport, sayısı sınırlı olmayan seyahatler için geçerlidir, o yüzden güvencelidir.
Salahaddin Galip, elindeki yeni dört yıllık pasaport güvencesiyle (!) 1984 Aralık sonunda Türkiye’ye gider. Sınırda özel olarak görevlendirilmiş bir yetkili, Türk tarafına geçinceye dek ona refakat eder ve orada ona iki ay önce karısıyla birlikte Yunan vatandaşlığından silindiklerini ve artık yurda giriş yapamayacaklarını açıklar.
Şimdi burada Yönetimin yalnızca yasadışı bir işleme başvurması değil, aynı zamanda adi bir dolandırıcı düzeyine düşmesi söz konusudur. Ayrıntı, belki.
Yönetim tarafından bu şekilde dolandırılmış olmak duyumu, onu, daha sonra, Fransız yazar Jean Leune tarafından 1923’te kaleme alınmış “L’ Eternel Ulysse” (Ebedî Odysseus –Daima Hilekâr) başlıklı -zamanında Osmanlıcaya çevrilmiş ama unutulmuş- bir kitabının “Megali İdea’nın Yalancı Cenneti” adıyla dilsel güncelleştirmesini yapmaya itmiştir (1995). J. Leune, Balkan Savaşlarında Yunan saflarında yer almış, devamında araya giren olaylardan sonra yavaş yavaş Yunan aleyhtarına dönüşmüş bir asker ve gazetecidir ve kitapta hatıralarının yanı sıra yakından yaşadığı bir Yunanlı yöneticinin entrikacılığını ve Türkler aleyhinde çevirdiği dolapları anlatır. Sabahaddin Galip bu kitapta kendini bulmuştur.
Salahaddin Galip ikamet etmekte olduğu İstanbul’dan vatandaşlığını yeniden kazanmak için Yunan Yönetimine karşı beş yıl sürecek bir hukuk mücadelesi verecek ve sonunda “yenik düşecektir”. İlk raunt onundur. Vatandaşlık yasasının 19. maddesi gereğince vatandaşlıktan ıskat edilmiştir, ama onun olayında ilgili ırkçı hükümlerin öngördüğü koşullara bile uyulmamıştır. Dolayısıyla ıskat kararı göz çıkarırcasına keyfîdir ve Yunan Danıştayı kararı bozarak Salahadin Galip ve eşine vatandaşlıklarını iade eder. Ama Yönetimin Salahaddin Galip’i bertaraf etme niyeti kesindir. Yurda dönüş yapmaya zaman bulamaz. Zira hemen ardından bu kez Vatandaşlık Yasasının 20. maddesi ileri sürülerek yeniden vatandaşlıktan çıkarılır. Danıştaya yeniden itiraz eder ve davanın görüşülmesi yedi kez ertelenir. Zira bu arada yeni 1975 Anayasasına göre 1930’lu yıllardan kalma 20. maddenin aykırılık nedeniyle hükümsüz olduğu keşfedilmiştir. Danıştay, vatandaşlıktan ıskat gerekçesi olarak gösterilen 20. maddeyi bir yana bırakarak, itirazı Anayasanın 4. maddesi nedeniyle reddeder. Kasım 1989, Türk Azınlığı yüzünden Yunan-Türk geriliminin doruğa çıktığı dönem. Bir yenilgiye daha tahammülü olmayan Yönetimin prestiji kurtarılmıştır. Salahadin Galip’i bu uğurda harcarlar. Hakların kaldırıldığı sıkıyönetim veya totaliter rejim, ne yakıştırma yapılırsa yapılsın, herhalükârda burada devlet erki karşısında vatandaşın çaresiz kaldığı “Kafka atmosferi” hüküm sürmektedir. Azınlık konusunda Dışişlerinde hâlâ Yannis Kapsis ekolü egemendir ve devamcısı Antonis Samaras’tır.
Anayasanın 4. maddesi, “yabancı bir ülkede ulusal çıkarlara aykırı bir görev üstlenilmesi” halinden söz eder. Sadede gelecek olursak, Sabahaddin Galip için “Türk casusu” olduğu suçlamasıydı bu. Sabahaddin Galip bir Türk casusu muydu? Hadi canım sen de! Hangi askerî sırlara ve devlet sırlarına vakıftı ki, onları düşmana teslim etmiş olsun? Ha şimdi cunta idaresi sırasında mahkum edildiği ve o dönemde de içerdikleri hâlâ aynen geçerli olan makalesine gelince, ve daha sonraki bazı yazılarına, orada, doğrudur, bazı “devlet sırlarını” ifşa ediyordu, Yönetimin var gücüyle gizlemeye çalıştığı “sırları”. Azınlık üzerinde izlenen siyasetin ne olduğunu anlamak için o makaleyi okumak yeterliydi. Dört başı mamur, kendinden emin, şişirme olduğu izlenimi hiç vermeyen, hatta alçakgönüllü, kanıtlı ve belgeli, ikna edici, azınlık politikasını bütün çıplaklığıyla teşhir ediyordu. Onun “casusluğu” buydu.
Daha sonra, Azınlık Postası’nda yayımlanan önemli yazılarını “Batı Trakya’da Yazabildiklerimden” başlıklı bir kitapta topladı (1998).
Ulusal çıkarlara ters düşen ve suç oluşturan bir “görev” üstlenmiş olsaydı, niye yargı önüne çıkarılmadı? Kaçtı mı da tutuklanıp yargılanmadı?
Salahaddin Galip, en büyük hayal kırıklığını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde yaşadı. Oraya yaptığı başvuruyu görüşmeyi, mahkeme çoğunlukla reddetti. Red kararının gerekçesi, iç yargı yollarını tüketmemiş olması idi. Tüketmiş olduğu halde. Danıştayın kararından sonra oraya başvurmuştu, daha başka bir yargı yolu yoktu ki. Devlet erkinin keyfî karar ve uygulamalarına ve insan hakları ihlallerine karşı bireyleri korumakla görevli AİHM’nin davayı görüşmeyi doyurucu olmayan bir gerekçeyle (ve çoğunlukla) reddetmiş olması, yarın ilgili bir araştırma yapıldığında mahkemenin “hatalı kararlar” listesinde yer alacaktır. AİHM, Salahaddin Galip’i en büyük insan hakkı ihlaline uğradığı bir olayda himaye etmemiştir.
Geleneksel Yunan milliyetçiliği açısından şöyle bir soru daha sorulabilir: Salahaddin Galip bir “Yunan düşmanı” mıydı? Tersine, o, kendi çapında bir “Yunan dostu” idi. En öfkeli anında bile yüreğinde ırkçı duyguların doğmasına müsaade etmeyecek demokratik kültüre sahip dengeli bir insandı. Eski kuşaktan onun kadar Yunanlı aydınlar arasında dostu olan biri daha yoktur. Onun öfkesi, bir “Ulysse” benzeri hareket ederek Azınlığı ezen Yönetimlere karşıydı. Salahaddin Galip, tabiî, bir Türk milliyetçisi idi, çağdaş ve “ılımlı” bir milliyetçi. Sonra, Koca Kapı’yla ilişkilerini de hiç bozmamıştır, orasının izlediği azınlık politikalarından çok rahatsız olduğu zamanlar bile. İstanbul’a yerleştikten sonra Gümülcine’de konsolosluk görevinde bulunmuş artık emekli Türk diplomatlarından bazıları ile dostluk ilişkilerini ömrünün sonuna dek sürdürdü.
Yönetimin hışmına uğramasına ve vatandaşlıktan atılmasına Koca Kapı’yla bu genel ilişkileri mi neden olmuştur?
1990’lı yılların başında Azınlıkta en geniş araştırmalardan birini yapmış olan Norveçli tarihçi Vermond Aarbake, bu çerçevede karıştırmadığı arşiv, görüşmediği insan bırakmadı. Salahaddin Galip’le görüşmek için İstanbul’a gitti. Onunla ilgili olarak “Türk dışişleri sözcüsü gibi konuştu. Resmî Türk tezlerini dile getirdi.” diyordu. Selaytin abi “resmî tezlerle” yetinmişse, az etmiş. Çünkü onun kişisel deneyimleri o tezlerin yanında hiç kalırdı.
Salahaddin Galip, “Yunan usulü etnik arındırma”nın on binlece Batıtrakyalı kurbanlarından biridir, ama bu uygulamada onun özel bir yeri vardır. O yüzden yorumlanmaya ve üzerinde durulmaya değer. Yukarıda sayılan nedenler, onun olayını açıklamaya yetmiyor.
Ben burada kendi kişisel duyumlarımdan da hareket ederek, bir başka açıklama getirmek istiyorum. Salahaddin Galip’i vatandaşlıktan ıskat kararı, diğer benzeri kararlar gibi, şeklen İçişlerine ait olsa da, esasen Dışişleri mekanizmasının bir kararıdır. Tabiî merkezin değil, Trakya’daki yerel mekanizmanın. Azınlığı gözetlemek, yönetmekle görevlidir bu mekanizma ve İstihbaratla içiçe çalışır. Şimdi ben buna “yandevlet” diyorum. Kendini hep gizlemeye çalıştığı, “yarı resmî” ve gayrişeffaf bir kurum olduğu, hangi yasayla kurulduğu, ne yetkiler kullandığı ve nasıl denetlendiği konusunda belirsizliğin hüküm sürdüğü için değil yalnızca. Azınlık insanı hakkında “yargısız infaz” yetkisiyle donatıldığı ve yasadışı işlerde kullanıldığı için. Bir azınlık mensubunu vatandaşlıktan ıskat edilmesini, bu mekanizma öneriyor ve raporlarıyla destekliyordu. O gizli raporlarda neler yazıldığını tahmin edebilirsiniz. Örneğin, bir münasebetle, daha öğrencilik yıllarımdan şahsımla ilgili olarak “anarşist, terörist ve muhtemelen bombalı eylemci” diye kaydın bulunduğunu öğrenince, hem gülmüş hem de ürkmüştüm. Daha sonraları, kendimi korumak amacıyla bilinçaltından öyle olmadığımı kanıtlamak kaygısına düştüm mü, bilmiyorum. Barışçı ve şiddet aleyhtarı görüntümü işlerken o suçlamaların bir etkisi olmuş mudur, bilemiyorum. Herhalükarda daha sonraları o mekanizmadaki kişilerle yeri geldikçe arada bir temas etmekten ve görüşmekten çekinmedim. Bu halim, bilinçli bir siyasî tavırdan kaynaklanıyordu. Ama şimdi kendi kendimi sorgularken, acaba terörist olmadığımı göstermek telaşı içine düşmüş olabilir miyim diye de düşünüyorum. Salahaddin Galip hakkında o raporlarda “Türk casusu” suçlaması bulunduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz. Yalnızca bir tahmin değil bu, o mekanizma çevresinden bizzat işittiğim bir suçlama. Gerçi gizli raporlarda böyle bir suçlamadan hiçbir azınlık bireyi muaf değildi. Onun için Salahadin Galip’in bertaraf edilmesinin esas nedenini bu suçlama oluşturmamıştır kanımca. Ciddi bir devlet, bu şekilde bir suç isnat ettiği vatandaşını yakalar ve yargı önüne çıkarır. İsnat ettiğin suçu kanıtlayabilecekse tabiî. Sonra, devletten değil, yandevletten söz ediyoruz.
Şimdi, yandevlet mekanizmasının görevlerinden biri, Azınlıkta göze batan kişileri yakın takibe almak, ne halt karıştırdıklarını öğrenmek, onları analiz etmek, zayıf ve güçlü noktalarını saptamak, “muzır” faaliyetlerini önlemek, yönlendirmek, elde etmek, yönetmek, kullanmak idi. Bu amaçla o kişilerle doğrudan temas sağlamak gerekirdi. Doğrudan temas çok kolay sağlanırdı. Devlet dairelerinde bir işin vardır, herhangi bir işin, ve olmaz. Biliyorsundur veya birileri sana fısıldar, işinin olması için 105’ten geçmen gerektiğini. Sen işin için gitmişşsindir, yukarıda anlatılan çerçevede sorgudan ve elekten geçirilirsin. Oradan öte ne çıkarsa. Kendini nasıl kullandıracağın sana kalmış bir şey. Orasıyla ilişkiye girdikten sonra şöyle veya böyle kendini kullandırmaman mümkün değil. Sonra, 105 ve genel olarak tüm mekanizma, yalnızca azınlık insanının karşılaştığı ayrım konularında değil, aynı zamanda azınlık sorunlarında da muhatap alınacak yer gibi görünüyordu. Azınlık ileri gelenlerinden 105 ile ilişkiye girmeyen kişi yoktu. Müftülerden tutun da, milletvekillerine, milletvekili adaylarına, yerel yöneticilere, gazetecilere kadar. 105’in görevi azınlık aleyhtarı politikaları yürütmek olduğu için, orasıyla ilişkiler de ister istemez böyle bir boyut kazanıyordu. Bir tek Salahaddin Galip orasıyla ilişkiye girmeyi reddetmiştir. Mekanizma, bir tek onunla doğrudan temas sağlayamamış, onu sorgulayamamış ve elekten geçirememiştir. Ve “kullanamamıştır”. Yalnız o değil. Mekanizmayı çileden çıkaracak ölçüde gururlu ve küçümseyici davranıyordu oraya karşı, “ben sizi muhatap almıyorum”. Onun bu tavrı, bir yandan aleyhindeki raporların gittikçe daha uyduruk ve şişirme iddia ve suçlamalarla doldurulmasına yol açtı. Öbür yandan mekanizma içinde ona karşı öfkeyi kabına sığmaz bir düzeye taşıdı. Kan davası gibi bir şey. “Biz de senin burnunu kırmazsak!” Ne yaptılarsa Salahaddin Galip’i bükemediler. Engeller, baskılar, cezalandırmalar, oğlunun vatandaşlıktan ıskatı, hiçbir olayda 105’in kapısını çalmadı. Milletvekili adaylığı için bile kendisine yaklaşıldı, böyle bir hevesi olmadığı için o da tutmadı. “Biz de senin burnunu kırmazsak! İbret olsun diye!”
Koca Kapı’yla yakın ilişkilerinin Salahaddin Galip’i kısmen himaye edici bir fonksiyonu vardı. 1984’lerde Dışişlerinde Azınlığa Yannis Kapsis bakmaktadır, bu ilişkiler himaye edici fonksiyonunu artık yitirmiştir. Onu kesin olarak bertaraf etme kararına o zaman onay çıktı. Öneri, yerel yandevlet mekanizmasınındı ve mekanizmanın Salahaddin Galip aleyhinde güttüğü “kan davasından” kaynaklanıyordu. Onun öyküsü, 1998 yılı ortalarında 19. madde kaldırılıncaya dek azınlık insanının nasıl bir himayesizlik ve güvensizlik ortamında yaşadığını da simgeler.
Salahaddin Galip’le 12 yıllık bir aralıktan sonra İstanbul’da son buluşmamızda (10.5.1996) beni evinde misafir etti, on saate yakın sohbet ettik. Bu sohbetten, yalnızca bu sohbetten, bazı anılarımı aktarmak istiyorum.
Yunanistan’da bir fobi vardır, daha doğrusu bir paranoya, Türkiye’nin Batı Trakya’yı işgal ve ilhak etme emelleri olduğuna dair, zaman zaman yaygın bir hal alır ve açıkça dile getirilir. Yönetim düzeyinde ise bu tartışma hep gündemdedir. Ve Azınlık aleyhinde alınan önlemler, ırkçılığın bir örtüsü olarak hep bu muhtemel tehlike ile gerekçelenmek istenir. Salahaddin Galip’le o son buluşmamızda bir ara bir gazete fotokopisi çıkardı, eski harflerle basılmış bir İzmir gazetesi. Orada bana Mustafa Kemal’in bir söyleşisini gösterdi. Atatürk, söyleşinin bir yerinde, Batı Trakya’nın niye Misakımillî sınırları içine dahil edilmeyişinin stratejik nedenlerini açıklıyordu. “Al bunu” dedi, “ve gerekli gördüğün yerde kullan. Sen Yunanlılarla böyle tartışmalara giriyorsun. Onların paranoyasını belki biraz yumuşatırsın. Türkiye’nin Batı Trakya üzerinde emelleri yoktur ve bu gerçek Türkiye’ye Atatürk’ün bir mirasıdır.” Bu belgeyi hiçbir zaman kullanmadım, yeri gelmediği için değil, “tenezzül etmediğim” için. Ondan şimdi ilk kez ölümünden sonra Sabahaddin Galip’i savunmak için söz ediyorum.
Gümülcine ve İskeçe’deki yerel Yunanca basını yakından izlediği belliydi. Şu açıklamayı yaptı: “Gümülcineli gazeteci Eleni Antoniadu var ya. Her hafta postadan onun tarafından gönderilmiş bir paket alırım. İçinde yerel Yunanca gazeteler vardır. Her hafta aralıksız, yıllardır. Kendi inisiyatifiyle, ondan böyle bir şey isteyemezdim ki. Eleni’den insanı şaşırtan bir duyarlılık değil mi? Bu hareketi beni nasıl da duygulandırır, bilemezsin.”
Son on yıldır Türkiye’nin Türk Azınlık üzerinde uygulamakta olduğu açıklaması mümkün olmayan siyasetini hiç tartışmaz olur muyuz? Uzun uzun tartıştık, muhtemel nedenlerini, özellikle yanetkilerini, açtığı yaraları. Korkunç rahatsız olduğunu gösterdi. “Sen benim insanımı nasıl cezalandırırsın, bu siyasetle ne kazanacağını sanıyorsun?...” Bildiği ve onaylamadığı bazı şeyleri söylemek istemiyordu.
Bu çerçevede Sadık Ahmet olayından da söz ettik. Sadık on ay önce o malum trafik kazasında ölmüştü. “-Yahu İbram, Sadık köy kahvelerinde “bana oy vermeyeni sınırda MİT arabası bekliyor” diye soydaşları tehdit ediyormuş. Doğru mu?” “-Valla bunu duymamıştım. Başka bir sürü benzeri tehditlerini işittim, ama bunu bilmiyordum. Ama hiç şaşırtmıyor beni. Tam onun ağzına uygun bir söz.” “-Bana söylediklerinde inanamadım. Olmaz öyle şey, böyle bir söz sarfetmiş olamaz, dedim. Bunu bana anlatan (ismini de söyledi), “Selaytin abi” dedi, “ben bu sözleri onun ağzından defalarca işittim. Bağımsızlar ortaya çıktığı günden beri onların ve Sadık’ın peşinden koşup durdum. Görgü tanığıyım.” Hâlâ inanmak istemiyorum.” “-İnan. Üstelik Sadık yalan da söylemiyordu.” Ona benim bildiğim ve yaşadığım benzeri olayları anlattım. Çok sıkıldı ve kızdı. Sonunda belli ki çoktandır vardığı bir hükmü dile getirdi: “Sadık, son yıllarda Azınlığa en çok zarar veren ikinci kişi oldu. Ondan önceki A.B. olmuştur.” Selaytin abinin bu değerlendirmesindeki ikinci ismi ifşa etmeyeceğim.
Hülya Emin’in gazete çıkarmak hazırlıkları içinde olduğunu ondan öğrendim. “-Geçenlerde Hülya Emin geçti. Gümülcine’de bir gazete çıkarmak istiyor. Ama biraz mütereddit. Kadın olarak önemsenmeyeceğinden, sabote edilebileceğinden korkuyor. Sen ne diyorsun?” “-Bana göre korkusu yersiz. Kadın gazeteci olmak dezavantaj değil. Tersine, bir avantaj. Sabote edenler çıkar mı? Sanmıyorum. Ama toplum mutlaka kendisini kucaklayacak ve girişimini destekleyecektir. Korkmasın.”
Azınlık basınından söz ederken Şafak dergisini ne kadar önemsediğini anlatmaktan geri durmadı. Beni orada yazmaya devam etmeye teşvik etti.
Salahaddin Galip, 19 yıl sonra, 2003 yazında sanıyorum, Batı Trakya’yı son olarak ziyaret etti. Yeğeni milletvekili Galip Galip, ona vize verilmesini sağlayabilmişti. Bu ziyaretinde kendisiyle görüşemedim. Ama bize gitmiş, anacığımı görmeye. O ziyaretten bizim bahçede çıktıkları bir fotografı gördüm, ikisi de sigara tüttürüyor. “Ben Kırmahalle okulunda öğretmenken, 1950’li yıllarda, annen gelirdi. Okulun basamaklarına oturur, sarma sigara içer, muhabbet ederdik.” diye anlatmıştı bana. Aynı sahne tam 50 yıl sonra yinelenmişti. Salahaddin Galip, Kırmahalle İlkokulu 1. sınıfında benim ilk öğretmenimdi. Alfabeyi bana o öğretti.
Ölümünden iki hafta önce İstanbul’dan bana selam göndermiş. İletmeyi unutmuşlar. Ölümünün ikinci günü o soydaş telefon etti, “Selaytin abi sana selam göndermişti, emaneti şimdi iletiyorum” diye.
Salahaddin Galip’in şairliğinden ayrıca söz etmek gerek. Gerçi o kendi şairliğini pek önemsemiyordu. Onun için de şiirlerini hiçbir yerde yayımlamıyordu. Oysa Azınlıkta yetişmiş birkaç “iyi şairimizden” biridir o, ve en kalitelisi. Salahadin Galip’in şiir yazdığını, onun şairliğinden hayranlıkla söz eden lise yıllarındaki edebiyat hocamızdan işitmiştim ilk kez. İstanbul’daki son sohbetimizde bana şiirlerini okuyarak “gizlediği” şairliğini de ifşa etmişti. Bundan birkaç yıl önce bazı şiirlerini “Martı Kanadından Damlalar” başlığı altında kitaplaştırabildi. Kapak desenini Fevzi Ali yaptı. Bana bir nüsha göndermişti. Bu şiir kitabının tanıtımı için bir yazı yazmaya kendi kendime söz vermiştim, ama vakit bulamadım.
Türk Azınlığının başı sağolsun.

GERÇEKLEŞEN BİR KEHANET


Azınlıkça Dergisi

Sayı:39
Ağustos 2008

İbram Onsunoğlu



Radovan Karaciç’in yakalanması ve savaş suçluları mahkemesine teslim edilmesi münasebetiyle

GERÇEKLEŞEN BİR KEHANET
 
1993 veya 1994 olmalı, Bosna-Hersek’te içsavaşın bütün şiddetiyle devam ettiği yıllar, Selanik’in küçük üniversitesi Makedonya’nın merkezî amfisinde savaşın durdurulmasını talep etmek üzere bir etkinlik düzenlendi. Bu etkinlikte belleğimde yer eden bir olayı anlatacağım size. On beş yıl sonra orada neler konuşulmuştu, konuşmacılar kimlerdi, etkinliği kimler düzenlemişti, katılımcılar nasıl tepki göstermişlerdi, hatta ben söz alıp neler söylemiştim, bunlardan pek az şey anımsıyorum. 
Düzenleyiciler, galiba “marjinal” sol örgütlerdi. “Savaş durdurulsun, Sırpların yapmakta oldukları kırımların ve etnik arındırmanın önüne geçilsin” diyebilecek bir başkası çıkamazdı o dönemde Yunanistan’da, hele bu sloganlarla etkinlik düzenlemeye hiç cesaret edemezdi, “marjinal sol” dışında. 
Yunanistan’da siyasetçiler ve siyasî partiler, Kilise, medya, gazeteleri ve televizyon kanalları, ve tabiî kamu oyu, koyu bir Sırp taraftarı idi. Bosna’dan gelen haberler çoğunlukla Sırplar lehine tahrif edilerek veriliyor, karalar ak gibi gösterilerek, ve kamuoyu manipüle ediliyordu. Bosnalı dindaş Sırplar, Balkanlar’da oluşan Müslüman Yayına karşı savaş veren mücahitlerdi. Sırplar lehine yardım kampanyaları düzenleniyor, onların saflarında savaşmaya koşan Yunanlı gönüllüler ülkede kahramanlar gibi karşılanıyorlardı. 
Yugoslavya ordusunun ağır silâhlarını ele geçirmiş olan Bosnalı Sırplar, bağımsızlığını ilan etmiş Bosna-Hersek’i başında Miloseviç’in bulunduğu Sırbistan’nın desteğiyle yavaş yavaş tümüyle işgal ediyor ve Sırbistan’a ilhak etmeye hazırlanıyorlardı. Boşnaklar kırımdan geçiriliyor, kurtulanlar mülteci olarak dünyanın çeşitli ülkelerine kaçıyordu. Eşi görülmedik bir vahşet. Pek çok ülkeler Boşnak mülteci kabul etmeye karar verdi. İsrail’e bile onlarca Boşnak aile sığındı. Yunanistan, komşu olmasına rağmen, Boşnak mülteci kabul etmeyen tek Avrupa ülkesi olarak kaldı.
Bosna’da iki yüz bine yakın Boşnağın kırımdan geçirildiği ve yüzbinlercesinin etnik arındırmaya uğrayarak yurtlarından sürüldüğü hesap ediliyor.
Bosna’daki savaşın ve sürdürülen kırımların ve etnik arındırmanın baş sorumlusu olarak üç kişi gösteriliyordu: Sırp devlet başkanı Miloseviç, Bosnalı Sırpların siyasî lideri Karaciç ve askerî lideri general Mladiç. Daha sonra üçü de savaş suçlusu ilan edileceklerdi. O dönemde üçü de, daha başka kırımcı Sırp paramiliter liderlerle birlikte, Yunanistan’da kahraman olarak kabul görüyorlardı. 
Karaciç, o kendini beğenmiş gösteriş meraklısı soykırımcı ve ırkçı, liderliği döneminde iki ülkeye resmî ziyarette bulundu: Rusya’ya ve Yunanistan’a. Yunanistan’da onun şerefine stadyumlarda tören düzenlendi.   
Daha sonra Bosnalı Sırp militerler tarafından BM’nin mülteciler için himayeli bölge olarak ilan ettiği Sebreniça’nın kuşatılması ve ele geçirilmesi kanallardan naklen verildi, saldırganların arasında Yunanlı gönüllüler de vardı ve Sırp bayraklarının yanında Yunan bayrakları dalgalanıyordu. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da gerçekleştirilmiş ilk soykırım olarak nitelendirilen Sebreniça faciasında 8 bin Müslüman Boşnağın kırımı, Yunanistan’da gizlenmeye çalışıldı. Gizlenemediği yerde küçümsendi. Küçümsenemediği yerde reddedildi.
Bosna savaşının Yunanistan’da nasıl algılandığını ve nasıl karşılandığını anlatmaya çalışıyorum.
Makedonya Üniversitesindeki etkinliğe gelelim. Selin akışına ters giden bir etkinlik. Pek az şey anımsıyorum. Öğrencilik yıllarımda 1973 Teknik Üniversite direnişinde yakalandıktan sonra bir hafta aynı hücrede yattığım Georgos’la 20 yıl sonra orada yeniden karşılaşmıştım. Konuşmacı olarak Tuzla’dan bir Boşnak sendikacı davet edilmişti, adı İbrahimoviç. Adaş olduğumuz için adını unutmadım. Beni sarsan ve unutamadığım olay şu:
Konuşmacılar arasında bir de Yunanlı fotografçı vardı. Adını anımsamıyorum. Defalarca Bosna’ya gitmiş, savaştan fotograflar çekmiş, ekranda onları gösteriyordu, bir bir izah ederek ve Sırpların işledikleri cinayetleri kanıtlayarak. “Bu fotografları çekemezdim, çeksem bile dışarı çıkaramazdım, Sırplar müsaade etmezlerdi. Yunanlı olmam sayesinde bunu başardım, Sırp denetiminden kurtuldum. Ne yaptığımı keşfetselerdi hayatım tehlikeye girerdi.” dedi.
Konuşmasının sonunda ekranda bir son fotograf daha gösterdi, daha doğrusu üç kişinin yanyana portrelerini, Miloseviç, Karaciç ve Mladiç’in. Sonra ekledi: “Bir gün bu üçü, Sırpların kendileri tarafından Belgrad’daki bir meydanda ipe çekilecektir. Bu sözlerimi bir yere not edin.” deyip sunumunu bitirdi. Bu kehanetten sarsılmıştım.
Sonra, yıllar sonra Miloseviç Sırp hükümetinin eliyle Lahey’deki Eski Yugoslavya’daki Savaş Suçluları için Uluslararası Mahkemeye teslim edildiğinde, o fotografçının bu kehanetini anımsadım. Miloseviç yargılandığı sırada geçirdiği kalp krizinden öldü.
Geçtiğimiz ay bu kez Radovan Karaciç gizlenmekte olduğu Belgrad’da yakalanıp Sırp hükümeti tarafından uluslararası mahkemeye teslim edilince, yine o kehaneti anımsadım.
Şimdi, 13 yıldır aranmakta olan Mladiç’in de yakalanıp teslim edilmesini ve kehanetin tamamlanmasını bekliyorum.  


Οι θέσεις της Μειονότητας για το εκπαιδευτικό

Azınlıkça
Τεύχος 39
Αύγουστος 2008
Ιμπράμ Ονσούνογλου
ibram@tellas.gr

Aşağıdaki Yunanca metin, 23-24 Mayıs tarihlerinde Atina Üniversitesinde gerçekleştirilen “Trakya Azınlığının eğitimine müdahele münasebetiyle, KÜLTÜREL FARKLILIK VE İNSAN HAKLARI” konulu uluslararası konferansta “azınlığın açısından eğitim” başlıklı yuvarlak masa tartışmasında İbram Onsunoğlu’nun yaptığı konuşmadır.
 
Υποθέτω πως είναι γνωστές από το ακροατήριο κάποιες βασικές έννοιες, όπως “η μειονοτική εκπαίδευση”, “το μειονοτικό σχολείο”, “η Συνθήκη της Λωζάνης του 1923” που καθιερώνει τα ιδιαίτερα εκπαιδευτικά δικαιώματα, “η τουρκόφωνη διδασκαλία στα μειονοτικά σχολεία” κλπ. Γι’ αυτό και δεν θα προβώ σε σχετικούς ορισμούς και περιγραφές για λόγους συντομίας.

Επέλεξα να αναπτύξω τις θέσεις της Μειονότητας για το εκπαιδευτικό πρόβλημα. 
Δεν πρόκειται ν’ αρχίσω ν’ απαριθμώ  εδώ «επίσημες» θέσεις έτσι όπως αυτές εκφράσθηκαν, καταγράφηκαν και ψηφίσθηκαν σε κάποιο συνέδριο των μειονοτικών εκπαιδευτικών, διανοουμένων και ηγεσίας, που δεν έγινε. Επομένως δεν υπάρχουν τέτοιες θέσεις. Αν υπήρχαν θα με είχαν απαλλάξει από τις δυσκολίες σύνταξης της εισήγησης αυτής.
Ξεκινώ κάνοντας εσωτερική κριτική.
Κατά καιρούς έχουν γίνει βέβαια ανάλογες απόπειρες, όπου καταβλήθηκαν προσπάθειες να καταγραφούν τα προβλήματα εκπαίδευσης της Μειονότητας, να υποβληθούν αιτήματα, να προταθούν λύσεις. Απόπειρες και προσπάθειες, αποσπασματικές όμως και πρόχειρες, που αναδεικνύουν ειδικά την τελευταία περίοδο τις αντιφάσεις, τις αδυναμίες και την απουσία αυτοπεποίθησης και του αυτόνομου λόγου της μειονοτικής λειτουργίας, παρά να φωτίζουν το πρόβλημα και να προτείνουν τρόπους ξεπεράσματός του. Λειτουργικά ελλείμματα που είναι περισσότερο καταφανή στην εκπαίδευση παρά σε οποιονδήποτε άλλον τομέα και καλύπτονται με καταγγελτικό λόγο. Τα σχετικά κείμενα βρίθουν από παράπονα, κατά τα άλλα απολύτως δικαιολογημένα, αλλά αδυνατούν να προσεγγίσουν στο εκπαιδευτικό ορθολογιστικά και υπό το πρίσμα των συντελούμενων εξελίξεων προς το συμφέρον των νέων γενιών. Οι θέσεις που εκφράζονται χαρακτηρίζονται από άκρατο συντηρητισμό και αναχρονισμό και αναμασούν παλιές αναλλοίωτες αξίες που δεν ανταποκρίνονται στις σύγχρονες ανάγκες. Και η μειονοτική κοινότητα, ασυγκίνητη από αυτές, ακολουθεί τον δικό της δρόμο τροποποιώντας την εκπαιδευτική της συμπεριφορά.   
Αντί λοιπόν να επιλέξω παράπονα, καταγγελίες, ανεδαφικά αιτήματα και από τα κείμενα της ηγεσίας -ή μάλλον μερίδας της ηγεσίας- της Μειονότητας, θα προτιμήσω να περιγράψω το  πώς αντιλαμβάνεται σήμερα ένας μέσος μειονοτικός και γενικά η μειονοτική κοινότητα το εκπαιδευτικό πρόβλημα.

Δεν μπορούμε να κατανοήσουμε την εκπαιδευτική συμπεριφορά της μειονοτικής κοινότητας σήμερα
1. αν δεν σταθούμε στην περίοδο της Μεγάλης Δίωξης που κράτησε τρεις δεκαετίες, μέχρι τα μέσα της δεκαετίας του ’90, και είχε, μεταξύ των άλλων, στόχο την εκπαίδευση και οδήγησε τη Μειονότητα στον εκπαιδευτικό αποκλεισμό.
 
2. αν δεν περιγράψουμε τα μέτρα που άρχισαν να λαμβάνονται έκτοτε, δηλαδή εδώ και μια δεκαετία, προς τον σκοπό της βελτίωσης της εκπαίδευσης στη Μειονότητα μετά την αναγγελία της πολιτικής ισονομίας και ισοπολιτείας. 
 
3. αν δεν επισημάνουμε ότι τα μέτρα αυτά δεν αφορούν τη μειονοτική εκπαίδευση που παρέχεται στα μειονοτικά σχολεία, η οποία παραμένει εν πολλοίς ως έχει από την περίοδο της Μεγάλης Δίωξης, υποβαθμισμένη και περιθωριοποιημένη και θεωρείται ανεπιθύμητη δραστηριότητα. Δίνονται κίνητρα για να στραφεί η Μειονότητα προς τη δημόσια εκπαίδευση πράγμα το οποίο συντελείται με αυξανόμενους ρυθμούς.

4. αν δεν αναφέρουμε της απέλπιδες προσπάθειες της μειονοτικής κοινότητας για τη διατήρηση και την ενίσχυση της μειονοτικής εκπαίδευσης και του μειονοτικού σχολείου.
 
5. αν δεν συνυπολογίσουμε τον θεσμικό ρόλο της Τουρκίας κατ΄ αμοιβαιότητα στη μειονοτική εκπαίδευση. Αυτός κατά το παρελθόν σε περίοδο ελληνοτουρκικής προσέγγισης συνέβαλε μεγάλως στην ανάπτυξή της και κατέστη τότε αυτή ισάξια αν όχι ανώτερη της δημόσιας σε ποιότητα. Ενώ με τη χρόνια διένεξη που ακολούθησε μεταξύ των δυο χωρών και με τη συρρίκνωση του Ελληνικής Μειονότητας της Πόλης, που σήμαινε απώλεια του αντικειμένου της αμοιβαιότητας, ο ρόλος της Τουρκίας έχει περιορισθεί κατά πολύ. Η μειονοτική εκπαίδευση στη Θράκη αποτέλεσε και αποτελεί κι αυτή πεδίο ελληνοτουρκικού ανταγωνισμού με αναπόφευκτα «ηττημένη» την Τουρκία.

Μπορούμε τώρα να συνοψίσουμε τις θέσεις του μειονοτικού πολίτη και γενικά της μειονοτικής κοινότητας για το εκπαιδευτικό.
Ο μειονοτικός πολίτης είναι ανακουφισμένος από το κλείσιμο του κύκλου της Μεγάλης Δίωξης. Και εκφράζει την ικανοποίησή  του για τα μέτρα βελτίωσης της εκπαίδευσης στη Μειονότητα.

Από αυτά το πρώτο ήταν η καθιέρωση από το 1996 της ποσόστωσης % 0,5 για την εισαγωγή των μειονοτικών μαθητών στα ΑΕΙ και τα ΤΕΙ της χώρας. Ενώ μέχρι τη χρονιά εκείνη ουδείς μειονοτικός φοιτούσε στα ελληνικά πανεπιστήμια, σήμερα ο αριθμός των φοιτητών και σπουδαστών προσεγγίζει σε χίλιους χάρη στο μέτρο αυτό της θετικής διάκρισης.

Μια άλλη πολύ σημαντική εξέλιξη ήταν το Πρόγραμμα Εκπαίδευσης Μουσουλμανοπαίδων, του οποίου η δεκαετής εφαρμογή ήταν κάτι πολύ παραπάνω από μια «μεταρρυθμιστική παρέμβαση στην εκπαίδευση της Μειονότητας της Θράκης». Ήταν μια μακράς πνοής κοινωνική, πολιτική, διακοινοτική δημοκρατική επένδυση στη Θράκη της πολυπολιτισμικότητας, της αλληλοκατανόησης, του αλληλοσεβασμού και της ομαλής συμβίωσης. Χρήζει ιδιαίτερης μνείας το γεγονός ότι το Πρόγραμμα ενώ ξεκίνησε ως ενισχυτική διδασκαλία της ελληνικής στην πορεία του συμπεριέλαβε δευτερεύοντος και τη διδασκαλία της τουρκικής ικανοποιώντας το σχετικό αίτημα της Μειονότητας.

Η σημαντική βελτίωση της διαρροής των μειονοτικών μαθητών στο γυμνάσιο και στη δευτεροβάθμια εκπαίδευση είναι ένα άλλο θετικό στοιχείο.

Τα μέτρα θετικής διάκρισης και ανάλογες παρεμβάσεις στην εκπαίδευση πρέπει να συνεχισθούν και να εμπλουτισθούν με άλλα έως ότου γεφυρωθεί το χάσμα μεταξύ μειονοτικού και πλειονοτικού στοιχείου.

Η μειονοτική εκπαίδευση υφίσταται από της συστάσεως της Μειονότητας, αναφέρεται στην ιδρυτική της πράξη, της έχει παραχωρηθεί ως προνόμιο, αποτελεί σημαντικό συστατικό στοιχείο της μερικής αυτονομίας που απολαμβάνει, να ορίζει δηλαδή κατά τα καθιερωμένα ως ξεχωριστή κοινότητα τα του οίκου της, και είναι συνυφασμένη με την ταυτότητά της. Είναι φυσικό να την υπερασπίζεται και να θέλει τη βελτίωση και τον εκσυγχρονισμό της. Και να καταγγέλλει την υποβάθμιση και την περιθωριοποίησή που έχει υποστεί. Για τη Μειονότητα έχει τεράστια συμβολική σημασία. Θα ήταν εντελώς αφύσικο και ισοδυναμούσε με πράξη αυτοκαταστροφής να την αποποιηθεί.

«Το μειονοτικό σχολείο είναι κακό σχολείο και καλλιεργεί τον απομονωτισμό και τη γκετοποίηση.» Η πραγματικότητα αυτή δεν είναι η μόνη αλήθεια. 
Το μειονοτικό  σχολείο μεταξύ 1950 και ’65 ήταν καλό σχολείο, ισάξιο του δημοσίου. Μια προσωπική εμπειρία: Το μειονοτικό γυμνάσιο-λύκειο Celal Bayar τα χρόνια εκείνα ήταν ανώτερο των δημοσίων. Τα όσα διδαχθήκαμε και κυρίως πειραματισθήκαμε τότε στις πρώτες τάξεις του γυμνασίου στα εργαστήρια φυσικής, χημείας και βιολογίας εγώ τα επανέλαβα στο πρώτο έτος της Ιατρικής 1968 στη Θεσσαλονίκη και μάλιστα ήταν σε μικρότερη έκταση λόγω έλλειψης μέσων.
Το μειονοτικό σχολείο κατάντησε κακό σχολείο μετά από συστηματικές προσπάθειες που κατέβαλε η Διοίκηση προς την κατεύθυνση αυτή. Δεν έγινε μόνο του.
Ως βασικό όργανο κακοποίησης της μειονοτικής εκπαίδευσης χρησιμοποιήθηκε η Ειδική Παιδαγωγική Ακαδημία Θεσσαλονίκης (ΕΠΑΘ) για τους Μουσουλμάνους που λειτουργεί από το 1968 μέχρι σήμερα για την παραγωγή εκπαιδευτικών για το τουρκόφωνο κομμάτι. Στα χρόνια της Μεγάλης Δίωξης η μειονοτική εκπαίδευση δια μέσου της ΕΠΑΘ, αλλά και με άλλα μέτρα οδηγήθηκε σε πλήρη κρατικοποίηση με την ουσιαστική κατάργηση των αυτοδιοικητικών χαρακτηριστικών της και μετατράπηκε σε «μηχανισμό που παρήγαγε την αμορφωσιά».
 
Η Πολιτεία και σήμερα εξακολουθεί να θεωρεί τη μειονοτική εκπαίδευση ως ανεπιθύμητη δραστηριότητα και δεν επιτρέπει τη βελτίωση και την αναβάθμισή της. Δεν προχωρά στην τυπική της κατάργηση, προφανώς λόγω των συμβατικών υποχρεώσεών της, αλλά τη διατηρεί υποβαθμισμένη και την καθιστά απωθητική. Στρέφει τη Μειονότητα προς τη δημόσια εκπαίδευση και η μειονοτική εκπαίδευση συρρικνούμενη συνεχώς οδηγείται βαθμιαία στην αυτοκατάργησή της.

Το αίτημα της Μειονότητας είναι να αναβαθμισθεί η μειονοτική εκπαίδευση και να επιτραπεί η ελεύθερη ανάπτυξή της. Και ο μειονοτικός γονιός να μην εξαναγκασθεί να στείλει το παιδί του σε δημόσιο σχολείο. Η προτίμηση του μειονοτικού ή του δημόσιου σχολείου να μην είναι προϊόν εξαναγκασμού, αλλά της ελεύθερης βούλησης του κάθε γονιού.

Να «αποκρατικοποιηθεί» η μειονοτική εκπαίδευση. Να ενεργοποιηθούν οι καθιερωμένες αρμοδιότητες της μειονοτικής κοινότητας.

Να κλείσει επιτέλους η ΕΠΑΘ.
Σήμερα όλα τα μειονοτικά δημοτικά σχολεία, κοντά στα 250 τον αριθμό, ως προς την τουρκόφωνη εκπαίδευση στελεχώνονται πια αποκλειστικά από αποφοίτους της ΕΠΑΘ, της μεγάλης πλειοψηφίας των οποίων η ανεπάρκεια στη γνώση και τη χρήση της τουρκικής είναι παροιμιώδης. Πολύ περισσότερο είναι καταφανής η ανεπάρκειά τους στη διδασκαλία της τουρκικής που είναι και το αντικείμενό τους. Σχεδόν όλοι προέρχονται από ιδιαίτερα υποβαθμισμένα μειονοτικά δημοτικά κατά προτίμηση των απομακρυσμένων από το κέντρο ορεινών χωριών, ως δευτεροβάθμια εκπαίδευση όλοι έχουν φοιτήσει στα αναχρονιστικά ιεροσπουδαστήρια (medrese) για 4 χρόνια (μόνο οι τελευταίοι για 6 χρόνια) και έχουν αποφοιτήσει από την ΕΠΑΘ, το κατ’ επίφαση ίδρυμα τριτοβάθμιας εκπαίδευσης, μετά 2 έτη σπουδών αντί για 4. 

Να καταργηθεί η διάταξη νόμου που προβλέπει την κατά προτεραιότητα, δηλαδή κατ’ αποκλειστικότητα, πρόσληψη των αποφοίτων της ΕΠΑΘ στα μειονοτικά σχολεία και να ανοίξει ο δρόμος και στους μη Επαθίτες μειονοτικούς εκπαιδευτικούς. Η διάταξη αυτή, εντόνως αντισυνταγματική, παραβιάζει την αρχή της ισότητας. 

Ως προς τον θεσμικό ρόλο της Τουρκίας στη μειονοτική εκπαίδευση. Αυτός είναι επιθυμητός από την Τουρκική Μειονότητα της Δυτικής Θράκης. 

Τέλος να πάψει η μειονοτική εκπαίδευση να αποτελεί πεδίο ελληνοτουρκικής αντιπαράθεσης και ανταγωνισμού και πεδίο άσκησης αποτουρκοποίησης της Μειονότητας από κάποιους νοσηρούς εγκεφάλους.

Καλούμε να κάτσουν η Ελλάδα και η Τουρκία και να συμφωνήσουν πώς θα ασκήσουν τον θεσμικό τους ρόλο εκατέρωθεν στη μειονοτική εκπαίδευση για το καλό των δυο μειονοτήτων χωρίς υστεροβουλίες και χωρίς δηλώσεις και πράξεις που θα ερεθίσουν το φοβικό σύνδρομο της άλλης πλευράς. 

TÜRKÇE KİTABIMIZ ve Azınlıktaki “Profesyonel Paranoya”


Azınlıkça
Sayı: 37
Mayıs 2008

Denge
İbram Onsunoğlu

Bundan üç ay önce, daha kesin olarak 27 Şubat günü, Müslüman Çocukları Eğitme Programı’nın (ΠΕΜ’in) on yıllık deneyimini anlatan “Toplama, Çıkarma değil; Çoğaltma, Bölme değil” başlıklı kitabın tanıtılacağı Atina Üniversitesinin merkez binasındaki amfide Herkül Milas’la karşılaştım. Tanıtım etkinliğini izlemeye gelmiş. Bana, uzun süredir üzerinde harıl harıl çalıştığını bildiğim bir başka kitap Türkçe Kitabımız’ı nasıl bulduğumu sordu. Kitap baskıdaymış ve bu yakınlarda çıkacakmış.

Birkaç ay önce bana Türkçe Kitabımız’ın son karalamasını göndermişlerdi. İzlenimlerimi, gözlemlerimi, eleştirilerimi ileteyim diye. Yapamadım. Bilgisayarda 100 sayfadan çok bir metinler dizisi, yazarların metinleri ile açıklamalar ve alıştırmalar içiçe, düzene sokulmamış haliyle ve tümü aynı büyüklükte harflerle, okuyacak oldum, yordu beni. Birkaç günümü ayırmam gerekecek, ama bende zaman nerede. Sık sık “lüzumsuz işler müdürü” olduğum duygusuna kaptırırım kendimi, ekmeğimi kazandığım mesleğimi boşladığım düşüncesiyle vicdanım sızlar. Gönderilen notlara, genel bir izlenim bile edinemeyecek bir şekilde üstünkörü bir göz atmakla yetinmiştim.

Evren Dede uzun süredir bu kitap için azınlık yazarlarından metin seçerken ve ilgili dilbilgisi alıştırmalarını hazırlarken karşılaştığı güçlükleri anlatıyordu bana, ve yaşadığı sorunları. Ona da yeterince yardım edememiştim. Ama daha önce onun diretmesi ve çabasıyla Azınlıkça’da azınlık edebiyatıyla ilgili bir özel sayı hazırlamıştık. O zaman yol ve kaynak göstermiş, bilgilendirmiştim kendisini. Nitekim, Evren’in itirafına göre, Türkçe Kitabımız’a yazar ve metin seçiminde o çalışma taban oluşturmuş.

Milas bana kitabı nasıl bulduğumu soruyordu şimdi, onu incelediğimi farzederek. Nasıl yanıt vereyim?... Yanıtımı beklemeden ikinci sorusunu sordu: “Bu kitap azınlık cephesinden ne çeşit eleştiriler alabilir?” Bu kez hemen yapıştırdım, yarı şaka yarı gerçek, tahrik ederek ve inadına gaddarca: “Azınlığı Ana Vatan Türkiye’den koparmayı amaçlıyor olarak suçlanacaktır!”... Milas bir an için duraksadı, yutkundu. Böyle bir eleştiri geleceğini hiç düşünmemiş gibiydi veya benden böyle bir gözlem beklemiyordu. Onu gafil avladığımı hissettim. Gözlerinden öfke kıvılcımlarının sıçradığını görür gibi oldum.

Daha doğrusu, bugün kitabı okumuş ve incelemiş olarak diyebilirim ki, onu hazırlarken Azınlıktan gelecek böyle ve benzeri milliyetçi suçlamaları daha baştan bertaraf etmek için elinden geleni yapmıştı. Benim kendisinden beklentilerimin çok üstünde. Dolayısıyla Türkçe Kitabımız’ı incelemiş olsaydım, ona bu şekilde takılmaya dilim varmazdı. Kitapta bu yöndeki çabası öylesine aşikar idi ki, Yunanistan’da Azınlık konusundaki resmî ve egemen anlayışı kendisi için tüm tehlikelerine rağmen aşmıştı, çağdaş ve saygılı bir yaklaşımla, yeni bir anlayışın tohumlarını atıyordu. En kötü niyetlisinin bile bu çabayı ve iyi niyeti takdir etmemesi mümkün değildi. Öyle sanıyordu. Onun için besbelli vicdanen rahattı ve böyle bir suçlamaya hedef olabileceğini aklından silmiş olmalıydı.

Kitabın hazırlanmasında emeği geçen bizim azınlık üyesi öbür kişilerin katkısına hiç değinmiyorum, hâletiruhiyelerini hiç yorumlamıyorum.

İlgilenenler, söz konusu kitabı bugün görüp okumuşlar veya onun içeriği hakkında basında çıkan yazılardan ve elinizdeki Azınlıkça’dan bazı bilgiler edinmişlerdir. Onun için burada bir çift sözle yetineceğim: “Türkçe Kitabımız”, sayısı 50’yi bulan yalnızca azınlık yazarlarının metinleri ve azınlık yaşamından fotograflar ile bunlara eşlik eden dilsel ve daha başka alıştırmalardan oluşan bir yardımcı okuma kitabı, sona eren Frangudaki Programının son ürünü. Zenginliği hakkında var olan çekincelerimi bir hayli sarsmış olan azınlık edebiyatının bir derlemesi. “Azınlıkçılık” akımına dolaylı olarak ama pek açıkça ve sonuca gidici bir biçimde hizmet eden bir yapıt. Bizim ilkel milliyetçilerden gelen tepkilerden sonra onlara yanıt mahiyetinde şimdi daha da ileri gidip onların diliyle bir büyük gözlem yapacağım: “Türk azınlık milliyetçiliği” bir kitapta ancak bu kadar okşanabilir.

O gün ben Milas’a Azınlıktaki güdümlü ve yaranmalı paranoyadan korunmanın mümkün olmadığını anımsattım, kara mizaha başvurarak. Ne yapsa boşuna. Bu paranoyanın harekete geçmesi için birileri düğmeye basmayagörsün. “Bu kitabı Azınlığı Türkiye’den koparma çabası olarak suçlayacaklardır.” Kafa karıştırmak için en hassas noktadan vurarak. Milas, kendisi de azınlık bireyi, gerçekte bu hali çok iyi biliyordu, eseriyle bertaraf ettiğine inandığı bu hali. Ben ona bertaraf edilmezliğini anımsatıyordum. Gözlerinden öfke kıvılcımlarının sıçradığını görür gibi oldum. “Öyle mi derler? Desinler!... Doğru! Ben Azınlığın kişilik kazanmasını ve verasetten kurtulmasını istiyorum!”...

Milas’la daha fazla konuşamadık. Etkinlik başlıyordu. Benim yapacağım konuşmanın konusu zaten bu tartıştığımız sorunla ilişkiliydi. “Frangudaki Grubunun Trakya’ya ilk geldiğinde AZINLIKTAKİ İTİMATSIZLIĞIN KAYNAKLARI”. Bu konuşmayı aynen Yunanca olarak Azınlıkça’nın geçen sayısında bu sütuna koymuştuk.

“Türkçe Kitabımız” bir ay sonra yayımlandı. Milas önce onu Türkiye ve Yunanistan’da bazı gazeteci ve aydınlar tarafından yorumlanmasını sağladı. Muhtemel saldırılara karşı bir savunma duvarı mı inşa etmek istiyordu, herhalde öyle. İlgili eleştiriler hep olumlu, bazıları coşkulu çıktı. Ne çıksa boşuna. Düğmeye bir basılmayagörsün.

Düğmeye basılmış olmalı ki: İlk tepki, kitapta karanlık emeller keşfederek ve onu reddederek, Almanya’daki Federasyon başkanı Halit Habipoğlu’ndan geldi. Habipoğlu, uzun açıklamasında eline alıp okumadığı ve incelemediği kitabı eleştirmeye kalkarken, konuya önyargıyla yaklaştığını da böylece itiraf ediyor ve kazanılmış bir hızla ve iddialarını kanıtlama gereği duymadan kınamacılık geleneğini ezbere sürdürüyordu. Özetini vereyim: “Bizim denetimimiz altında olmayan, hele bir Yunanlının olduğu yerde biz her şeye kaşıyız.” Açıklama, azınlık basınında yayımlandı. Mesaj açıktı. Kitabı övmek ve ona olumlu yaklaşmak demek, Federasyonu ve onun arkasındaki gücü karşısına almak demekti. İkaz ediyordu. Kitabı daha incelemeden alelacele kınamaya koşmaktaki amacı, bu arada dile getirilebilecek muhtemel olumlu yorumların önünü kesmekti. Burada söz konusu olan, Yönetimden gelen girişimler karşısında Azınlık olarak edindiğimiz haklı kuşkuculuğun ve itimatsızlığın bir tezahürü daha değildi. Düpedüz bir paranoya idi, daha doğrusu “güdümlü ve yaranmalı profesyonel paranoya”. Her şeyden önce bu kitap, Yönetimin bir girişimi değil, bağımsız bir kurumun. Ve bu kurum, Yönetime değil, AB normları çerçevesinde oluşturulmuş yine bağımsız başka bir kuruluş tarafından denetilmekte. Habipoğlu bunları bilmiyordu, sorup öğrenmemişti, veya bilmemezlikten geliyordu.

Bu olay bana birkaç yıl önce Frangudaki’nin şahsına bizim tecritçi milliyetçilerimiz tarafından yapılan çirkin saldırıyı anımsattı. Frangudaki’nin İngiltere’de yapılan bir konferansta ΠΕΜ ile ilgili sunumuna “Düşmanı Eğitirken” diye koyduğu alaylı ve karamizahlı başlık, sunumun içeriği gözardı edilerek ve kasten ucuz bir tahrifatçı yaklaşımla, gerçekte öyleymiş gibi algılanıyor ve top ateşine tutuluyordu. Başlığın egemen anlayışa karşı bir eleştiri ve iğneleme oluşturduğunu görmeyecek kadar alçalıyordu profesyonel paranoya.

Milas, Habipoğlu’na yanıt verdi. Habipoğlu’nun mantığı öylesine zorlama ki ve öylesine çürük temellere oturuyor ki.

Sonra, Frangudaki programına yöneltilen başlıca eleştirilerden biri, onun Yunanca ağırlıklı olması idi. Şimdi bu program çerçevesinde, bu eleştirilerin göz önüne alındığını gösterircesine, Türkçeyi öğretme amaçlı bir yardımcı kitap çıkıyordu.

Bırakalım başka ayrıntıları, ben burada bir noktaya değineceğim. Federasyonun açıklamasında ara başlık olarak kullanılan şöyle bir ifade var: Yunanistan, Türkçe Kitabımız’ı kendi çıkarları için kullanıyor. Şahsen böyle bir şeyi henüz farketmemiş olmama rağmen, zira Habipoğlu olacağını tahmin ettiği bir şeyi olmuş gibi gösteriyor, ama böyle bir şey olsa bile, anlamadım, bundan daha doğal ne var ki. Bu ne biçim mantık! Yani yarın Yönetim özgür ve adil müftülük seçimlerini ilan etse ve buna karşılık “bakınız ben Azınlığın müzmin talebini kabul ettim ve çağdaş Avrupaî azınlık politikası izliyorum” gibilerden bu olayı “kendi çıkarları için kullanmaya” kalksa, biz buna itiraz mı edeceğiz ve seçimleri red mi edeceğiz? Bu ne biçim mantık!

Daha sonra kitap daha birçok eleştiriler aldı. Tümünde ortak payda, açıkça ifade edilmemesine rağmen, bununla Azınlığı Ana Vatandan koparmak amaçlandığı şeklinde. Azınlığın gelişip kişilik kazanmasını ve kendi değerlerini yaratıp kendi ayakları üzerinde durmasını böyle algılayanlar var, böyle niteleyenler var. Bu, başka bir şey değilse, bir özgüven eksikliği meselesi.

Bundan yıllar önce bir Türkiye gazetesinde Türkiye’nin azınlık politikasını şöyle eleştirmiştim: “Türkiye bizi hep elinden tutulup yürütülecek bir bebek gibi gördü. Onun için kendi kendine yürümesini öğrenmedik.”

Necmi Hasanoğlu ise Gündem’de çıkan yazısında Habipoğlu’nu beş geçmiş. İlişkili olmayan şeyleri birbiriyle ilişkili kılarak, bir AB ülkesinde, bu Yunanistan bile olsa, devlet erkinin her şeyi denetimi altında tutmaya ve her şeye yön vermeye gücü yetmediğini o da Habipoğlu gibi unutarak, doğru ile yanlışı karıştırıp keyfî yargılara vararak, ve daha neler. Ne diyeyim, kişisel deneyim meselesi.

Azınlığın izlemesi gereken politikanın temel bir ilkesini anımsatalım: Azınlık, savunmasını örgütlemek ve yaşamını sürdürmek için, ve bir yaşam felsefesi olarak, çoğunluk unsurundan kendisine saygı duyan demokrat kişilerle ilişkilerini geliştirmek ve onlarla ittifak kurmak zorundadır. Herkül Milas, bu kişilerden biridir.

Kitabın kendisine gelince. Herkül Milas’ın katkılarıyla hazırlanan Türkçe Kitabımız, Azınlığa ve azınlık değerlerine son derece saygıyla hazırlanmış bir kitap. Azınlığın kendi değerlerini ve kendi kültürünü geliştirmesinden ürken ve bunu Ana Vatandan kopmak gibi gösteren kimselere bir diyeceğim yok.



İbram Onsunoğlu'nun makalesini dergideki şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYIN

ΠΗΓΕΣ ΔΥΣΠΙΣΤΙΑΣ ΣΤΗ ΜΕΙΟΝΟΤΗΤΑ κατά τον χρόνο εμφάνισης της ομάδας Φραγκουδάκη στη Θράκη


Azınlıkça
Sayı 36
Mart 2008
DENGE
İbram Onsunoğlu


ΠΗΓΕΣ ΔΥΣΠΙΣΤΙΑΣ ΣΤΗ ΜΕΙΟΝΟΤΗΤΑ κατά τον χρόνο εμφάνισης της ομάδας Φραγκουδάκη στη Θράκη

Aşağıda, 27 Şubat günü Atina Üniversitesinde gerçekleştirilen “Müslüman Çocukları Eğitme Programı” çerçevesinde Azınlıktaki eğitime reformsal müdahaleler konulu ve «TOPLAMA, çıkarma değil; ÇOĞALTMA, bölme değil» başlıklı kitabın tanıtım etkinliğinde İbram Onsunoğlu’nun yaptığı konuşmayı yayımlıyoruz. Bu kitap için ayrıca AZINLIĞIN İÇİNDEN başlıklı sütuna bakınız.

Έπεσα κι εγώ θύμα του επωνύμου μου κι έτσι είμαι ο τελευταίος ομιλητής, κάτι που δεν ήθελα. Δεν θα ήθελα να μιλήσω τελευταίος, να έχω αυτό το προνόμιο, οι τελευταίες εντυπώσεις σας να είναι από τα δικά μου λεγόμενα και να σας αφήσουν μια στυφή γεύση.
Οι προλαλήσαντες αναφέρθηκαν εκτενώς στο περιεχόμενο του βιβλίου, ο καθένας από τη σκοπιά του, στο εκπαιδευτικό κομμάτι, την πρωτοποριακή δουλειά της Ομάδας Φραγκουδάκη και τις ευρύτερες πέρα από τη Θράκη και τη Μειονότητα διαστάσεις του έργου που έχει παραχθεί και της εκπαιδευτικής εμπειρίας που έχει κατακτηθεί. Εγώ θα σας μιλήσω για ένα άλλο θέμα, για τις πηγές δυσπιστίας της Μειονότητας την εποχή που για πρώτη φορά η Ομάδα κατέφθασε στη Θράκη. Η δυσπιστία αυτή της Μειονότητας, διάχυτη και έντονη τότε πριν μια δεκαετία, ενείχε τη δύναμη να σαμποτάρει και να ακυρώσει την όλη προσπάθεια. Και δεν ήταν η μόνη, ήταν και η δυσπιστία της Πλειονότητας, πιο αποτελεσματική, που επίσης μπορούσε να παρεμβάλει εμπόδια, ώστε να αναγκάσει την ομάδα να παραιτηθεί και να φύγει άπρακτη. Εάν τελικά ξεπεράσθηκε αυτή η διπλή δυσπιστία είναι πραγματικά ένας άθλος που δεν νομίζω να επισημάνθηκε αρκετά.
Έτσι λοιπόν όταν πριν 10 χρόνια η κ. Φραγκουδάκη και η κ. Δραγώνα με τους συνεργάτες τους ανέβηκαν στη Θράκη στα πλαίσια του Προγράμματος Εκπαίδευσης Μουσουλμανοπαίδων και ήρθαν σε επαφή με τους μειονοτικούς το κυρίαρχο συναίσθημα που εισέπραξαν απ’ αυτούς ήταν η δυσπιστία. Με την ίδια και βαθύτερη δυσπιστία αντιμετωπίσθηκαν και από τους πλειονοτικούς της Θράκης, αν και το περιεχόμενο της δυσπιστίας των δεύτερων ήταν τελείως διαφορετικό ή ίσως ο όρος δυσπιστία δεν είναι ο κατάλληλος για να χαρακτηρισθεί η αντίδρασή τους.
Η αντίδραση των μειονοτικών μπορούσε να συνοψισθεί ως εξής: Δεν μπορεί να υπάρξει προσέγγιση καλών προθέσεων στην εκπαίδευση της Μειονότητας, έτσι όπως προσπαθεί να μας διαβεβαιώσει η κ. Φραγκουδάκη. «Kάποιο λάκκο έχει φάβα. Θα πρέπει να ήρθαν να μας εξαπατήσουν. Δείχνουν γλυκομίλητοι, διαλλακτικοί, μας ακούνε και συμφωνούν μαζί μας. Αλλά απλώς κρύβουν τις πραγματικές τους προθέσεις. Πρόκειται για λύκους με προβιά προβάτου. Θα επιδιώκουν την αφομοίωση της Μειονότητας.»
Ενώ η άλλη, των πλειονοτικών, διατυπωνόταν ως άρνηση: Δεν πρέπει να υπάρξει τέτοια προσπάθεια. «Τι είναι αυτά που λέτε κ. Φραγκουδάκη! Να μορφώσουμε τους Τούρκούς; Την ώρα που εμείς κάνουμε το παν για να μην ξυπνήσουν! Αυτή θα είναι η εθνική πολιτική για τη Θράκη!»
Αυτά το 1997, πριν 10 χρόνια.
«Τι είναι αυτά που λέτε κ. Πρόεδρε! Αυτή θα είναι η εθνική πολιτική της νέας κυβέρνησης για τη Θράκη!» Με τα λόγια αυτά αντέδρασε ένας δημοσιογράφος της παράταξής του και εκδότης τοπικής εφημερίδας στον τότε πρωθυπουργό κ. Μητσοτάκη σε συνέντευξη τύπου στην Κομοτηνή, όταν αυτός ανήγγειλε την άρση των «διοικητικών οχλήσεων» σε βάρος της Μειονότητας και διακήρυξε τη νέα πολιτική ισονομίας και ισοπολιτείας. Τότε ο Μητσοτάκης έσκυψε στο αυτί του διπλανού υπουργού και τον ρώτησε ψιθυριστά, τόσο ψιθυριστά ώστε να τον ακούσει όλη η αίθουσα: «Ποιος είναι αυτός ο μ…άκας;» Ήταν Μάης του 1990.
Δεν έδειξε όμως την ίδια αποφασιστικότητα η κεντρική εξουσία στα επόμενα χρόνια στην εφαρμογή της διακηρυγμένης πια ισονομίας και ισοπολιτείας. Η άρση των διοικητικών μέτρων προχωρούσε αργά και με υπαναχωρήσεις, σε σημείο που να αμφισβητείται αν η πραγματική πρόθεση της Διοίκησης ήταν αυτή. Το άλλοθι πάντα ήταν η αντίδραση των τοπικών φορέων και άλλων, αλλά αυτό εν πολλοίς ήταν ψευδές. Όχι πως δεν υπήρχαν αντιδράσεις, και λυσσαλέες μάλιστα, τα οργανωμένα συμφέροντα γύρω από ένα καθεστώς δεκαετιών, ο τρόπος οργάνωσης και λειτουργίας της ίδιας της τοπικής διοίκησης, οι μηχανισμοί και παραμηχανισμοί στηριζόντουσαν στην καταπίεση της Μειονότητας. Αλλά, αλήθεια, μπορούσε να σταθεί ηθικά και πολιτικά μια τέτοια δικαιολογία, ότι κάποιοι απαιτούσαν τη συνέχιση των παρανομιών και των διακρίσεων σε βάρος μιας ομάδας πληθυσμού και οι κυβερνήσεις υποχρεώνονταν να ενδώσουν; Η αλήθεια είναι ότι για μεγάλο διάστημα η ίδια η κεντρική εξουσία ήταν αμφιθυμική στην άρση των διοικητικών μέτρων, αν πρέπει να προχωρήσει, κατά πόσο πρέπει να προχωρήσει, σ’ αυτό περισσότερο, στο άλλο λιγότερο.
Με κάθε ευκαιρία όμως επαναλάμβανε πως η Μειονότητα απολαμβάνει πλήρους ισονομίας και ισοπολιτείας χωρίς διακρίσεις. Μα τα ίδια δεν διακήρυττε και πριν από το ’90 σε περιόδους τότε που οι διακρίσεις ήταν ισοπεδωτικές και τα διοικητικά μέτρα ασφυκτικά, ενώ η Μεγάλη Δίωξη σε πλήρη εφαρμογή, ότι οι Μουσουλμάνοι της Θράκης «αυξάνονται και πληθύνονται και ευημερούν»;
Σε κάθε περίπτωση το κλείσιμο του κύκλου της Μεγάλης Δίωξης, που είχε ανοίξει το 1965, άρχισε τον Μάη του 1990 και συντελέσθηκε τον Ιούλιο του 1998 με την κατάργηση του άρθρου 19 του Κώδικα Ελληνικής Ιθαγενείας. Η διάταξη αυτή έδινε το δικαίωμα στη Διοίκηση να αφαιρεί την ελληνική ιθαγένεια από κάθε μειονοτικό που επέλεγε, χωρίς καν προηγούμενη προειδοποίηση του θύματος, και να τον καθιστά ανιθαγενή και άπατρι. Δεν ήταν ακριβώς έτσι η διάταξη, αλλά πάντως με αυτόν τον τρόπο και καταχρηστικώς χρησιμοποιήθηκε. Δεν θα αποφύγω να αναφερθώ στη στάση του Στέλιου Παπαθεμελή. Όταν από την κυβέρνηση Σημίτη κατατέθηκε στη Βουλή το σχετικό νομοσχέδιο για την κατάργηση του άρθρου 19, αυτός αντιτάχθηκε, χαρακτηρίζοντάς το «ως την τελευταία γραμμή αμύνης του Ελληνισμού στη Θράκη».
Η εμφάνιση της Ομάδας Φραγκουδάκη στη Θράκη γίνεται το 1997 κατά τη μεταβατική αυτή περίοδο. Πολλά από τα μέτρα έχουν αρθεί πλήρως και άλλα έχουν χαλαρώσει σε μεγάλο ή μικρότερο βαθμό. Το γεγονός όμως αυτό, παρά το ότι έχει προκαλέσει μεγάλη ανακούφιση και έχει διακόψει την επιταχυνόμενη μετανάστευση στην Τουρκία και σε χώρες της ΕΕ, δεν έχει γίνει ακόμα πλήρως συνειδητό από τη Μειονότητα, η οποία αισθάνεται ακόμα ανασφαλής και δεν μπορεί να πιστέψει για τον οριστικό χαρακτήρα της νέας πολιτικής, φοβούμενη πάντα ένα πισωγύρισμα με αφορμή λχ μια ελληνοτουρκική κρίση. Υπήρχε τότε (και υπάρχει ακόμα σε μικρότερο βαθμό) μια διάχυτη δυσπιστία η οποία τροφοδοτείται και από τη σκληρή και ανυποχώρητη στάση της Διοίκησης σε θέματα που άπτονται του μειονοτικού καθεστώτος, όπως είναι η ανάδειξη των μουφτήδων, οι αρχαιρεσίες για τη διοίκηση των βακουφίων, το κλείσιμο των ιστορικών σωματείων που φέρουν το επίθετο «τουρκικό» στον τίτλο τους και η μειονοτική εκπαίδευση.
Η μειονοτική εκπαίδευση, που παρέχεται στα μειονοτικά σχολεία, δημοτικά και γυμνάσια-λύκεια, αλλά γενικότερα η εκπαίδευση στη Μειονότητα ήταν το μεγάλο θύμα της Μεγάλης Δίωξης. Η μειονοτική εκπαίδευση, αυτό το ημικρατικό και ημιιδιωτικό μόρφωμα, που γίνεται στόχος τόσων αρνητικών σχολίων στη σημερινή της μορφή και κατάντια, γνώρισε μεγάλη άνθηση μεταξύ 1950 και ’65 στα χρόνια της ελληνοτουρκικής προσέγγισης, με τη σύμπραξη και της Τουρκίας, και ανταγωνιζόταν σε ποιότητα τη δημόσια εκπαίδευση. Ο υποφαινόμενος είμαι από τη γενιά αυτή.
Μετά τη χρυσή 15ετία, κατά την οποία συμβαίνει έκρηξη στη μειονοτική εκπαίδευση, αυτή στα χρόνια της Μεγάλης Δίωξης που ακολουθούν αποτελεί τον κατ’ εξοχήν στόχο διωγμών, υπονομεύεται και υποβαθμίζεται μεγάλως, τίθεται υπό ασφυκτικό κρατικό έλεγχο με την κακή σημασία χάνοντας τον ημιαυτόνομο χαρακτήρα της και γίνεται ουσιαστικά κρατική. Και η αρχή που διέπει τη λειτουργία της συνοψίζεται στο σύνθημα «όσο λιγότερα μαθαίνουν τόσο το καλύτερο». Ως βασικός μοχλός υποβάθμισης, αλλά και αποτουρκοποίησης της μειονοτικής εκπαίδευσης χρησιμοποιείται η Ειδική Παιδαγωγική Ακαδημία Θεσσαλονίκης για τους Μουσουλμάνους. Αυτή ιδρύθηκε το 1968 από τη Χούντα και λειτουργεί μέχρι σήμερα για την παραγωγή δασκάλων που θα διδάξουν τα τουρκόφωνα μαθήματα στα μειονοτικά σχολεία. Πρόκειται για ένα απίθανο κατασκεύασμα διετούς φοίτησης, «bon pour l’Orient», που εποπτεύεται από ΥπΕξ και ΚΥΠ, μια σύλληψη ολοκληρωτικού καθεστώτος. Κάτω από τις συνθήκες αυτές δεν μπορούσε να μην πάσχει βαρέως το τουρκόφωνο κομμάτι, αλλά εξίσου βαρέως και περισσότερο έπασχε και το ελληνόφωνο κομμάτι της μειονοτικής εκπαίδευσης, η οποία γενικά είχε καταντήσει μια μη εκπαίδευση.
Αυτές οι συνθήκες επικρατούσαν γενικά στη Μειονότητα και ειδικότερα στην εκπαίδευση τον καιρό που κάνουν την εμφάνισή τους στη Θράκη οι Φραγκουδάκη και Δραγώνα με τους συνεργάτες τους για να θέσουν σε εφαρμογή το φιλόδοξο Πρόγραμμα Εκπαίδευσης Μουσουλμανοπαίδων.
Τα παρακάτω είναι προσωπικά συμπεράσματα και διαπιστώσεις από τη χαλαρή έως πολύ χαλαρή παρακολούθηση των δραστηριοτήτων της Ομάδας από τη μια και των αντιδράσεων, συζητήσεων και προβληματισμών που προκλήθηκαν από τις δραστηριότητες αυτές μέσα στη Μειονότητα από την άλλη, σ’ αυτούς συμμετείχα και ο υποφαινόμενος. Κάποια από τα πρόχειρα αυτά συμπεράσματα και διαπιστώσεις ενέχουν τον κίνδυνο να είναι αυθαίρετα και μη τεκμηριωμένα και ίσως εντελώς λανθασμένα.
Την περίοδο εκείνη, λοιπόν, υπάρχει ακόμα μια διάχυτη δυσπιστία προς κάθε ενέργεια της Πολιτείας κι όταν ακόμα αυτή είναι κάτι ουδέτερο και δεν αφορά κάποιο αντιμειονοτικό μέτρο ή ακόμα και κάτι θετικό, όπως μια πράξη ισονομίας, ότι κάτω από το περιτύλιγμα κρύβει μια παγίδα για τη Μειονότητα και αποσκοπεί στην ενίσχυση των διακρίσεων και της καταπίεσης ή της αποτουρκοποίησης και της αφομοίωσης και αμφισβητεί το μειονοτικό καθεστώς. Με την ίδια δυσπιστία αντιμετωπίζεται και κάθε προσέγγιση των πλειονοτικών, όπως αυτή των δημοσιογράφων, των ερευνητών και της Ομάδας Φραγκουδάκη βέβαια, ότι αυτοί επιτελούν εντεταλμένη υπηρεσία για να παραποιήσουν την αλήθεια, να προπαγανδίσουν τους επίσημους ψευδείς ισχυρισμούς, να ωραιοποιήσουν την ασχήμια. Ναι μεν η δυσπιστία είχε αρχίσει να υποχωρεί κάπως, όταν βαθμιαία γίνεται αντιληπτό πως η άρση ή χαλάρωση των διοικητικών μέτρων μάλλον έχει μόνιμο χαρακτήρα, αλλά η κατάσταση ήταν πολύ μακριά από την αποκατάσταση μιας οποιασδήποτε σχέσης εμπιστοσύνης με τις αρχές. Στα θέματα της εκπαίδευσης όμως, ειδικά στη μειονοτική εκπαίδευση, η δυσπιστία ήταν έντονη, όπως εν πολλοίς είναι μέχρι σήμερα, καθώς αυτή –η μειονοτική εκπαίδευση εξακολουθεί να αντιμετωπίζεται ως μια ανεπιθύμητη δραστηριότητα.
Την περίοδο εκείνη μέσα στη Μειονότητα δεν είχε συντελεσθεί ακόμα η ιδεολογική ήττα της ρεύματος που υποστήριζε πως τη μοναδική οδό σωτηρίας στη Μειονότητα προσφέρει η Τουρκία. Οι επικεφαλής του ρεύματος αυτού στο πίσω μέρος του εγκεφάλου τους έχουν τη σκέψη να θέσουν θέμα μιας νέας ανταλλαγής πληθυσμών μόλις οι συνθήκες και η συγκυρία το επιτρέψει, γνωρίζοντας βέβαια πως η ανταλλαγή εξελισσόταν ουσιαστικά, και μάλιστα κάτω από άθλιες συνθήκες, με τη βαθμιαία μετανάστευση των Τούρκων μειονοτικών, ενώ των Ελλήνων μειονοτικών εν πολλοίς είχε ολοκληρωθεί. Η Τουρκία όμως ήταν αντίθετη στην πρόταση αυτή. Το αντίπαλο ρεύμα υποστηρίζει την όσο το δυνατόν μεγαλύτερη απεμπλοκή του μειονοτικού από τα ελληνοτουρκικά που με τη λογική των αντιποίνων συνεχώς σε αδιέξοδα το οδηγεί και αναζητεί παράλληλη προστασία από την ΕΕ.
Αμφιβάλλω αν η Ομάδα Φραγκουδάκη είχε ενημερωθεί για το κλίμα αυτό και για άλλα πολλά που αποτελούσαν ανυπέρβλητα εμπόδια για το ξεκίνημα και τη συνέχιση της προσπάθειας. Τα ανακάλυψε μέρα με τη μέρα. Ήρθε στη Θράκη ξυπόλητη στα αγκάθια. Ήθελε πολύ ψυχικό απόθεμα να μην τα παρατήσει και σηκωθεί να φύγει.
Πώς να εξηγήσει τώρα η Ομάδα Φραγκουδάκη στους μειονοτικούς πως η προσπάθεια που ξεκινούσε είναι για το καλό τους, πως στοχεύει τη βελτίωση της κατάστασης της παιδείας μέσα στη Μειονότητα, πως αφορά το μέλλον των παιδιών τους και της κοινότητάς τους, για να σπάσει η απομόνωση και η γκετοποίηση, για να πετύχουν μια ομαλή ενσωμάτωση, να είναι ισότιμοι πολίτες με ισότιμη συμμετοχή στο τοπικό γίγνεσθαι; Πώς να τους τα εξηγήσει όλα αυτά χωρίς να γελοιοποιηθεί μπροστά στα δύσπιστα μάτια τους; Και κυρίως να τους πείσει για να πετύχει τη συμμετοχή και τη συνεργασία τους; Αλλά και πώς να εξηγήσει τη διαφοροποίησή της από τις μέχρι τότε ακολουθούμενες πολιτικές και πώς να εκφράσει τη κριτική της στάση απέναντι σ’ αυτές χωρίς να κατηγορηθεί για προδοσία από τους πατριδοκάπηλους που καραδοκούν και χωρίς να ελεγχθεί από τους αρμόδιους που εν πολλοίς επιμένουν στις παλιές αντιλήψεις και επιδιώξεις; Πώς να εξηγήσει ότι έχει μια σχετική αυτονομία απέναντι στην επίσημη γραμμή την οποίαν δεν μπορεί να την αγνοήσει, αλλά μπορεί και να μην την ακολουθεί; Πώς να τα εξηγήσει όλα αυτά ότι η προσπάθειά της δεν κρύβει παγίδες που αποσκοπούν στην αλλοίωση της ταυτότητάς τους, την οποία σέβεται; Πώς να δείξει ότι κατανοεί και σέβεται την αγωνία και τις ευαισθησίες τους και να γίνει πιστευτή ώστε να καλλιεργήσει μια σχέση εμπιστοσύνης μαζί τους; Στην πράξη βέβαια.
Δεν γνωρίζω πόσες φορές η Ομάδα, πέρα από δυσκολίες, εμπόδια και αντιστάσεις, διαισθάνθηκε τον κίνδυνο να σαμποταριστεί η όλη προσπάθειά της και να ακυρωθεί με την άρνηση συνεργασίας εκπαιδευτικών, γονιών, μαθητών και άλλων συνεργατών. Αυτή η απειλή ήταν πάντα παρούσα και αισθητή.
Η Ομάδα όταν αρχίζει τις επαφές και αναλαμβάνει δράση ξαφνιάζει θετικά τόσο την ηγεσία όσο και την κοινή γνώμη της Μειονότητας, στην αρχή με τον τρόπο που προσεγγίζει τους ανθρώπους και αντιλαμβάνεται το εκπαιδευτικό και το γενικότερο μειονοτικό πρόβλημα. Εξηγεί αυτό που ήρθε να κάνει, ζητά να ακούσει γνώμες και παρατηρήσεις, ακούει χωρίς να διακόπτει, προτρέπει να εκφραστούν παράπονα, αιτήματα και προτάσεις όποιες κι αν είναι αυτές. Ρωτάει να μάθει, δεν επιβάλλει απόψεις. Μεταφέρω εντυπώσεις: «Δεν ξέρω πού θα βγάλει η ιστορία αυτή, αν θα πετύχει ή αποτύχει. Πάντως φαίνονται καλοπροαίρετοι άνθρωποι και σοβαροί επιστήμονες.»
Προκαλούνται συζητήσεις μέσα στη Μειονότητα, λίγοι είναι αυτοί που εκφράζονται θετικά, εκφράζονται κυρίως επιφυλάξεις, επισημαίνεται όμως και η πρωτόγνωρη εμπειρία που τα είπαν με πλειονοτικούς καυτά θέματα ταμπού για εκπαιδευτικά και άλλα μειονοτικά χωρίς να τσακωθούν μαζί τους.
Η αρχική δυσπιστία αρχίζει να υποχωρεί στην αρχή κυρίως μεταξύ των γονιών των μαθητών. Ενώ μερίδα της ηγεσίας, η σκληροπυρηνική και εθνικιστική, που υποστηρίζει τον απομονωτισμό, ευθύς εξαρχής θέλει να απορρίψει το εγχείρημα και ψάχνει για αντιμειονοτικές αιχμές, λάθη και γκάφες για να το καταγγείλει. Παρακολουθεί στενά και, καθώς δεν βρίσκει τίποτα αξιόλογο να καταγγελθεί, σιωπά.
Η ηγεσία και ο μειονοτικός τύπος έχουν αναδείξει το εκπαιδευτικό ως το σημαντικότερο πρόβλημα της Μειονότητας. Εν τούτοις είναι αξιοσημείωτο το γεγονός και ενδεικτικό της βαθιάς δυσπιστίας, αλλά και απουσίας αυτοπεποίθησης, που ενώ όλα αυτά τα χρόνια με την παρέμβαση της Ομάδας συντελείται μια πραγματική επανάσταση στον χώρο της εκπαίδευσης με όλα αυτά που περιγράφονται στον τόμο κι πολλά άλλα που δεν περιγράφονται, από την ηγεσία δεν γίνεται σχεδόν καμιά δημόσια τοποθέτηση και από τον κατά τα άλλα λαλίστατο μειονοτικό τύπο καμιά αναφορά υπέρ ή κατά. Τηρείται άκρα σιωπή, την ώρα που η συμμετοχή αυξάνεται, οι συζητήσεις, οι προβληματισμοί και οι ενθουσιασμοί δίνουν και παίρνουν, αλλά μόνο στο προφορικό επίπεδο και ανάμεσα σε παρέες.
Είναι εντυπωσιακό που η πρώτη δημόσια καταγγελία για το Πρόγραμμα θα έρθει μόλις στον έβδομο χρόνο με αφορμή τις δηλώσεις της κ. Φραγκουδάκη για το μειονοτικό σχολείο, το οποίο χαρακτήριζε κακό σχολείο που δεν επιδέχεται βελτίωση και συμβάλλει στη γκετοποίηση της Μειονότητας και υποστήριζε τη στροφή προς το δημόσιο σχολείο όπου για τις ανάγκες των μειονοτικών μαθητών πρότεινε να εισαχθεί η διδασκαλία της τουρκικής και των θρησκευτικών. Η ηγεσία και οι διανοούμενοι που ήθελαν να προστατέψουν το μειονοτικό σχολείο ως ένα από τα βασικά στηρίγματα του ισχύοντος μειονοτικού καθεστώτος αντέδρασαν έντονα στην πρόταση αυτή, την οποία ερμήνευσαν ως θέση του Υπουργείου Παιδείας, και οι σχέσεις τότε οδηγήθηκαν μέχρι του σημείου ρίξεως. Η σκληροπυρηνική μερίδα της ηγεσίας τότε θεώρησε τον εαυτό της δικαιωμένο που κράτησε επιφυλακτική στάση για τις προθέσεις της Ομάδας και τις επιδιώξεις του Προγράμματος. Ακολούθησαν κι άλλες καταγγελίες πως το Πρόγραμμα που αφορούσε κυρίως την ενίσχυση της διδασκαλίας της ελληνικής είναι υπούλως αφομοιωτικό, ζητήθηκε να υπάρξει παράλληλα και ενίσχυση της διδασκαλίας της τουρκικής, διαφορετικά να ανασταλεί η λειτουργία του. Η Ομάδα αντιμετωπίσθηκε σαν να εκπροσωπούσε το Υπουργείο Παιδείας και σαν να ήταν αυτή υπεύθυνη για όλα τα κακώς κείμενα και αρμόδια να τα διορθώσει, ζητήθηκε να βελτιωθούν οι συνθήκες στη μειονοτική εκπαίδευση, να επανέλθουν οι ανασταλμένες αρμοδιότητες της μειονοτικής κοινότητας, τα υπό ίδρυση νηπιαγωγεία να είναι δίγλωσσα κλπ. Η κριτική του μειονοτικού σχολείου επιστημονικά μπορεί να ήταν μια τεκμηριωμένη άποψη, αλλά πολιτικά ήταν μια γκάφα. Η ένταση και η ψύχρανση με την ηγεσία και τους διανοούμενους κράτησαν κοντά δυο χρόνια.
Πέρα από τα εκπαιδευτικά αποτελέσματα του Προγράμματος Εκπαίδευσης Μουσουλμανοπαίδων υπήρξαν κι άλλα με κοινωνικές και πολιτικές διαστάσεις, όπως η συμβολή στην ομαλή συμβίωση των δυο στοιχείων στη Θράκη. Ίσως τα τελευταία να αποδειχθούν σημαντικότερα στο μέλλον.