41. SAYI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
41. SAYI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Azınlıkça 41 - Batı Trakya Aylık Haber Yorum Dergisi

AZINLIKÇA
Batı Trakya Aylık Haber Yorum Dergisi
Sayı: 41 Kasım 2008
ΑΖΙΝΛΙΚΤΣΑ
ΜΗΝΙΑΙΟ ΤΟΥΡΚΟΕΛΛΗΝΟΦΟΝΟ ΠΟΛΙΤΙΚΟ ΠΕΡΙΟΔΙΚΟ ΤΗΣ Δ. ΘΡΑΚΗΣ
ΝΟΕΜΒΡΙΟΣ 2008
İÇİNDEKİLER
*Mübadele Yapılmasaydı... Dimostenis Yağcıoğlu
*Yaz bakalım adını Evren Dede
*Lokman'ım Hasan Marka Paşa
*Büyük Derbent'te huzursuzluk devam ediyor Aydın Bostancı
*Salahaddin Galip'in ardından - II İbram Onsunoğlu
*Bir kitabın ardından Hakan Mümin
*Üniversitelerdeki Kitap Listesi: Avantaj mı Zaman Kaybı mı? Fatih Nazifoğlu
*ΑΝΟΙΧΤΗ ΕΠΙΣΤΟΛΗ ΠΡΟΣ ΟΣΟΥΣ ΚΡΑΤΟΥΝ ΞΥΠΝΗ ΤΗ ΣΥΝΕΙΔΗΣΗ ΤΟΥΣ ΣΤΟΝ ΙΣΛΑΜΙΚΟ ΚΟΣΜΟ Γιώργος Δούδος
*Azınlıklar, meşruiyet ve iktidar Samim Akgönül
*Öteki’nin Dilini Öğrenmek Herkül Millas
*Eğitim ve Sistem Hatice Sali
*Makedonya isim sorunu ve son durum Evren Dede
*Το Πατριαρχείο είναι οικουμενικό; Ελτσίν Ματζάρ
*Ayın içinden

Mübadele Yapılmasaydı...


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Dimostenis Yağcıoğlu
dimostenis@rocketmail.com

Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün geçenlerde Brüksel’de yaptığı konuşma Türkiye’de azınlıklar, Mübadele ve milli devlet konularında bir kere daha büyük tartışmalar başlattı. Sayın Gönül’ün “Bugün eğer Ege’de Rumlar yaşamaya devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?” şeklinde özetlenebilecek konuşmasını bu konularda uzman olan birçok tarihçi ve siyasetbilimci sert bir şekilde ve haklı olarak eleştirdi.

Sayın Gönül, konuşmasında 1923-24 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi’ni açıkça savundu: “Bu mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilmiyorum, ama eski dengelere bakarsanız, bunun önemi çok açık ortaya çıkacaktır.” Tabii Gönül bunu söylerken, mübadeleye yalnız Türk milli devleti ve 1920’li yıllarda “inşa” edilmekte olan “Türk milleti” açısından bakıyordu. Eğer bir devleti idare edenler, belli bir etnik ve dini gruba dayanan bir millet oluşturmayı amaç edinmişlerse, kuşkusuz ülkeyi o gruba ait olmayanlardan “temizlemeyi” gerekli bir tedbir olarak görürler. Hele bu temizlik kan akıtmadan, düzenli bir şekilde ve uluslararası bir anlaşmaya uygun olarak yapılıyorsa, o zaman böyle bir temizlik doğal olarak desteklenir, çok olumlu bir tedbir gibi görülür.

Ben, bu yazımda, mübadeleye farklı bir açıdan, mübadele edilenlerin açısından, bakıp bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Şu soruya bir cevap arayacağım: Acaba mübadele yapılmasaydı, Türkiye’de yaşayan Rum-Ortodokslar ve Yunanistan’da yaşayan Müslüman-Türkler’in durumu ne olacaktı? Başlarına ne gelecekti? Hangi şartlarla karşı karşıya kalacaklardı?

Evet, bunlar farâzi, varsayımsal sorular, ama mübadeleyi incelerken gerçekleşmemiş ihtimalleri de düşünmekte yarar var, diye düşünüyorum.

1923 yılının Ocak ayında Türkiye ve Yunanistan’ın durumunu gözümüzde canlandırmaya çalışalım:
Türkiye’nin Yunan işgalinden kurtarılmış Ege, İçbatı Anadolu, Güney Marmara bölgeleriyle, Rum-Pontus isyancı çetecilerinden “temizlenmiş” Karadeniz bölgesinde yaşayan Gayrimüslimlere, özellikle de Rumlara karşı, bu bölgelerde yaşayan Türk/Müslümanların ve kurulmakta olan Türk devletini temsil eden subay ve bürokratların en azından bir bölümünün büyük bir düşmanlık, kin ve intikam arzusu beslediklerini biliyoruz. 1919-1922 yılları arasında cereyan eden kanlı ve acı olaylar dikkate alındığında bu gibi duygular, haklı görülmese bile, açıklanabilir, anlaşılabilir duygulardır. Bu bölgelerdeki Rumlar kesinlikle bir tehlike olarak algılanmaktaydı. Bilhassa eli silah tutabilecek erkekler. Dido Sotiriu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” isimli kişisel deneyimlere dayanan romanında ve İlias Venezis’in “Noumero 31328” isimli anı kitabında, 1922’den sonra Batı Anadolu’da kalmış Rum erkeklerinin çalışma kamplarına ve taburlarına toplanmaları, orada köle gibi çalıştırılmaları, yaşadıkları travmalar, aşağılanmalar trajik bir biçimde anlatılır.

1922’den 1923 Ocak ayına kadar, yaklaşık bir milyon Anadolu Rumu, hayatının, güvenliğinin ve ırzının tehlikede olduğunu görerek Yunanistan’a zaten sığınmıştı bile. Geriye sadece 300,000 kadar Rum kalmıştı . İşte bunun içindir ki Yunanistan’da 1922’den sonra Anadolu’dan gelenler ve onların çocukları için kullanılan terim “mübadiller” (ανταλλαγέντες) değil “mülteciler”dir (πρόσφυγες).

O sırada Yunanistan’daki Müslüman/Türkler’in durumuna gelince:

Yunanistan’da 1923 başlarında 500-600,000 civarında Müslüman/Türk’ün yaşadığı tahmin edilmektedir. Onların durumunun o günlerde Anadolu’daki Rumlara kıyasla daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Anadolu’da savaş sürerken Yunanistan’daki Türkler ve Müslümanlar, katliamlara, saldırılara, etnik temizlik tedbirlerine, toplama kamplarına vs. maruz kalmamışlardı. Fakat bunlar, aynı korkunçlukta, Yunanistan’da on yıl kadar önce Balkan Savaşları’nda ve yirmi yıl kadar önce Girit’te, adanın Yunanistan’a katılması için verilen mücadele sırasında yaşanmıştı. Yüzbinlerce Müslüman Yunanistan’dan kaçıp Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalmıştı.

Girit ve Balkan Savaşları, Yunanistan’da yaşayan Müslümanların güvenliği ve hakları konusunda nispeten liberal bir tavra sahip Venizelos’un bile, “icabında” Müslümanlara karşı kanlı politikalar uygulamaktan çekinmediğini göstermektedir.

1923’te Yunanistan'a sığınan Rumlar’a toprak, ev ve iş bulmaya çalışan Yunan devleti Müslüman/Türklerin sahip oldukları tarla, arsa ve evlere göz dikmişti bile. Mülteci sorununu çözmek veya en azından hafifletmek için Müslümanlara karşı bir “tasfiye” politikası uygulanması çok yüksek bir ihtimaldi. Kaldı ki Anadolu’dan kaçmak zorunda kalmış Rumlar ve Küçük Asya felaketinden sonra Türklere karşı büyük bir öfke besleyen Yunanlılar, kaçınılmaz olarak “düşman”ın Yunanistan’daki uzantısı ve temsilcileri olarak görülen Müslümanlarla yanyana barış içinde yaşayabilecekler miydi? Mülkiyet ve yerleşim hakları gasp edilecek Müslümanlar, bu haksızlığı sessizce sineye çekecekler miydi? Kısa süre içinde Müslümanlarla Hristiyanlar arasında şiddete varan çatışmaların yaşanabileceğini tahmin etmek zor değildir.

Şunu da hatırlamak gerek: Yunanistan’ın 1830 yılında ilk kurulduğu topraklarda (yani ülkenin güneyinde) tek bir Müslüman bile yaşamıyordu. Yaşamıyordu, çünkü orası bütün Müslümanlardan ya kanlı bir şekilde ya da zorunlu göçlerle “temizlenmişti”.

1923’te, iki ülkede kalan azınlıklar için, benim görebildiğim kadarıyla, üç ana seçenek vardı:

(a) Kalanların zorunlu bir mübadeleye tabi tutulmaları.

(b) Kalanların güvensiz bir ortamda, özgürlükleri sınırlanmış ve haklarının birçoğundan yoksun bir şekilde yaşamaları.

(c) Kalanların ihtiyarî bir şekilde (isterlerse) mübadele edilmeleri.

Bu seçeneklerden birincisini iyi biliyoruz, çünkü gerçekleşti. Zorunlu mübadeleyi ve sonuçlarını çeşitli açılardan inceleyen yüzlerce eser bulmak mümkün.

İkinci seçenek gerçekleşseydi ne olacaktı?

Aslında bu seçenek de İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları ile Batı Trakya Türkleri için gerçekleşti. Bu toplulukların yaşadıklarını mübadillerin yaşadıklarıyla karşılaştırdığımızda, her iki deneyimde de öbüründen daha olumlu ve daha olumsuz yanlar bulabiliriz. Ama eğer bu seçenek Anadolu’da kalmış bütün Rumlara ve Yunanistan’daki bütün Türklere uygulansaydı, “yanlış” tarafta kalmış Rum ve Türkleri, azınlıkların yaşamış olduklarından muhtemelen çok daha kötü belâlar bekleyecekti.

Bu seçeneğin gerçekleşmesi durumunda Türkiye’de kalacak Rumları nasıl bir geleceğin beklediğini anlayabilmek için, 1923’te Batı Anadolu’da hüküm süren kötü şartları dikkate aldıktan sonra, büyük şehirlerin dışında yaşayan Gayrimüslimlere yeni Türk devletinin nasıl davranmış olduğuna bakabiliriz: 1934 Trakya olaylarıyla Yahudiler’in Trakya ve Çanakkale’den İstanbul’a göç ettirilmeleri ; keza, 1934’te çıkan İskân Kanunu gereğince, İç Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yaşayan Ermenilerin İstanbul'a zorla göç ettirilmeleri , Türk devletinin, en azından ilk yıllarında, Gayrimüslimlere sadece büyük şehirlerde tahammül edebildiğini göstermektedir.

Bu arada, Orta Anadolu’da kalacak Karamanlı Rumlar’ın “özel” bir muameleye tabi tutulacağını farz etmek çok zor değil: Onlara “siz Rum değil özbeöz Türksünüz” denecekti. “Dini lideriniz Papa Eftim’dir; Fener Patriği’yle ilişkinizi keseceksiniz” denecekti. “Rumlarla ve hele Yunanistan’la bağlarınızı koparacaksınız” denecekti. Bu topluluğa yeni ve sun’î bir “Hristiyan Türk” kimliği empoze edilecek, başka kimliklerin ifadesi yasaklanacaktı. Devletin biçtiği bu yeni kalıba girmeyi reddeden Karamanlı Rumlar da büyük ihtimalle Türkiye’den kovulacaklardı.

Sonuçta, 20-30 yıl içinde, Anadolu’daki Rumlar’ın çok büyük bir bölümü ya İstanbul’a, ya Yunanistan’a, ya da Batı ülkelerine göç etmek zorunda kalacaktı. Anadolu’daki Rum varlığı, zorunlu mübadelede olduğu gibi bir-iki senede değil, ama yine de hızla sönecekti.

Yunanistan’da kalacak Müslüman/Türkleri bekleyen geleceği tahmin etmek için önce Batı Trakya’ya bakabiliriz, ama oradaki Müslüman-Türkler’in 1980’li yıllara kadar Yunan devleti’ne karşı hiç hır çıkarmadıklarını, şiddetten de son seksen yıldır hep uzak durduklarını hesaba katmalıyız. Yunanistan’ın bir başka bölgesinde, Epir’de, 1944-45’e kadar yaşamış Arnavut asıllı Müslüman “Çamis”lerin (Çamlar’ın) başına geleni de göz önünde bulundurmalıyız. Epir’in Yunanistan’a katılışından 1941’e kadar devletin kendilerine karşı uyguladığı politikadan büyük ölçüde hoşnutsuz olan Müslüman Arnavutlar’ın önemli bir kısmı, yaşadıkları bölge İtalyan ve Almanlar tarafından işgal edilince, Yunanlılara karşı ayaklanmış, işgalcilerle işbirliği etmiştir. Ama üç yıl sonra işgalciler çekilince, Çamis’ler toplu halde ve kanlı bir biçimde Epir’den Arnavutluk’a sürülmüşlerdir.

Yunanistan’da kalan Türklerin çoğunluğu da, sıkıntılardan, baskılardan, tehdit ve saldırılardan yılarak yavaş yavaş veya hızla Türkiye’ye göç etmek zorunda kalacaktı.

Hiç kuşku yok ki, her iki ülkedeki azınlıklar arasında, karşılaşacakları bütün tehlike, baskı, sınırlama ve sıkıntılara rağmen, ailelerinin yüzyıllardır (hatta binyıllardır) yaşadığı, atalarının mezarlarının bulunduğu, köy, kasaba ve şehirlerini, topraklarını kesinlikle terk etmek istemeyecek insanlar da vardı. Bu insanların haklarına saygı, doğdukları yere olan bağlılıklarına da hayranlık duymak lâzım. İşte böyle insanları da dikkate aldığımızda, 1923’te mevcut olan seçeneklerden insan haklarına ve insanlık onuruna en saygılı olanının ihtiyarî (isteğe bağlı) bir mübadele (c seçeneği) olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat ihtiyari bir mübadelenin uygulamada zorunlu bir mübadeleye dönüşmesi ihtimali yok muydu? 1975’te Kıbrıs’ta da en azından kâğıt üzerinde kuzeydeki Rumların ve güneydeki Türklerin “isterlerse” göç etmelerine karar verilmişti . Ama sonuçta kuzeyde sadece 500-600 kadar Rum, güneyde ise sadece 1,000-2,000 Türk kaldı (bu Türklerin çoğu da son birkaç yılda güneye yerleşti). Orada da bir tür çifte etnik temizlik yaşandı.

Bütün bu mülâhazlardan sonra şu sonuca varıyorum:
1923-24 Zorunlu Nüfus Mübadelesi acı bir tedbirdi, büyük travmalara sebep oldu, ama 1912’de başlayan kanlı bir olaylar dizisinin bir sonucuydu. Üstelik, 1923’te Anadolu ve Yunanistan’da kalmış azınlıklar için en kötü seçenek de değildi. O insanların başına çok daha kötü şeyler de gelebilirdi.

Balkan Savaşları’nda tarafların (özellikle Balkan devletlerinin) yaptığı katliamlar lânetlenebilir. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin ne kadar büyük bir yanlış olduğu rahatlıkla savunulabilir. Bu savaş sırasında Anadolu’da “tehlike ve sorun yaratan unsurları” temizleme çabaları kınanabilir. Yunanistan’ın Küçük Asya macerasının, hem askeri hem politik hem de ahlaki açıdan, baştan yanlış olduğu söylenebilir. Fakat mübadelenin yanlış bir tedbir olduğu öyle kolay söylenemez.

Yunanistan ve Türkiye’de azınlıklardan “kurtulmak” amacıyla uygulanmış kanlı veya kansız bütün tedbirlerin ideolojik temeli, yani etnik milliyetçilik, homojen ulus-devletler yaratma arzusu, kuşkusuz kınanabilir ve kınanmalıdır da. Azınlıklardan değil, asıl bu ideolojiden, katliamlara, göçlere, büyük acılara sebep olmuş ve olmaya da devam eden bu zihniyetten kurtulmamız gerekir.

Yaz bakalım adını


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Evren Dede
evrendede@gmail.com

Gündem gazetesinin istisnasız bütün yazarları, azınlık çocuklarının azınlık okullarında okumaları konusunda ısrar ederler. Gazetenin kimi yazarı, devlet ilkokulunda okuyan bir İskeçeli kızımızın adını “Havva” yerine “Hava” diye yazmasını örnek göstererek devlet okullarında okuyanların düştüğü “acınası” durum karşısında içimizin burkulmasını ister; kimi yazarı ise zaten azınlık okulunun sahibesinin eşi ve okulu idare eden kişi olduğu için, devlet okullarına gidenleri neredeyse “hain” ilan eder…
Esasında bunları yazanlar işi kıvırtmasalar, mert olsalar, son tahlilde “cürmü kadar yer yakar” deyip geçeceğiz. Fakat gerçek böyle değil. Bu tür yazıların neredeyse hepsi bilerek bir yöne doğru çekilen yazılar.
Mesela Sayın Cemil Kabza’nın yazısında bahsettiği Havva kızımızdan bahis açalım. Çünkü bir yazıda ancak bu kadar hepimizin bildiği bir gerçeğin üstü örtülebilir! Tabiî bu yazılar azınlığa yazılmadığı için, alan memnun satan memnun. Ama olsun, işin gerçeğini öğrenmek isteyen sekeneyi aydınlatmak da bizim vazifemiz icabında.
Konuyu Cemil Kabza’nın yazısından kısaltarak aktarayım:
Cemil Bey kızını (büyük ihtimalle İskeçe’de) bir parka götürür. Parkta azınlıktan bir kız çocuğu da vardır. Kıza Cemil Bey adını sorar. Kızımız, “Adım Havva” der. Nerede okuduğunu sorar ardından. Küçük kızın devlet okulunda okuduğunu öğrenince de, “yaz bakalım yerdeki kuma adını” der ve kızımız Yunanca adını yazar: “Χαβά” (HAVA!)
Yazısından aktardığım bu hikâyede bir tespit de yapar Cemil Bey. Ne demek istediğini ben size kendi cümlemle aktarayım: Devlet okulunda okuyanlar, adlarını bile doğru yazamayacak derecede kimliklerinden uzaklaşıyorlar!
Esasında bu dokunaklı hikâye sayesinde yazar hançeri güzel yere saplamış sanabilirsiniz! Veya Türk azınlığın Türkçe sorununu korkunç derecesinde çıplak gösteren bu güzel hikâyeye gönülden de bağlanabilirsiniz! Fakat azınlığın gayet iyi bildiği bir gerçeği saptırarak Türkçe sorununa parmak basmak, bizim açımızdan üzüntü vericidir…
Gündem gazetesini elinize aldığınızda köşe yazarlarına iyi bakın. Gazeteyi karıştırdığınızda bir köşede Türkçe “Cemil Kabza” yazdığını göreceksiniz. Ve dolayısıyla yazarın isminin Cemil Kabza olduğunu sanacaksınız değil mi?
Oysa gerçek öyle değil. Yazarın latince ismi “Tzemil”, soyadı ise “Kapza”dır. Yunanca’dan bahsetmiyorum sizlere. Latin alfabesiyle adı ve soyadı bu şekilde yazılmaktadır. Okunuş itibariyle Cemil=Tzemil aynı olduğu için es geçelim, fakat soyadı okunurken iş gayet komik bir hâl almaktadır. Çünkü latin alfabesiyle bile okusanız birinde “Kabza”, birinde ise “Kapza” şeklinde telaffuz edeceksiniz.
Allah Allah!.. Adını “Havva” şeklinde telaffuz eden fakat Yunanca “Χαβά” (Hava) yazan kızımız 7 yaşında! Oysa Cemil Kapza otuz küsur yaşında! Acaba hangisi gerçek soyadıdır Cemil Beyin? Kapza mı, yoksa Kabza mı?
Meselâ son OSCE toplantısında sunduğu sunumun altına LATİN alfabesiyle yazdığı şekliyle “Tzemil Kapza (Mr.)” ismi mi doğru, yoksa Gündem’de yazdığı şekliyle “Cemil Kabza” mı?..
*
Bazen gülesi geliyor insanın, düştüğü ideolojik saplantı yüzünden körleşen kalemiyle her olayı mutlak çarpıtarak yazan, hakikatleri bir çırpıda yok eden ve bunu marifet sayanları gördükçe… Çünkü bal gibi Havva kızın yerdeki toprağa adını Yunanca yazacağını ve bal gibi Cemil’in de Yunanca yazarken soyadını “Καπζά” (KAPZA) yazdığını biliyoruz. Üstelik, Cemil Beyin soyadının pasaportunda latin alfabesiyle Kapza yazdığını ve iki soyadı kullandığını da biliyoruz. Zaten komik durum, küçücük kızın üzerinden körler ile fil hikâyesi sürdürenin kendi soyadında saklı…
Yunanca adını “Χαβά” yazan kızcağıza değil ama, onun üzerinden duyu organlarımızı okşayan, fakat gerçekte iki soyadı taşıyanlara ne diyelim ki artık…
*
Bu arada, 1 Ekim tarihli OSCE toplantısında sunduğu bildiride, TZEMIL KAPZA Yunanistan’daki zorunlu eğitimin 9 yıl olduğunu yazmış. Yunanistan’da zorunlu eğitim 10 sene olmadı mı? Batı Trakya Türk Azınlığı’nı Avrupa’da tanıtırken dikkat edilse hani…

Bir soru: Azınlık okulları yerine, evlatlarını devlet okullarına gönderenleri devamlı “uyaran” Gündem gazetesi yazarları arasında, çocuğunu devlet anaokuluna, kreşine, yuvasına vs. gönderen var mı acaba? Varsa, ilk başta kendi kendilerini bir topa tutsalar da, azınlık okulu konusundaki samimiyetlerini görsek!..

*****************************************************************************

Makedonya’nın isim sorunu ve son durum

Evren Dede / Agos Gazetesi / Sayı:659

Balkanlardaki gelişmeleri izleyen herkesin üç aşağı beş yukarı bildiği bir sorundur Makedonya’nın isim sorunu.
İlk başta Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan’a bölünen Makedonya coğrafî bölgesi, Yugoslavya’nın içerisinde kurulan Makedonya Cumhuriyeti ile hareketlendi. Daha sonra Yugoslavya’nın dağılması ve ardından başkenti Üsküp olan Makedonya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, diplomatik ve elbette politik bir sorun olarak Makedonya ismi bugünlere kadar geldi.
Gerek Yunanistan gerek Bulgaristan, yeni kurulan Makedonya Cumhuriyeti’nin coğrafî açıdan üçe bölünmüş Makedonya bölgesinin tamamını bir gün talep edebileceği endişesini taşıdılar. Bu konuda Bulgaristan’a nazaran Yunanistan, özellikle de “Makedonya” ve “Makedon” kelimeleriyle olan tarihî bağından dolayı daha hassas davrandı; yeni devletin ismine, bayrağına, tarihine ve anayasasına itiraz etti. Bu itirazlar sonucunda, 1995 yılında yapılan bir anlaşmayla beraber yeni devletin, ismi, bayrağı ve anayasası değişikliğe uğradı. Yeni devlet Birleşmiş Milletler’e (BM), Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) adıyla üye olabildi.
Bütün bu alternatif arayışlar çözüm anlamında yeterli değildi tabiî. Çünkü Balkanlarda ortaya çıkan bu yeni bağımsız devlet kendisini Makedonya Cumhuriyeti olarak adlandırmaya devam etti ve bu adla Makedonya’yı tanıyanlar oldu. Sorunun başlangıcından 2008 yılına kadar baktığımızda, içerisinde ABD, Rusya ve Türkiye’nin de yer aldığı toplam 123 ülke, bu yeni devleti, “Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” yerine, “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanıdılar.
Makedonya Cumhuriyeti ile olan ekonomik ve diğer ilişkilerinde kimi zaman aşırı sert, kimi zaman yumuşak bir tutum sergilemiş olsa da, Yunanistan’ın isim konusundaki tavrı hiçbir zaman değişmedi. Bu sene aksi yönde yapılan tüm baskılara rağmen, ismi yüzünden Makedonya Cumhuriyeti adıyla ülkenin NATO’ya üyeliğini veto etmesi de çözüm bulunmadan Yunanistan’ın tavrının değişmeyeceğinin bir göstergesi.
Yunanistan ile Makedonya’nın yaşadığı isim sorunu dışarıdan bakıldığı kadar basit değildir aslında; sadece isim anlaşmazlığı bile pek çok ayrıntıyı içerir. Fakat işin özü, bir görüşün doğru veya yanlış olduğunu öne sürmekle Makedonya’nın isim sorununun bir türlü çözülemediğidir. Zaten BM’nin arabuluculuğuna ihtiyaç da bu yüzden.
Bugüne kadar defalarca yapılan turlardan bir türlü sonuç alınamamış olsa bile, Ekim ayında BM’nin özel arabulucusu Matthew Nimetz, bir kez daha yeni önerileriyle Yunanistan ve Makedonya’nın karşısına çıktı.
Nimetz, Makedonya Cumhuriyeti ismi ile ilgili sunduğu öneride, uluslararası kurum, kuruluş ve teşkilatlarda “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin kullanılmasını önerirken, devletin anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti”nin ikili ilişkilerde ve ülke içinde değişmeyerek olduğu gibi kalmasını teklif etti.
Ülkeyi bugüne kadar “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanımış 123 ülkenin ikili ilişkilerde bu ismi kullanabileceklerini belirten Nimetz, diğer ülkelere ise ikili ilişkilerde yeni ismi, “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”ni, kullanmalarını önerdi.
Nimetz’in önerisinde, Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin tam hukukî geçerliliği olması, BM’de, AB ve NATO gibi resmî, yarı resmî ve uluslararası diğer kuruluşlarda, çok taraflı görüşme, toplantı, girişim ve benzeri durumlarda, yine çok taraflı antlaşma, anlaşma ve evraklarda bu ismin kullanılmasını öngörüyor.
BM arabulucusunun öngördüğü şartlar bunlarla sınırlı değil. Mesela, Yunanistan ve Makedonya’nın kendi ülkelerindeki siyasî ve ticarî alanda, sadece “Makedonya” ismini kullanmamalarını öngörürken, birbirleri hakkında da düşmanca açıklamaları desteklememeleri, ya da bu tür açıklamalara teşvik etmemeleri konusunda anlaşmaya varmalarını istiyor.
Nimetz’in önerisi pek çok küçük ayrıntıyı da içeriyor. Pasaportlarda İngilizce ve Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” yazılması, fakat Kiril alfabesiyle “Makedonya Cumhuriyeti” şeklinde yazılması bunlardan biri.
Nimetz’in önerilerinde belki de en can alıcı maddeler, “Makedonya” isminin tek başına hiç bir devlet tarafından resmî isim olarak kullanılmayacağı, her iki tarafın da, “Makedonya” ve “Makedon” isimleri üzerine hiç bir dilde siyasî ve ticarî hak talep edemeyecekleri ile ilgili maddeler.
Önerilerin sonunda, iki tarafın da birbirlerinin topraklarında hiçbir hak talep etmeyecekleri konusunda tekrar garanti vermelerinden, “Kuzey Makdedonya Cumhuriyeti” adıyla Makedonya’nın, NATO ve AB’ye üye olma talebinin Yunanistan tarafından desteklenmesinden bahsediliyor.
Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, BM arabulucusunun önerilerini değerlendireceklerini açıkladı. Fakat Nimetz’in sunduğu çift isim önerisini Yunanistan’ın kabul etmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Yunanistan’daki neredeyse bütün partiler ve siyasî çevreler, coğrafî tanımlama yapan ve her ihtiyacı karşılayacak tek bir isim olmasını istiyorlar.
Esasında Nimetz’in önerileri, ekonomik krizin ve Vatopedyo skandalının Yunanistan’ı altüst ettiği bir döneme denk geldi. Üstelik ilkbaharda olası bir genel seçim senaryosu varken, Yunanistan’dan Makedonya’nın isim sorununda yeni açılımlar beklememek lazım.

Loman’ım Hasan!


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Marka Paşa
markapasacigim@yahoo.com

-Paşam, Doktor Hasan Ahmed şiirlerini kitaplaştırdı. Biri Yunanca biri Türkçe iki kitabının tanıtımı yapıldı geçenlerde. Siz bana papağanınızı hamamda yıkamamı emrettiniz diye sizle beraber kitap tanıtımına iştirak edemedim. N’olursunuz o gün neler oldu bize anlatsanız?
-Anlatırım yaverim yaverdanım benim. Lakin papağanımın hamamda yıkadıktan hemen sonra kolonya suyu ile tüylerini silmeyi unutmuşunuz... Benim eğlencem bunlar.. Öteden beri hayvanata merakım vardır.. Hatta bir aralık yılan bile besledim.. Yalnız aslan, kaplandan hoşlanmadım.. Tuttum en son papağan aldım, sen ise kolonya suyu sürmeyi unut!.. Olacak iş değil hani…
Neyse.. efendim, Lokman Ahmed Hassan’ın şiirlerini o gece dinleyince âdeta hırsımdan gözlerimden yaş geldi yaverim yaverdanım. Ağladım… Hele hele “Bize adam lazım adam! Adam gibi adam!” şiirini okuyunca.. şairlik damarım o kadar kabarmış idi ki.. güç tahammül damarımı yerine indirebildim. Derhal emir verdim.. Hassan’ım Ahmed’ime türlü türlü ilaçlar, çeşit çeşit bisküviler hediye ettim.. Hediyelerim kuvvet verir diye de tavsiyede bulundum… Gerçi erbâb-i ukalâ onun şiirlerini pek sevmiyor.. Ama ben pek severim.. Hasan’ım Ahmed’imin şiirlerini dinledikçe hep kedim aklıma gelir..
-Hangi kediniz Paşam?
Sen benim kedimi görmedin mi yâverim yaverdânım? Tıpkı ölen beyaz kedim gibi..
Marka Paşa kalktı, Nuri Agaya seslendi.
-Kediyi getiriniz..
Kedi gelince Paşa kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
-Şu kedi milleti insanın dizine oturmağı sever.. Daima sepeti içinde minderinde oturur.. Fakat o da yüksekte olmalı.. Lokman’ım da pek öyle.. insanın dizine oturmayı sever.. amma velakin sepeti yüksekte olmayınca hemen huysuzlaşır.. Bendeniz yaverim yaverdanım Lokman’ımın sepetini de minderini de yüksekte tutarım.. Öyle iki üç densiz kızanın Karaderik maden suyu gibi Lokmanı’ma pışkırmalarını istemem..
-Doktor Hasan’ın şiirlerini sevmeyenler mi var Paşam?
- Tabiî ki var yaverim yaverdanım.. Vakıa orada şak şak edenlerin durumu bile hikmet-i hükûmet, hükûmet-i hikmet icabı idi.. Lâkin bendeniz her daim Lokman’ımın şiirlerini pek severim. Mamafih Lokman’ımı pek çekemeyenler de vardır elbette yaverim yaverdanım..
İşte geçen gün Azınlıkça mecmuasında gördüğüm bir havadis.. beni ürküttü inan olasın.. Lokman’ım Hasan’ım Ahmed’im, yazdıkları ile şiiri katlediyormuş.. şiir diye tekerleme yazsa daha iyi edermiş falan demişler.. Vay efendim vay!.. “Bunlar şiir değildir deyuu” yazı karalamış edebsizler.. Ama Lokman’ım Tosun’um sukut eder mi hiç!.. Derhal bir daha.. bir daha cevabî şiir yazmış, çöcükleri bir güzel paralamış.. Afferin ona canım! Ne o yani.. birkaç eşkıyaya meydan mı bıraksaydı.. Gerçi Lokman’ım Hasan’ım Ahmed’im fârisi bir beyit okusaymış daha iyi edermiş.. Şöyle şiirinde epeyce malûmât furuşluk yapmış olsaydı daha iyi olurdu.. ama olsun..
-Rıza Kırlıdökme’yi mi kastediyorsunuz Paşam?
- Yok canım!.. Lokman’ım öyle kırmalar dökmeler karşısında diklenmez.. diklenemez zâtî… Hem Sırrıcemali kendinden menkul Trakya-ül-mühül Mufassal Kalfa’nın odasına kadar hürmet dilenmişliğini bilirim ben onun.. Fakat yine de şiirlerini pek severim.. Üstelik komikliği de var Lokman’ımın.. Hem senin dediğin vak’a başka bir vak’adır yaverim yaverdanım.. Her neyse.. Nerede kalmıştım.. Evet, esasında Lokman’ım hakkında, etraftaki efkâr-i umumiye, artık daha fazla tazyike tahammül edemeyeceği şeklindedir. Her gün elâleme cevab vere vere nöbet tarzında dizlerinden ayaklarına kadar bacakları ağrıyormuş diyorlar.. Mamafih ben Lokman’ının bu densüzlere asla pabuç bırakmayacağı kanaatindeyim yaverim yaverdanım.. Çünki Lokman’ımın duvarları hep delikli tuğladandır.. Öyle küçük bir havadis onu ürkütmez.. Hem benim Lokman’ım serbest fikirli, asabî.. çabuk müteessir olur.. bir adamdır.. Onun için Allah encâmını hayır eyleye diyeyim yaverim yaverdanım.. Her neyse.. bu mesele çok su götürür.. bendeniz en iyisi bu meselede son olarak şunları diyeyim..
Lokman’ın şiirleri eleştirilince, bakıyorum diğer şairler de.. aman ucu Allah vere bize dokunmasa diye hop oturup hop kalkıyorlar.. Kendi şiirlerinin de çikletlerden çıkan pıştırık zirzopilerden bile beter olduğu söylenir diye pek tırsıyorlar.. İşte bu yüzden her ne kadar kafamdan savsaklasam da savsaklasam… dayanamadım Garbi Trakya’da şairlerin gayr-i kabil-i kabul şiirlerini müdafaa etmek uğruna.. bendeniz de bir şiir paraladım yaverim yaverdanım.. Yalnız ben okudukça sağ kulağımda bir gürültü var.. O tarafım dişleri, kaşı ağrıyor.. Sen oku da şiirimi, şu şiir illetinden elemsizce kurtulayım..

Lokman’ıma destek veririm ezelden

Güzelim Hasan!
Sensin bize lokman.
Bilirsin iki insan,
Biri Türk biri Yunan..
Bu arada Gürcistan
Yanında Sırbistan,
Yukarıdan da İran!..
Şiir esasında bir lisan..
Böyle zaman,
Nerede oturduğu yerden kalkan,
Kalksa da kıçını yayan!..
Yürüyemez hemen öyle yaman!
Bak orada yatan,
Üşüdü.. örtesene yorgan,
Ahh nerede vatan!
Bize söylenen hep yalan,
Hem satan
Hem alan,
Gerçekte Macaristan!..
Türkmenistan ve Kırgızistan..
Ve de Bulgaristan..
Hepsi tutsan eder üç kilo soğan,
Bunları önce tencereye koyacan..
Bak! Yerde sürünüyor solucan..
Hadi Hasan!..
Gel geçiyor zaman,
Şiir yazarsın her an..
Şimdi su faturanı yatıracan
Hem OTE’yi de bırakacan,
FORTHNET alacan.
31 ülkeyle bedava konuşacan,
Unutma!..
Sana adam lazım adam!
Adam gibi adam!
Marka Paşa /…./ 09 Zil-Ka’de 1429



Kego grafo pîmataki

Genithika stin Komotini,
Spudasa stin Ameriki..
Ela do!
Pou ine i Thessaloniki;
Psahno tin nomiki..

Na to’kseris,
Ert ine kratiko kanali,
Dos mu to bukalaki,
Na piyo ligo neraki,
Kita!. Na!..
Tora grafo pîmataki..

Ahh vre Halilâki!..
Ti na kano!
İne meraki.

Markas Pashas / Komotini

Büyük Derbent’te huzursuzluk devam ediyor…


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Aydın Bostancı
bostanciaydin@yahoo.com

Bundan birkaç sayı evvel Büyük Derbent köyünün uzun bir süredir, özellikle de Hara Nikopulu sorunu nedeniyle, hemen hemen her hafta gerek azınlık basını gerekse çoğunluk basını olmak üzere ülke gündeminden düşmediğini yazmıştım. Soruna ilişkin öğrenci velilerinin isteklerinin yerine getirilmemesi nedeniyle günden güne büyüyen sorun ve köyde meydana getirilen psikolojik rahatsızlık had safhaya ulaşmış durumda.
Hara Nikopoulou olayı öyle bir hâl aldı ki, tam olarak sorunun başı ile sonunu tespit edebilmek neredeyse imkansız duruma geldi. Her iki tarafın da uç eylemleri ve hareketleri yüzünden köy ortamı gerildikçe gerildi ve artık bu olay okul sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir boyut kazandı. Hatta öyle ki, bu sorun köyde Alevî-Sünnî ayrışması gibi tehlikeli boyutlara taşındı.
Öte yandan sorunun getirildiği boyutlar nedeniyle köylünün birbirleri arasındaki insanî ve komşuluk ilişkileri bozularak köyde ciddi bir huzursuzluk ve rahatsızlık söz konusu. Bugün olayların getirildiği noktaya bakıldığında meselenin sadece köylüyle sorunu olan bir Yunanlı öğretmenin, okul velileri tarafından uzaklaştırılmak istenmesi olarak değerlendirilemez. Köydeki bu huzursuzluk ve ayrışmaya götüren sebepler incelendiğinde, gerek H. Nikopoulou’nun uç ve fanatik söylem ve eylemleri, gerekse okuldan gitmesini talep eden öğrenci velilerinin bazı hareketleri ve bu yönde okul ile alâkası olmayan köylülere bile uyguladıkları kabul edilemez uygulamalar, sorunun bugünkü duruma gelmesine neden oldu.
Okul ile alakası olmayan köylüler bile Hara Nikopoulou sorununa bulaştırılarak köy “Hara taraftarları” ve “Hara karşıtları” diye ikiye bölündü; üstelik buna Alevî-Sünnî ayrışması varmış görüntüsü verilerek. Olayların bir öğretmen sorunundan çıkıp telâfisi mümkün olmayan mezhepsel ayrışmalara gittiği tehlikesi gözardı edilerek. Belki bazıları H. Nikopoulou’nun tam da bu ayrışmayı amaçladığını söyleyebilir. Fakat köylü arasında oluşturulan bu ayrışma sadece bayan Nikopoulou’nun uç söylem ve eylemlerinden kaynaklanmamaktadır. Köylü arasında da bazı kişilerin fevkalâde yanlış ve gereksiz hareketleri, okul ile alakası olmayan yaşlı başlı köylülerin bile bu işe karıştırılması, okula çocuklarını gönderenlerin yanısıra, öğrenci velisi olmayan köylülere de uygulanan bazı eylem ve yaptırımlar, köy insanları arasında derin uçurumlar açmış, komşuluk ilişkileri zedelenmiştir. Bir de buna Alevî-Sünnî ayrışması varmış gibi görüntü verilmesi olayın ne derece tehlikeli boyutlara ulaştığını anlamamıza yetmektedir. Bu gibi toplumsal sorunlar karşısında köyün ileri gelenlerinin rolü ve önemi ise çok büyüktür.
Büyük Derbent köyünde adettir, her yıl Ramazan davulu otuz gün boyunca sahurda gezer; bayram günü ise bütün köy çocukları bayram davulu eşliğinde köylünün bütün evleri ziyaret edilir; maniler eşliğinde davulculara ve çocuklara bayram hediyeleri ve şekerler dağıtılır. Fakat bu yıl maalesef, iddia edildiği üzere, mütevelli heyetinin kararıyla bayram davulu okula çocuklarını gönderenlerin evlerini gezmemiş, hatta öğrenci velisi olmayan, yaşlı başlı, fakat Hara Nikopoulou’yu “destekledikleri” iddiası öne sürülerek, bazı köylünün evlerine bile davulun gitmesine engel olunmuştur. Bayramın ilk günü davulun köydeki bazı evlere gitmeyeceği ve ortalıkta bir isim listesinin dolaştığı duyulunca, buna tepki amacıyla cami mütevelli heyetinden istifa edenler olmuş. Âdet üzere her zaman bayramın ilk günü gezen davul gezmemiş, fakat ikinci gün bayram davulu gezdirilerek bazı köylüye gözdağı verilmek istenircesine okula çocuklarını gönderenlerin yanısıra, okul ile alakası olmayan bazı köylünün de evlerine davul götürülmemiştir. Söz konusu durumu köyde din görevlisi olan Abdürrahim Kuru’ya sorduğumda, olaydan “haberdar olmadığını”, fakat bunu cami mütevelli heyeti başkanına sormam gerektiğini belirtmişti. Ben de mütevelli heyeti başkanına olayı sorduğumda, mütevelli heyetinin böyle bir karar aldığını, bu kararı alırken sadece okula çocuklarını gönderenlerin değil, Hara Nikopulu’ya destek verdikleri görülen insanların da evlerine davul götürülmemesinin kararlaştırıldığını belirtmiştir. Mütevelli Heyetinden bazı üyelere başvurduğumda ise, ne gariptir, çocuk velisi olmayan bazı kimselerin evlerine davulun götürülmemesi kararından haberi olmadıklarını belirtmişlerdir. Görüldüğü üzere, Hara Nikopoulou sorunu köylüler arasında ciddi huzursuzluklara neden olmuştur. Yetkili makamlar köylü arasındaki bu huzursuzluğu ve rahatsızlığı ortadan kaldırmak için gerekli bütün önlem ve girişimleri bir an önce almalıdırlar. Sorun görmezlikten gelinerek çözümlenemez.
Öte yandan burada vurgulanması gereken önemli bir nokta var ki, o da köyün önde gelen kişilerinin köylüye örnek teşkil edecek söz ve davranışlar içerisinde bulunmaları gerektiğidir. Bunun tersi gerçekleşirse, olaylar içinden çıkılamaz bir hâl alır. Hara Nikopoulou olayı bir öğretmen sorunudur ve bu sorunun çözümü öğrenci velileri ve yetkili makamlar arasında gerçekleşmelidir. Öğretmen sorununun okul ile alakası olmayan köylülere yansıtılması, hele hele bu insanlara yönelik yaptırım eylemlerine gidilmesi, Alevî-Sünnî ayrışması varmış gibi gösterilmesi, son derece yanlış ve tehlikelidir.
Şimdilik Hara Nikopoulou’nun okulda görevini sürdürmesine göz yuman yetkililer, yarın öbür gün okuldan ayrılması kararını da alabilir. Peki Hara Nikopoulu gittikten sonra köylü arasında oluşturulan ayrışma ve zedelenen komşuluk ilişkileri kolay kolay telâfi edilebilecek midir? Bunu herkesin, özellikle de köydeki bazı sorumlu kişilerin iyi düşünmesi ve bunun muhasebesini etraflıca yapmaları gerekmektedir.

Salahaddin Galip'in ardından - II


Azınlıkça 41
Kasım 2008

İbram Onsunoğlu
ibram@tellas.gr

Salahaddin Galip, kendisini saran çemberin gittikçe daraldığını hissetmektedir. İçinden “artık burada yaşanmaz” demekteyse de, bunu açıkça hiçbir zaman itiraf etmeyecektir. Böylesi, yenilgiyi kabul etmek demekti. Karısı Leman hanım, İstanbul’daki oğullarının yanına yerleşmek zorunda kalır. O ise İstanbul’a gidip gelmektedir, her defasında ailesinin yanındaki ikametini daha da uzatarak. Uzun süredir bir bunalımın içindedir, karamsardır, kararsızdır. Azınlık Postası’nı boşlamaya başlar. Gazete, son üç yıldır daha çok Mustafa Hafız Mustafa Bacaksız’ın sayesinde çıkıyordu. Azınlık Postası’nın son sayısı Aralık 1981’de çıktı.
Gazete kapandıktan sonra da Salahaddin Galip Gümülcine’ye birkaç kez daha gidip geldi. Son olarak 1984’te geldi. Pasaportunun süresi dolmuş, yenisini çıkarmak için müracaat eder. Yönetim kendisine pasaport vermez. Bu yüzden İstanbul’a dönemez ve Gümülcine’deki ikametini uzatmak zorunda kalır.
O yıllarda Yönetim, önce belirli kişilerle yetinirken daha sonra gittikçe yaygınlaştırdığı “çelişkili bir önlem” olarak azınlık insanına pasaport kısıtlamasına gidiyordu. Tabiî hiçbir gerekçe göstermeden ve yasaya aykırı olarak. Sana pasaport vermeyeceğim de demiyordu. Demesi için yargı kararı gerekiyordu, oysa böyle bir karar yok. Bugün git yarın gel, aylar boyu, hatta yıllar boyu pasaport kuyruğunda bekliyordun. İzlenen siyasetin ve Azınlık aleyhindeki tüm uygulamaların esas amacı Azınlığı kaçırtmak olduğu için, pasaportun olmayınca Türkiye’ye ve yurtdışına da kaçamıyordun. Onun için çelişkili bir önlem. O halde pasaport kısıtlamasıyla hangi amaca hizmet ediliyordu ki? Bunun bir açıklaması olmalı. Yönetim, azınlık insanına istenmeyen mesajını iletmek ve yaşamın her kesiminde, her konuda, en küçük bir ayrıntıda bile ayrımlara ve hak kısıtlamalarına maruz kaldığını göstermek ve onu bezdirmek için her yolu kullanıyor, çelişkili önlemlere bile başvuruyordu. Herhalde azınlık insanına şunu bile dedirtmek istemiyorlardı: “Baskı ve ayrımlar var, var olmasına. Ama baksana, hiç olmazsa seyahat özgürlüğümüz de var. Pasaportlarımız elimizde, Türkiye’ye serbestçe gidip geliyoruz.” (!!) Sonra, daha önemlisi, pasaport kısıtlamasının, azınlık insanının kaçma kararını kesinleştirici ve hızlandırcı ayrı bir işlevi de vardı. Uzun bir oyalamadan sonra eline pasaport geçiren kişi, bir kere daha bana pasaport ya verilir ya verilmez korkusuyla onu son yolculuğu için kullanıyordu. Bunu daha da kolaylaştırmak isteyen Yönetim, yeni bir pasaport çeşidi bile icat etmişti, bir yıl içinde yapılacak tek seyahat için geçerli yeni bir pasaport çeşidi.
Son gelişinde Sabahaddin Galip’in üstünde gözle görünür bir değişiklik vardı. Son yıllarda o gülmeyen durgun yüzü kaybolmuş, eski canlı ve mütebessim halini almıştı. Bir süre insanlardan, sohbetlerden âdeta kaçıyordu, şimdi ise eski dost ve tanıdıklarıyla buluşmayı ve onlarla konuşmayı arzuluyordu. Eski Selaytin abi oluvermişti. Pareyalar, rakı masaları, sohbetler ve azınlık sorunları. Aklındaki planı kimseye ifşa etmedi. Azınlık Postası’nı yeniden çıkarmayı tasarlıyordu. Yönetimin onun için hazırladığı tuzaktan habersiz.
Hayret, çok geçmeden kendisine pasaport verilir, hem de dört yıl geçerli. Bir süredir azınlık insanına bir yıl geçerli ve yurtdışına bir tek seyahat için kullanılabilen pasaportlar verilmektedir. Yasada böyle bir pasaport çeşidi öngörülmemektedir. Ama Azınlık, anayasa ve yasa teminatının kaldırıldığı özel bir sıkıyönetim altında yaşamaktadır. Yönetim, baskı yapabilmek için tüm hayal gücünü kullanarak yeni yeni yöntemler keşfetmektedir. Bir yıl içinde tek seyahat için kullanılabilen pasaportla “git ve dönme” mesajı iletilmek istenmektedir. “Bu son yolculuğun olsun!” Yok döndün, yeni pasaport için şimdi çok beklersin. Veya bu pasaport, onunla son yolculuğunu yapanları ardından vatandaşlıktan silmek için kullanılmaktadır. Salahaddin Galip’e verilen pasaport ise dört yıllıktır, normal pasaport, sayısı sınırlı olmayan seyahatler için geçerlidir, o yüzden güvencelidir.
Salahaddin Galip, elindeki yeni dört yıllık pasaport güvencesiyle (!) 1984 Aralık sonunda Türkiye’ye gider. Sınırda özel olarak görevlendirilmiş bir yetkili, Türk tarafına geçinceye dek ona refakat eder ve orada ona iki ay önce karısıyla birlikte Yunan vatandaşlığından silindiklerini ve artık yurda giriş yapamayacaklarını açıklar.
Şimdi burada Yönetimin yalnızca yasadışı bir işleme başvurması değil, aynı zamanda adi bir dolandırıcı düzeyine düşmesi söz konusudur. Ayrıntı, belki.
Yönetim tarafından bu şekilde dolandırılmış olmak duyumu, onu, daha sonra, Fransız yazar Jean Leune tarafından 1923’te kaleme alınmış “L’ Eternel Ulysse” (Ebedî Odysseus –Daima Hilekâr) başlıklı -zamanında Osmanlıcaya çevrilmiş ama unutulmuş- bir kitabının “Megali İdea’nın Yalancı Cenneti” adıyla dilsel güncelleştirmesini yapmaya itmiştir (1995). J. Leune, Balkan Savaşlarında Yunan saflarında yer almış, devamında araya giren olaylardan sonra yavaş yavaş Yunan aleyhtarına dönüşmüş bir asker ve gazetecidir ve kitapta hatıralarının yanı sıra yakından yaşadığı bir Yunanlı yöneticinin entrikacılığını ve Türkler aleyhinde çevirdiği dolapları anlatır. Sabahaddin Galip bu kitapta kendini bulmuştur.
Salahaddin Galip ikamet etmekte olduğu İstanbul’dan vatandaşlığını yeniden kazanmak için Yunan Yönetimine karşı beş yıl sürecek bir hukuk mücadelesi verecek ve sonunda “yenik düşecektir”. İlk raunt onundur. Vatandaşlık yasasının 19. maddesi gereğince vatandaşlıktan ıskat edilmiştir, ama onun olayında ilgili ırkçı hükümlerin öngördüğü koşullara bile uyulmamıştır. Dolayısıyla ıskat kararı göz çıkarırcasına keyfîdir ve Yunan Danıştayı kararı bozarak Salahadin Galip ve eşine vatandaşlıklarını iade eder. Ama Yönetimin Salahaddin Galip’i bertaraf etme niyeti kesindir. Yurda dönüş yapmaya zaman bulamaz. Zira hemen ardından bu kez Vatandaşlık Yasasının 20. maddesi ileri sürülerek yeniden vatandaşlıktan çıkarılır. Danıştaya yeniden itiraz eder ve davanın görüşülmesi yedi kez ertelenir. Zira bu arada yeni 1975 Anayasasına göre 1930’lu yıllardan kalma 20. maddenin aykırılık nedeniyle hükümsüz olduğu keşfedilmiştir. Danıştay, vatandaşlıktan ıskat gerekçesi olarak gösterilen 20. maddeyi bir yana bırakarak, itirazı Anayasanın 4. maddesi nedeniyle reddeder. Kasım 1989, Türk Azınlığı yüzünden Yunan-Türk geriliminin doruğa çıktığı dönem. Bir yenilgiye daha tahammülü olmayan Yönetimin prestiji kurtarılmıştır. Salahadin Galip’i bu uğurda harcarlar. Hakların kaldırıldığı sıkıyönetim veya totaliter rejim, ne yakıştırma yapılırsa yapılsın, herhalükârda burada devlet erki karşısında vatandaşın çaresiz kaldığı “Kafka atmosferi” hüküm sürmektedir. Azınlık konusunda Dışişlerinde hâlâ Yannis Kapsis ekolü egemendir ve devamcısı Antonis Samaras’tır.
Anayasanın 4. maddesi, “yabancı bir ülkede ulusal çıkarlara aykırı bir görev üstlenilmesi” halinden söz eder. Sadede gelecek olursak, Sabahaddin Galip için “Türk casusu” olduğu suçlamasıydı bu. Sabahaddin Galip bir Türk casusu muydu? Hadi canım sen de! Hangi askerî sırlara ve devlet sırlarına vakıftı ki, onları düşmana teslim etmiş olsun? Ha şimdi cunta idaresi sırasında mahkum edildiği ve o dönemde de içerdikleri hâlâ aynen geçerli olan makalesine gelince, ve daha sonraki bazı yazılarına, orada, doğrudur, bazı “devlet sırlarını” ifşa ediyordu, Yönetimin var gücüyle gizlemeye çalıştığı “sırları”. Azınlık üzerinde izlenen siyasetin ne olduğunu anlamak için o makaleyi okumak yeterliydi. Dört başı mamur, kendinden emin, şişirme olduğu izlenimi hiç vermeyen, hatta alçakgönüllü, kanıtlı ve belgeli, ikna edici, azınlık politikasını bütün çıplaklığıyla teşhir ediyordu. Onun “casusluğu” buydu.
Daha sonra, Azınlık Postası’nda yayımlanan önemli yazılarını “Batı Trakya’da Yazabildiklerimden” başlıklı bir kitapta topladı (1998).
Ulusal çıkarlara ters düşen ve suç oluşturan bir “görev” üstlenmiş olsaydı, niye yargı önüne çıkarılmadı? Kaçtı mı da tutuklanıp yargılanmadı?
Salahaddin Galip, en büyük hayal kırıklığını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde yaşadı. Oraya yaptığı başvuruyu görüşmeyi, mahkeme çoğunlukla reddetti. Red kararının gerekçesi, iç yargı yollarını tüketmemiş olması idi. Tüketmiş olduğu halde. Danıştayın kararından sonra oraya başvurmuştu, daha başka bir yargı yolu yoktu ki. Devlet erkinin keyfî karar ve uygulamalarına ve insan hakları ihlallerine karşı bireyleri korumakla görevli AİHM’nin davayı görüşmeyi doyurucu olmayan bir gerekçeyle (ve çoğunlukla) reddetmiş olması, yarın ilgili bir araştırma yapıldığında mahkemenin “hatalı kararlar” listesinde yer alacaktır. AİHM, Salahaddin Galip’i en büyük insan hakkı ihlaline uğradığı bir olayda himaye etmemiştir.
Geleneksel Yunan milliyetçiliği açısından şöyle bir soru daha sorulabilir: Salahaddin Galip bir “Yunan düşmanı” mıydı? Tersine, o, kendi çapında bir “Yunan dostu” idi. En öfkeli anında bile yüreğinde ırkçı duyguların doğmasına müsaade etmeyecek demokratik kültüre sahip dengeli bir insandı. Eski kuşaktan onun kadar Yunanlı aydınlar arasında dostu olan biri daha yoktur. Onun öfkesi, bir “Ulysse” benzeri hareket ederek Azınlığı ezen Yönetimlere karşıydı. Salahaddin Galip, tabiî, bir Türk milliyetçisi idi, çağdaş ve “ılımlı” bir milliyetçi. Sonra, Koca Kapı’yla ilişkilerini de hiç bozmamıştır, orasının izlediği azınlık politikalarından çok rahatsız olduğu zamanlar bile. İstanbul’a yerleştikten sonra Gümülcine’de konsolosluk görevinde bulunmuş artık emekli Türk diplomatlarından bazıları ile dostluk ilişkilerini ömrünün sonuna dek sürdürdü.
Yönetimin hışmına uğramasına ve vatandaşlıktan atılmasına Koca Kapı’yla bu genel ilişkileri mi neden olmuştur?
1990’lı yılların başında Azınlıkta en geniş araştırmalardan birini yapmış olan Norveçli tarihçi Vermond Aarbake, bu çerçevede karıştırmadığı arşiv, görüşmediği insan bırakmadı. Salahaddin Galip’le görüşmek için İstanbul’a gitti. Onunla ilgili olarak “Türk dışişleri sözcüsü gibi konuştu. Resmî Türk tezlerini dile getirdi.” diyordu. Selaytin abi “resmî tezlerle” yetinmişse, az etmiş. Çünkü onun kişisel deneyimleri o tezlerin yanında hiç kalırdı.
Salahaddin Galip, “Yunan usulü etnik arındırma”nın on binlece Batıtrakyalı kurbanlarından biridir, ama bu uygulamada onun özel bir yeri vardır. O yüzden yorumlanmaya ve üzerinde durulmaya değer. Yukarıda sayılan nedenler, onun olayını açıklamaya yetmiyor.
Ben burada kendi kişisel duyumlarımdan da hareket ederek, bir başka açıklama getirmek istiyorum. Salahaddin Galip’i vatandaşlıktan ıskat kararı, diğer benzeri kararlar gibi, şeklen İçişlerine ait olsa da, esasen Dışişleri mekanizmasının bir kararıdır. Tabiî merkezin değil, Trakya’daki yerel mekanizmanın. Azınlığı gözetlemek, yönetmekle görevlidir bu mekanizma ve İstihbaratla içiçe çalışır. Şimdi ben buna “yandevlet” diyorum. Kendini hep gizlemeye çalıştığı, “yarı resmî” ve gayrişeffaf bir kurum olduğu, hangi yasayla kurulduğu, ne yetkiler kullandığı ve nasıl denetlendiği konusunda belirsizliğin hüküm sürdüğü için değil yalnızca. Azınlık insanı hakkında “yargısız infaz” yetkisiyle donatıldığı ve yasadışı işlerde kullanıldığı için. Bir azınlık mensubunu vatandaşlıktan ıskat edilmesini, bu mekanizma öneriyor ve raporlarıyla destekliyordu. O gizli raporlarda neler yazıldığını tahmin edebilirsiniz. Örneğin, bir münasebetle, daha öğrencilik yıllarımdan şahsımla ilgili olarak “anarşist, terörist ve muhtemelen bombalı eylemci” diye kaydın bulunduğunu öğrenince, hem gülmüş hem de ürkmüştüm. Daha sonraları, kendimi korumak amacıyla bilinçaltından öyle olmadığımı kanıtlamak kaygısına düştüm mü, bilmiyorum. Barışçı ve şiddet aleyhtarı görüntümü işlerken o suçlamaların bir etkisi olmuş mudur, bilemiyorum. Herhalükarda daha sonraları o mekanizmadaki kişilerle yeri geldikçe arada bir temas etmekten ve görüşmekten çekinmedim. Bu halim, bilinçli bir siyasî tavırdan kaynaklanıyordu. Ama şimdi kendi kendimi sorgularken, acaba terörist olmadığımı göstermek telaşı içine düşmüş olabilir miyim diye de düşünüyorum. Salahaddin Galip hakkında o raporlarda “Türk casusu” suçlaması bulunduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz. Yalnızca bir tahmin değil bu, o mekanizma çevresinden bizzat işittiğim bir suçlama. Gerçi gizli raporlarda böyle bir suçlamadan hiçbir azınlık bireyi muaf değildi. Onun için Salahadin Galip’in bertaraf edilmesinin esas nedenini bu suçlama oluşturmamıştır kanımca. Ciddi bir devlet, bu şekilde bir suç isnat ettiği vatandaşını yakalar ve yargı önüne çıkarır. İsnat ettiğin suçu kanıtlayabilecekse tabiî. Sonra, devletten değil, yandevletten söz ediyoruz.
Şimdi, yandevlet mekanizmasının görevlerinden biri, Azınlıkta göze batan kişileri yakın takibe almak, ne halt karıştırdıklarını öğrenmek, onları analiz etmek, zayıf ve güçlü noktalarını saptamak, “muzır” faaliyetlerini önlemek, yönlendirmek, elde etmek, yönetmek, kullanmak idi. Bu amaçla o kişilerle doğrudan temas sağlamak gerekirdi. Doğrudan temas çok kolay sağlanırdı. Devlet dairelerinde bir işin vardır, herhangi bir işin, ve olmaz. Biliyorsundur veya birileri sana fısıldar, işinin olması için 105’ten geçmen gerektiğini. Sen işin için gitmişşsindir, yukarıda anlatılan çerçevede sorgudan ve elekten geçirilirsin. Oradan öte ne çıkarsa. Kendini nasıl kullandıracağın sana kalmış bir şey. Orasıyla ilişkiye girdikten sonra şöyle veya böyle kendini kullandırmaman mümkün değil. Sonra, 105 ve genel olarak tüm mekanizma, yalnızca azınlık insanının karşılaştığı ayrım konularında değil, aynı zamanda azınlık sorunlarında da muhatap alınacak yer gibi görünüyordu. Azınlık ileri gelenlerinden 105 ile ilişkiye girmeyen kişi yoktu. Müftülerden tutun da, milletvekillerine, milletvekili adaylarına, yerel yöneticilere, gazetecilere kadar. 105’in görevi azınlık aleyhtarı politikaları yürütmek olduğu için, orasıyla ilişkiler de ister istemez böyle bir boyut kazanıyordu. Bir tek Salahaddin Galip orasıyla ilişkiye girmeyi reddetmiştir. Mekanizma, bir tek onunla doğrudan temas sağlayamamış, onu sorgulayamamış ve elekten geçirememiştir. Ve “kullanamamıştır”. Yalnız o değil. Mekanizmayı çileden çıkaracak ölçüde gururlu ve küçümseyici davranıyordu oraya karşı, “ben sizi muhatap almıyorum”. Onun bu tavrı, bir yandan aleyhindeki raporların gittikçe daha uyduruk ve şişirme iddia ve suçlamalarla doldurulmasına yol açtı. Öbür yandan mekanizma içinde ona karşı öfkeyi kabına sığmaz bir düzeye taşıdı. Kan davası gibi bir şey. “Biz de senin burnunu kırmazsak!” Ne yaptılarsa Salahaddin Galip’i bükemediler. Engeller, baskılar, cezalandırmalar, oğlunun vatandaşlıktan ıskatı, hiçbir olayda 105’in kapısını çalmadı. Milletvekili adaylığı için bile kendisine yaklaşıldı, böyle bir hevesi olmadığı için o da tutmadı. “Biz de senin burnunu kırmazsak! İbret olsun diye!”
Koca Kapı’yla yakın ilişkilerinin Salahaddin Galip’i kısmen himaye edici bir fonksiyonu vardı. 1984’lerde Dışişlerinde Azınlığa Yannis Kapsis bakmaktadır, bu ilişkiler himaye edici fonksiyonunu artık yitirmiştir. Onu kesin olarak bertaraf etme kararına o zaman onay çıktı. Öneri, yerel yandevlet mekanizmasınındı ve mekanizmanın Salahaddin Galip aleyhinde güttüğü “kan davasından” kaynaklanıyordu. Onun öyküsü, 1998 yılı ortalarında 19. madde kaldırılıncaya dek azınlık insanının nasıl bir himayesizlik ve güvensizlik ortamında yaşadığını da simgeler.
Salahaddin Galip’le 12 yıllık bir aralıktan sonra İstanbul’da son buluşmamızda (10.5.1996) beni evinde misafir etti, on saate yakın sohbet ettik. Bu sohbetten, yalnızca bu sohbetten, bazı anılarımı aktarmak istiyorum.
Yunanistan’da bir fobi vardır, daha doğrusu bir paranoya, Türkiye’nin Batı Trakya’yı işgal ve ilhak etme emelleri olduğuna dair, zaman zaman yaygın bir hal alır ve açıkça dile getirilir. Yönetim düzeyinde ise bu tartışma hep gündemdedir. Ve Azınlık aleyhinde alınan önlemler, ırkçılığın bir örtüsü olarak hep bu muhtemel tehlike ile gerekçelenmek istenir. Salahaddin Galip’le o son buluşmamızda bir ara bir gazete fotokopisi çıkardı, eski harflerle basılmış bir İzmir gazetesi. Orada bana Mustafa Kemal’in bir söyleşisini gösterdi. Atatürk, söyleşinin bir yerinde, Batı Trakya’nın niye Misakımillî sınırları içine dahil edilmeyişinin stratejik nedenlerini açıklıyordu. “Al bunu” dedi, “ve gerekli gördüğün yerde kullan. Sen Yunanlılarla böyle tartışmalara giriyorsun. Onların paranoyasını belki biraz yumuşatırsın. Türkiye’nin Batı Trakya üzerinde emelleri yoktur ve bu gerçek Türkiye’ye Atatürk’ün bir mirasıdır.” Bu belgeyi hiçbir zaman kullanmadım, yeri gelmediği için değil, “tenezzül etmediğim” için. Ondan şimdi ilk kez ölümünden sonra Sabahaddin Galip’i savunmak için söz ediyorum.
Gümülcine ve İskeçe’deki yerel Yunanca basını yakından izlediği belliydi. Şu açıklamayı yaptı: “Gümülcineli gazeteci Eleni Antoniadu var ya. Her hafta postadan onun tarafından gönderilmiş bir paket alırım. İçinde yerel Yunanca gazeteler vardır. Her hafta aralıksız, yıllardır. Kendi inisiyatifiyle, ondan böyle bir şey isteyemezdim ki. Eleni’den insanı şaşırtan bir duyarlılık değil mi? Bu hareketi beni nasıl da duygulandırır, bilemezsin.”
Son on yıldır Türkiye’nin Türk Azınlık üzerinde uygulamakta olduğu açıklaması mümkün olmayan siyasetini hiç tartışmaz olur muyuz? Uzun uzun tartıştık, muhtemel nedenlerini, özellikle yanetkilerini, açtığı yaraları. Korkunç rahatsız olduğunu gösterdi. “Sen benim insanımı nasıl cezalandırırsın, bu siyasetle ne kazanacağını sanıyorsun?...” Bildiği ve onaylamadığı bazı şeyleri söylemek istemiyordu.
Bu çerçevede Sadık Ahmet olayından da söz ettik. Sadık on ay önce o malum trafik kazasında ölmüştü. “-Yahu İbram, Sadık köy kahvelerinde “bana oy vermeyeni sınırda MİT arabası bekliyor” diye soydaşları tehdit ediyormuş. Doğru mu?” “-Valla bunu duymamıştım. Başka bir sürü benzeri tehditlerini işittim, ama bunu bilmiyordum. Ama hiç şaşırtmıyor beni. Tam onun ağzına uygun bir söz.” “-Bana söylediklerinde inanamadım. Olmaz öyle şey, böyle bir söz sarfetmiş olamaz, dedim. Bunu bana anlatan (ismini de söyledi), “Selaytin abi” dedi, “ben bu sözleri onun ağzından defalarca işittim. Bağımsızlar ortaya çıktığı günden beri onların ve Sadık’ın peşinden koşup durdum. Görgü tanığıyım.” Hâlâ inanmak istemiyorum.” “-İnan. Üstelik Sadık yalan da söylemiyordu.” Ona benim bildiğim ve yaşadığım benzeri olayları anlattım. Çok sıkıldı ve kızdı. Sonunda belli ki çoktandır vardığı bir hükmü dile getirdi: “Sadık, son yıllarda Azınlığa en çok zarar veren ikinci kişi oldu. Ondan önceki A.B. olmuştur.” Selaytin abinin bu değerlendirmesindeki ikinci ismi ifşa etmeyeceğim.
Hülya Emin’in gazete çıkarmak hazırlıkları içinde olduğunu ondan öğrendim. “-Geçenlerde Hülya Emin geçti. Gümülcine’de bir gazete çıkarmak istiyor. Ama biraz mütereddit. Kadın olarak önemsenmeyeceğinden, sabote edilebileceğinden korkuyor. Sen ne diyorsun?” “-Bana göre korkusu yersiz. Kadın gazeteci olmak dezavantaj değil. Tersine, bir avantaj. Sabote edenler çıkar mı? Sanmıyorum. Ama toplum mutlaka kendisini kucaklayacak ve girişimini destekleyecektir. Korkmasın.”
Azınlık basınından söz ederken Şafak dergisini ne kadar önemsediğini anlatmaktan geri durmadı. Beni orada yazmaya devam etmeye teşvik etti.
Salahaddin Galip, 19 yıl sonra, 2003 yazında sanıyorum, Batı Trakya’yı son olarak ziyaret etti. Yeğeni milletvekili Galip Galip, ona vize verilmesini sağlayabilmişti. Bu ziyaretinde kendisiyle görüşemedim. Ama bize gitmiş, anacığımı görmeye. O ziyaretten bizim bahçede çıktıkları bir fotografı gördüm, ikisi de sigara tüttürüyor. “Ben Kırmahalle okulunda öğretmenken, 1950’li yıllarda, annen gelirdi. Okulun basamaklarına oturur, sarma sigara içer, muhabbet ederdik.” diye anlatmıştı bana. Aynı sahne tam 50 yıl sonra yinelenmişti. Salahaddin Galip, Kırmahalle İlkokulu 1. sınıfında benim ilk öğretmenimdi. Alfabeyi bana o öğretti.
Ölümünden iki hafta önce İstanbul’dan bana selam göndermiş. İletmeyi unutmuşlar. Ölümünün ikinci günü o soydaş telefon etti, “Selaytin abi sana selam göndermişti, emaneti şimdi iletiyorum” diye.
Salahaddin Galip’in şairliğinden ayrıca söz etmek gerek. Gerçi o kendi şairliğini pek önemsemiyordu. Onun için de şiirlerini hiçbir yerde yayımlamıyordu. Oysa Azınlıkta yetişmiş birkaç “iyi şairimizden” biridir o, ve en kalitelisi. Salahadin Galip’in şiir yazdığını, onun şairliğinden hayranlıkla söz eden lise yıllarındaki edebiyat hocamızdan işitmiştim ilk kez. İstanbul’daki son sohbetimizde bana şiirlerini okuyarak “gizlediği” şairliğini de ifşa etmişti. Bundan birkaç yıl önce bazı şiirlerini “Martı Kanadından Damlalar” başlığı altında kitaplaştırabildi. Kapak desenini Fevzi Ali yaptı. Bana bir nüsha göndermişti. Bu şiir kitabının tanıtımı için bir yazı yazmaya kendi kendime söz vermiştim, ama vakit bulamadım.
Türk Azınlığının başı sağolsun.

Bir kitabın ardından


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Hakan Mümin
hakmumin@yahoo.gr

Şiir bitki örtüsü gibidir; çeşit çeşit bitkilerin aynı bahçede olduğunu düşünün, etrafınız rengarenk. Hele gene mevsimlerden ilkbaharsa, keyfinize diyecek yoktur o an. Şiir de, böyle bir şey desem yanlış olmaz herhalde. Her okurun bir şiir bahçesi olduğuna inanıyorum. Öyle ki sözcükler bir araya toplanmış, rengarenk; sarı, mavi, beyaz, kırmızı, turuncu ve daha nice renkler içimizdeki hüznü, ayrılığı, ezikliği, mutluluğu, sevgiyi anlatır hep bize. Çoğu zaman hüzün ayrılığın yoldaşı olmuştur şiirde, eziklik de haksızlığın kardeşi ve insan ikiye bölünür böyle durumlarda ister istemez. Parçalanmaz; yalnız kendisiyle yüzleşir. Bazen de kavga eder şair; kızar. Sözcükler hırcın, bir o kadar da “yaramaz çocuk” oluverir dizeleri inşa ederken… Aşkın bile şiddete uğradığını görürüz böyle durumlarda. Oysa aşk sımsıcak, içimizi ısıtan anlamlı bir “ateş”tir.

Bunlar aklımdan geçiyor şu an, yazayım dedim, öylesine. Ve hemen eklemek istiyorum; insan ateşi keşfetmeden önce bile ateş insanın içindeydi. Ateş yakıcılığıyla değil, sıcaklığıyla büyülemiştir insanı… Kalp kalbi ısıtmıştır.

Geçenlerde Mustafa Çolak kardeşim, dershanenin posta kutusuna “Alaz” dergisini bırakmış. Dergi İzmir’de çıkıyor ve tamamen kültür-sanat dergisi. Mustafa’nın bana ulaştırdığı bu son sayıda, Hüseyin Alemdar’ın (kendisi “Atilla İlhan Şiir Ödülü”nü almış bir şair) bir şiiri yayımlanmış. Kendisiyle “1. Uluslararası Samsun Şiir Günleri”nde tanışma fırsatım oldu. Gördüğüm kadarıyla, günümüz Türk şiirini ileriye taşıyanlardan kendisi. Alaz’daki şiirini okudum, tekrar okudum, şu anda da önümde, okuyorum ve şu dizeleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

(gecede gülümseme)
...
/Konuş birşeyler gecenin ortasındayız
Tadını tatmalısın gülümsemenin
biraz tomurcuk çatlamasına benzer
biraz nar yarılmasına
huy edinmelisin gülümsemeyi
Tadına çiğ düşmez gülümsemenin
gülümseyebilirsen çekinmeden
bir ağız dolusu bir yürek dolusu
huy edin gülümsemeyi yeter ki geceleyin
…

Nedense, son günlerde şiire taktım kafayı. Belki buna sebep, Dr. Hasan Ahmet’in şiir kitabı, belki de uzun zamandır şiir okumuyor olmam. Bilemiyorum, ancak şunu söyleyebilirim: Dr. Hasan Ahmet’in “Ömür Boyu Muhalefet” kitabı, bizim burada uzun zamandır unutmuş olduğumuz “tartışma”yı gündeme oturttu. Azınlık basınında şiirleri eleştirildi, kitabı eleştirildi, özellikle de kitabın kapağında niçin “Gümülcine” yazmıyormuş diye kitap eleştiri aldı. Hatta kendisinin hayatı da… Kimileri karşısında bir “Nazım” aradı, kimileri onu Don Kişot’a benzetti, kimileri de sessiz kaldı, her zaman olduğu gibi. Oysa, Hasan Ahmet kitabında şiiri bir araç olarak gördüğünü belirtmiş. Onun bu cümlesi galiba yeterince dikkate alınmadı ya da gözden kaçtı. Neyse yazılanlar yazılmış, olan olmuş. Geriye kalan “tartışma”nın renkliliği, yani eleştirenin de, eleştirilenin de kendisini öyle ya da böyle haklı görmesi. Yazı-tura misali…

Şimdi biraz geriye gitmek istiyorum; Rıza Kırlıdökme’nin 24 Ekim tarihli Gündem gazetesinde yayımlanan yazısına. Rıza Kırlıdökme yazısında, Dr. Hasan Ahmet’in kitabını eleştirirken, isim vermeden benden de söz ediyor. Benden söz etmesinin sebebi ise Dr. Hasan Ahmet’in kitap tanıtımında “oturum başkanı”nın benim özgeçmişimden söz ederken, ki ben de tanıtımcılardan biriydim, şu ifadeyi kullanmasıdır. “Hakan Mümin iki yıl İskeçe Muzaffer Salihoğlu Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır ve ayrılmıştır. Ayrılma sebebini hâlâ anlamış değilim.” Bu ikinci cümle galiba Rıza Kırlıdökme’yi çok rahatsız etmiş ve kendisini “aklamak” için olmalı ki, eleştiri yazısının içine beni de sıkıştırmış. Bizde bir söz vardır, eminim hepiniz bilirsiniz; “yarası olmayan, kaşınmaz”, bir de “ateş olmayan yerden tuman tütmez.” Neyse, Rıza Beyin kendisini çok iyi tanırız; “helal süt içmiş evlat” numaraları bize sökmez. Başkasına belki, ama bize asla!.. Eleştiri yazısında, benim okuldan ayrılma sebebimin bir “hâne”den ve bir “zatışerif”ten de öğrenilebileceğini yazıyor, ayrıca. Bu “hâne”nin ve bu “zatışerif”in adı yok mu? Öğrenmek isteyenler nereden ve kimden öğrenecekler? Bu kadar “kapalı” yazmaya ne gerek var. Ya yazarsın, ya da yazmazsın. Durum böyle “kapalı” olunca, iş yine başa düşüyor; ben anlatayım bari:

Bence, R. Kırlıdökme “hâne” derken, o hepimizin saydığı “hâne”yi, yani Konsolosluğu’muzu kastediyor olmalı. O yıllarda Başkonsolos Ümit Yardım’dı. Aslında ne “ümit”ti, ne de “yardım” eliydi. “Zatışerif” derken de, galiba o yıllardaki söz konusu hânenin genel sekreterini ima ediyor olmalı. Şimdi emekli oldu. Zaten onun da parmağı yoksa bu işte, şaşar kalırım.

Böyle varsayımlar üzerinde duruyorum, çünkü bu “ayrılma” -aslında azledilme desek, daha doğru olur- olayında bu kişilerle bire bir, yüz yüze getirildim. Konuyla ilgili bir de öğretmen var. R. Kırlıdökme’nin okulunda görev yapıyor. Bu “zat” da Rıza Kırlıdökme’nin gözünden kaçmış olmalı.

O dönemde, 2006 yılının temmuz sonu, ağustos başı olsa gerek, R. Kırlıdökme bana ve İngilizce Öğretmeni Dildar Mehmet’e birer mektup gönderiyor. Benimkinde şöyle bir başlık var: “Sayın öğretmenimiz, Hakan Mücahit.” R. Kırlıdökme benim soyadımın “Mümin” olduğunu bilmiyor mu? Biliyor. Demek ki, bu mektubu kendisi yazmamış, birileri eline tutuşturmuş, o da bana göndermiş. Bu “birileri” kim olabilir? Büyük bir ihtimalle yukarıda belirttiğim “zat”, şimdi emekli olan. Hem R. Kırlıdökme’nin bu kadar “temiz” Türkçe’si olduğunu hiç görmedim. Neyse, mektubu kimin yazdığı benim için o kadar önemli değil. Önemli olan mektupta yazılı olanlar. Bakın mektubun bir yerinde şöyle diyor:
“….
Sayın öğretmenimiz,
Siz, okulumuzun öğretmenisiniz ve yasaya göre nasıl diğer öğretmenler mesleklerini icra ettikleri okulların dışında herhangi bir kurum ve kuruluşta çalışamıyor ise sizin de okulumuz dışında başka kurum ve kuruluşlarda çalışmanız uygun bulunmadığını tekrar beyan etmek isteriz.” ve mektup devam ediyor.

Bu alıntı aynen benim de altını çizdiğim gibi yazılı. Bundan da anlaşılıyor ki, bu yazıyı “resmiyet” işlerinden iyi anlayan biri yazmış, sanki. Bu cümle R. Kırlıdökme’nin “söz dizimi” mantığına aykırı. Çünkü “neden” yerine “niçinini” yazan bir kişiden böylesine düzgün cümle, hem de altını çizmek doğrusu beklenmez. Eğer kendisi yazmışsa, yemin billah, tebrik ederim. Bir de, “yasaya göre” diyor; hangi yasaya göre? Belirtseymiş iyi olacaktı.

Şimdi bu mektubun, bu önemli kısmını sizler de okuduktan sonra, Rıza Kırlıdökme’nin kendisine şu soruyu sormak istiyorum:

Sayın Kırlıdökme, bilindiği gibi İngilizce öğretmeniniz Dildar Hanım hem okulunuzda, hem de özel bir kursta (kurumda) çalışıyor. Oysa sizin göndermiş olduğunuz mektubunuzdaki uyarıya göre okulunuz dışında çalışmaması gerek, öyle değil mi? Bu duruma ne diyorsunuz? Açıklarsanız, seviniriz.

Ve hemen tekrar Rıza Kırlıdökme’nin o eleştiri yazısına dönmek istiyorum. Yazının sonlarında Dr. Hasan kızını Yunan okullarında okuttu diye, Rıza Kırlıdökme onu suçluyor. Pes doğrusu. Bir çocuğumuz İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkelerde okuyunca “aferin kerataya” diyoruz, Yunanistan’da okuyunca da insanımızı suçluyoruz. Bu nasıl bir zihniyet doğrusu anlamış değilim. İnsan özgürdür. İstediğini yapar. Kârı da, zararı da kendisinedir. Hatta İtalyan ile de evlenebilir, Almanla da vs. Rıza Kırlıdökme bu yazdıklarıyla bir şekilde, Yunan okullarında okuyan gençlerimize ve bu gençlerimizin anne-babalarına “haksızlık ediyor” gibime geliyor.
Tekrar ediyorum, insan istediği yerde, istediği ülkede okuyabilmelidir. Rıza Beye mi soracağız çocuklarımızı nerede okutacağız diye? Azınlık liseleri, Şefaatler, Emreler, Mustafalar yetiştiremiyorsa ne yapalım! Suç kimin? Anne-babanın mı, çocukların mı, yoksa… Bir düşünün!.. Azınlığımızın Şefaatlere, Emrelere, Mustafalara ihtiyacı var, bunu unutmayalım. Umarım yanlış anlaşılmamıştır demek istediklerim.

Şiirle başladım yazıma, şiirden söz edecektim size ancak, R. Kırlıdökme’nin eleştiri yazısı ile mektubu girdi araya. Olsun, bunları da yazmam gerekiyordu ve bugüneymiş kısmet. Yavaş yavaş burada yazımı bitireyim diyorum. Ama bu “azledilme” olayını henüz kapatmıyorum. Anlatılacak çok şey var. Yine günün birinde birileri “aranırsa”, kaldığım yerden devam ederim. Ayrıca yazımda R. Kırlıdökme’nin “hâne” ve “zatışerif” deyişine kendimce bir yorum getirdim. Yanılıyorsam, çıksın Rıza Bey ve desin ki, “hâne kapısı” ve “zatışerif” diye yazarken, ben şunu ya da bunu kastettim. Biz de doğrusunu öğrenmiş oluruz o zaman. İşi olasılığa bırakmayalım. Bir araştırmacı-yazar “kapalı” yazarsa, hem kendine zarar verir, hem de çevresine. Gerçek bir araştırmacı-yazar, gerçekleri yazar. “Kapalı” olanları açar. O kadar!..

Bir başka sayıda, bir başka yazıda tekrar okuyucularımızla buluşmak dileğiyle…

Üniversitelerdeki Kitap Listesi: Avantaj mı Zaman Kaybı mı?


Azınlıkça 41
Kasım 2008
Fatih Nazifoğlu

Eylül ayından beri Trakya Dimokritos Üniversitesi Elektrik – Elektronik ve Bilgisayar Mühendisliği bölümünde yapmakta olduğum mastır sebebiyle, mastır program tüzüğünün Mühendislik Fakültesi dışında başka bir bölümden mezun olmuş mastır öğrencileri için – ki ben de bu öğrenci grubuna dahilim – mastır dersleri dışında zorunlu kıldığı dört bölüm dersinden ikisini takip etmek üzere haftanın belirli günlerinde İskeçe’ye gidiyorum. Son bir aydır ders başlamadan önce öğrenciler öğretim üyelerine hep aynı soruyu soruyor, “Ders kitapları ne zaman elimize geçecek?” Tahmin ediyorum ki bu ve buna benzer sorular bu yıl Yunanistan üniversitelerinin tamamında hâlâ soruluyor.
Öğrenci arkadaşlarımız sorunun nereden kaynaklandığını kesin anlamışlardır da, anlamayanlar için hemen anlatmaya başlayalım. İlk Meclis’e sunulduğunda da, 2007 yılı Mart ayında kabul edildiğinde de ve halen bugün bile öğrencilerin büyük tepkisini toplayan “Çerçeve Kanunu” (Νόμος Πλαίσιο) olarak da bilinen 3459/07 sayılı yüksek eğitim kurumlarının kurumsal yapı ve işleyişini düzenleyen bir kanun var. İşte yukarıda belirttiğim soru, bu yıl bu kanunun 15. maddesinin Yunanistan Millî Eğitim ve Dinişleri Bakanlığı tarafından uygulamaya konulmasından dolayı soruluyor.
Eğitim Bakanlığı, bu maddeyi uygulamaya “tek kitaba son” parolası ile başladı. Yani amaç, şimdiye kadar olduğu gibi öğrencileri ders çerçevesinde dağıtılması ön görülen kitabı almak zorunda bırakmak yerine, öğrenciye önerilen kitaplar arasından bir kitabı seçme imkânı sunmak.
Bu maddeyi anlaşılabilecek bir şekilde özetlemek gerekirse, öğretim üyeleri en az iki kitaptan oluşan, ki bu kitaplar ders çerçevesinde işlenecek konuların tamamını veya büyük bir bölümünü kapsamalıdırlar, bir kitap listesi hazırlar, bu listede belirtilen kitapların olup olmadığı yayın evlerine sorulur ve onay alındıktan sonra kitap listesi öğrencilere sunulur. Öğrenciler listeden seçimlerini yaptıktan sonra, Eğitim Bakanlığı tarafından yayınevlerine emir verilir ve kitaplar dağıtılmaya başlar. Parantez açıp belirtmekte fayda var, her öğrenci her dersten bir defaya mahsus olmak üzere tek kitap (kitapla birlikte verilen ödev kitabı veya CD, DVD v.s. bir kitap olarak nitelendiriliyor) alma hakkına sahip.
Hikâye gibi anlatılınca kulağa hoş geliyor, ama işi pratiğe dökünce bir çok problem kaçınılmaz oluyor. Bir de kanunun uygulanışının ilk yılı ise, o zaman öğrencilerin niye başta belirttiğim soruyu sorduğu biraz daha anlaşılmaya başlanıyor.
Aylardan Kasım ve öğrenciler – en azından benim bölümde öyle – kitap seçimini yeni bitirdiler. Yani şimdiden sonra bu belirtilen kitap listeleri yayınevlerine ulaşacak ve yayınevleri kitapları hazırlayıp dağıtmaya başlayacak. Dönem başlarında kitaplarını almaya, kitaptan faydalanıp dersi takip etmeye alışmış öğrenci, tahminen sınavlara sayılı günler kala kitaplarına kavuşacak.
Listelerin hazırlanışı ve kitabın seçilişi de apayrı bir tartışma konusu. Bir soru aslında neden bu konunun tartışma konusu olduğunu anlatıyor: Öğrenciler daha önce görmedikleri, duymadıkları bir kitabı hangi kriterlere göre seçecekler? Ya şansa ya da...Ya da “birilerinin” önerdiği kitabı seçecekler. Bu “birilerinin”, dersleri veren öğretim üyeleri olma ihtimali haliyle çok yüksek. Gelelim öğrencilere sunulacak listelerin hazırlanışına. Öğretim üyelerinin çoğunluğunu derslerini yıllardır kendi yazdıkları veya belirli başka kitaplar üzerinden verdiğini göz önünde bulundurursak, hazırlayacakları listelerin de aslında ne kadar “göstermelik” olduğu ortaya çıkıyor. Şimdi hangi öğrenci, önlerine sunulan listeden öğretim üyesinin bir kitabı önermesi veya öğretim üyesinin dersini sunulan listedeki belirli bir kitap üzerinden yapacağını belirtmesi durumunda, inisiyatif kullanarak başka bir kitabı seçecek?
Öğrencilerin yüzde yüzünün değişik bir kitap seçtiğini veyahut da her yıl değişik bir kitabın öğrencilerin büyük çoğunluğu tarafından seçildiğini varsayalım. Bu durumda, öğretim üyesi şimdiye kadar uyguladığı ders verme metodunu bir yana bırakarak veya her yıl seçilen kitabın içeriğine göre değiştirerek mi dersi verecek? Öğrencilerin bir kez kitap seçme hakkına sahip olduğunu da tekrar hatırlatırsak, bir öğrencinin dersi geçememesi ve sonraki yıl seçilen kitabın değişik olması ve öğretim üyesinin sınava seçilen yeni kitaptan hazırlanılması gerektiğini belirtmesi durumunda, otomatikman öğrencinin dersi çalışabilmesi için kitabı, şanslıysa, bir diğer öğrenciden ödünç ya da satın alması gerekiyor. Bu yüzden de “Öyleyse bedava eğitim ilkesi ve seçme imkânı avantajı bunun neredesinde?” diye doğal olarak sesler yükseliyor. Biz mastır öğrencilerine ise, bırakın seçme imkânı, bir kitabın bile bedava olarak dağıtılmaması kendi başına apayrı bir tartışma konusu.
Derslerini takip ettiğim bir öğretim üyesinin, konuya örnek yaklaşımını aktarmadan edemeyeceğim. Öğretim üyesinin bize söylediğine göre, bu yılki dersi her zamanki metoduyla yapmayı planlıyormuş. Ders ile ilgili notları gerek internet ortamında öğrencilerle paylaşıp gerekse fotokopi şeklinde dağıtmayı planlarken, sınav için öğrencilerin bu paylaşılan notlardan çalışmalarının yeterli olacağını belirtip kitap listesine uzmanlık alanında dünya çapında en kaliteli 3 kitabı önermeyi ve öğrencilere, gerçek manada, kütüphanelerinde bulunacak faydalı kitapları seçme imkânı sunmayı hedeflediğini belirtmişti. Tabii talep ettiği üç kitap da yabancı dilli olunca, bir de Eğitim Bakanlığı’ndan yabancı dilli kitaplara izin gelmeyince, yine yıllardır işlediği kitabı önermek zorunda kaldığını söylemişti.
Durum bu şekilde olunca, seçme imkânı gerçekten de öğrenciler için bir avantajdır. Fakat, öğrencinin asıl amacının dersi geçmek olduğu için ve dersi geçmenin yolunun belirli bir kitaptan geçtiğini bilmesi durumunda, liste sadece göstermelik oluyor.
Merak ettim ve öğretim üyelerinin önerdiği kitaplara bir göz atayım dedim. Birçok listede aynı tablo hemen göze çarpıyor: Önerilen kitap sayısı bir tane. Özellikle kendi kitabı olan öğretim üyelerinin önerdiği kitap da tahmin edebileceğiniz gibi sadece kendi kitapları. Altında da bir not: “Bu kitap dışında, piyasada bulunan hiç bir başka kitap dersin ihtiyaçlarını karşılamamaktadır!”
Bu notu görünce de, “öyleyse bu telaşın, bu bürokrasinin, bu kayıp zamanın kısacası kitap listesinin ne anlamı var?” diye insan kendi kendine soramadan edemiyor.

ΑΝΟΙΧΤΗ ΕΠΙΣΤΟΛΗ ΠΡΟΣ ΟΣΟΥΣ ΚΡΑΤΟΥΝ ΞΥΠΝΗ ΤΗ ΣΥΝΕΙΔΗΣΗ ΤΟΥΣ ΣΤΟΝ ΙΣΛΑΜΙΚΟ ΚΟΣΜΟ


Azınlıkça 41
ΝΟΕΜΒΡΙΟΣ 2008
Γιώργος Δούδος
Συγγραφέας και Δικηγόρος από τη Θεσσαλονίκη e-mail: george_doudos@hotmail.com

Το Ισλάμ αποτελεί ένα από τα πολύτιμα κοσμήματα στην υπέροχη σύνθεση του πολιτισμού της Οικουμένης.
Το Ισλάμ αυτοπροσδιορίζεται ως θρησκεία της Ενότητας και της Ειρήνης σε όλα τα επίπεδα, αισθητά και μεταφυσικά! Είναι η θρησκεία που εξαγγέλλει την αρμονία μεταξύ Θεού και ανθρώπων, αλλά και θρησκεία της ενότητας της ανθρωπότητας. Μέσω του μηνύματος που μετέφερε στην ιστορία ο προφήτης Μοχάμμεντ, κατέλυσε τις διακρίσεις μεταξύ των ανθρώπων, οποιασδήποτε αιτίας και αποκατέστησε την ενότητα του γένους μας αναγγέλλοντας την εγκαθίδρυση μιας παγκόσμιας κοινότητας, της Ούμμα, που αναιρεί τις διακρίσεις γλώσσας, φυλής, έθνους ή πολιτισμικής καταγωγής.
Το ιστορικό Ισλάμ από τις πρώτες στιγμές της εμφάνισής του δεν προσπάθησε να κλείσει τους πόρους, που καθιστούν γόνιμη των ώσμωση ανάμεσα σε πολιτισμούς διαφορετικής προέλευσης με τους οποίους ερχόταν σε επαφή. Ο διάλογος ανάμεσα στο Ισλάμ και σε άλλες πίστεις και πολιτισμούς υπήρξε μια πραγματικότητα που καθιερώθηκε από τον προφήτη Μοχάμμεντ και συνεχίσθηκε από τους διαδόχους του στην ηγεσία της μουσουλμανικής κοινότητας.
Τον 4ον αιώνα από Εγίρας -(9ος αιώνας μ.Χ.)-, ο χαλίφης της Βαγδάτης Μανσούρ αλ Χακίμ Μπι’αμριλλάχ είχε ιδρύσει το Νταρ αλ Χικμά, τον Οίκο της Σοφίας. Επρόκειτο για μια Ακαδημία του Πνεύματος και του Πολιτισμού, με περισσότερα από ένα εκατομμύριο χειρόγραφα στη βιβλιοθήκη του και με ένα επιτελείο μεταφραστών, οι οποίοι διέσωζαν στην αραβική γλώσσα την κλασική ελληνική και ελληνιστική γραμματεία, σανσκριτικά και περσικά κείμενα, βουδιστική γραμματεία στη γλώσσα πάλι και ιερά κείμενα του Μαχαβίρα. Μάλιστα, όταν στην Ανατολική Ρωμαϊκή Αυτοκρατορία (Βυζάντιο), σκοτισμένοι Χριστιανοί κατέστρεφαν στην πυρά έργα αρχαίων Ελλήνων, που έκριναν πώς τάχα ήταν βλάσφημα ή επικίνδυνα, οι μεταφραστές του Νταρ αλ Χικμά τα είχαν θησαυρίσει στις μεταφράσεις τους στην αραβική γλώσσα κι έτσι δεν χάθηκαν….
Είναι πλέον βέβαιο, ότι το Ισλάμ και κυρίως το άνθος που μοσχοβόλησε σε κάθε γωνιά του μουσουλμανικού κόσμου, το τασσαούφ ή η παράδοση των Σούφι, μπόλιασε τη μουσουλμανική ευσέβεια και το ήθος που εμπνέει το Κοράνιο και η Σούννα, με δάνεια από τον Ινδουϊσμό και το Βουδισμό, από τον Πλάτωνα, τον Αριστοτέλη, τον Πυθαγόρα, τον Πλωτίνο και τον Ιάμβλιχο. Μάλιστα μεταξύ των Μουσουλμάνων ο Πλάτων, με μεγάλο σεβασμό αναφέρεται ως χαζρέτι Εφλατούν, δηλαδή ο άγιος ή ο σεβάσμιος Πλάτων, όπως και ο Αριστοτέλης, αλλά και άλλοι στοχαστές, φιλόσοφοι και οραματιστές του αρχαίου κόσμου.
Το Ισλάμ δεν υπήρξε, τουλάχιστον στα χρόνια του προφήτη Μοχάμμεντ και ως τη στιγμή της δολοφονίας του τέταρτου δίκαιου Χαλίφη, του Ιμάμη Αλή αντίθετο στη γνώση και στη σοφία. Απεναντίας ήταν ανοικτό και όχι απλά ανεκτικό στα ποικίλα ρεύματα της ανθρώπινης σκέψης, κυρίως γιατί στο Ισλάμ ο νους του ανθρώπου και ο ανθρώπινος λόγος τιμούνται ιδιαίτερα. Σε όλο αυτό το κλίμα σεβασμού και καλλιέργειας της γνώσης, κατάφασης στην απορία που παράγει την επιστημονική σκέψη και θετικής αποδοχής των επιρροών διαφορετικών πολιτισμών αναπτύχθηκε η περίφημη μεθοδολογία της επιστήμης της ερμηνείας του ισλαμικού δικαίου, που αποτελεί συνάμα κι έναν ιδιαίτερο τρόπο φιλοσοφικής θέασης των πραγμάτων, που ταυτίστηκε χρονολογικά με την χρυσή περίοδο του ισλαμικού πολιτισμού και είναι γνωστή ως Ιζτιχάντ. Στην ιστορία των ιδεών η Ιζτιχάντ έχει καταστεί συνώνυμη με τον μουσουλμανικό Διαφωτισμό που προκάλεσε ως τον 11ο αιώνα μ.Χ. την εκρηκτική ανάπτυξη επιστημών όπως η άλγεβρα, η γεωγραφία, η αστρονομία, η χημεία και η ναυσιπλοΐα. Χαρακτηριστικό της Ιζτιχάντ είναι η προτεραιότητα που δίνει στον ανθρώπινο λόγο για την ερμηνεία του νόμου σε συγκεκριμένες συνθήκες και για την ικανοποίηση συγκεκριμένων αναγκών.
Οι Αββασίδες, που στην περίοδο της διακυβέρνησής τους αναπτύχθηκε η Ιζτιχάντ και η επιστημονική άνθιση στον ισλαμικό κόσμο ήταν εκείνοι, που τον 12ο αιώνα μ.Χ. διακήρυξαν οριστικά το δόγμα του «κλειδώματος των πυλών της Ιζτιχάντ», θέτοντας πλέον εκτός νομιμότητας την ελεύθερη σκέψη, την ακηδεμόνευτη έρευνα και δημιουργώντας τις αρνητικές προϋποθέσεις για την κάμψη και την έκπτωση, ιδίως του σουννιτικού Ισλάμ, από το ζενίθ της ανάπτυξης στο ναδίρ του πολιτισμικού μαρασμού. Επί αιώνες τώρα στο σύνολό του ο ισλαμικός κόσμος εμφανίζεται ως ουραγός στις εξελίξεις της ιστορίας, με ελάχιστες χρονικές εξαιρέσεις περιστασιακών ανακάμψεων χωρίς σοβαρή συνέχεια επιβίωσης αυτών των αναλαμπών.
Απευθύνουμε προς τους ηγέτες των Μουσουλμάνων του κόσμου το εξής ερώτημα: Το Ισλάμ είναι μια πνευματική και ηθική δύναμη σημαντική στον κόσμο; Αν ναι, πώς ανέχονται να μην πρωταγωνιστεί θετικά στις παγκόσμιες εξελίξεις του 21ου αιώνα;
Είναι γεγονός πως σήμερα δεν υπάρχει το Χαλιφάτο και στην Ούμμα δεν υπάρχει μια ενιαία αρχή που να εισηγηθεί σχετικά με το ορθό και το πρακτέο. Τούτο όμως δεν μπορεί να αποτελεί στο διηνεκές άλλοθι για τη νωθρότητα που επιδεικνύουν οι περισσότεροι από τους Ουλεμά, τους Μουφτήδες, τους Αγιατολλάχ, τους Σεΐχες των μουσουλμανικών Πανεπιστημίων και τους άλλους ηγέτες των μουσουλμανικών λαών.

Σήμερα το πρόσωπο που προβάλλεται είναι ο Ισλαμισμός. Μια επιθετική ιδεολογία σύγχρονου ολοκληρωτισμού, που έτσι όπως ερμηνεύει το Κοράνιο και τη Σούννα, αλλά πρωτίστως εξαιτίας της βίαιης προσπάθειας να επιβάλλει τη Σαρία στον κόσμο, ασχημονεί κατά του Ισλάμ και συμβάλλει στην πτωτική διαφθορά του ήθους των Μουσουλμάνων.
Με εξαίρεση την Τουρκία, όπου οι κανόνες της δημοκρατίας λειτουργούν, αν και με δομικές ελλείψεις και ποικίλα εμπόδια, τα περισσότερα κράτη με πλειοψηφία μουσουλμανικού πληθυσμού μάλλον είναι αδύνατο να θεωρηθούν κράτη δικαίου και κοινωνικής αλληλεγγύης.
Το Σουδάν, που αυτοπροσδιορίζεται «ισλαμική δημοκρατία» έχει πρόεδρο τον Όμαρ Χασάν αλ Μπασίρ, έναν άνθρωπο που κατηγορείται επίσημα από το Διεθνές Ποινικό Δικαστήριο της Χάγης για εγκλήματα πολέμου και γενοκτονίας σε βάρος των Αφρικανών Μουσουλμάνων του Νταρφούρ! Το Ιράν αποτελεί ένα πείραμα «ισλαμικής δημοκρατίας», που με πολλή καλή θέληση και παραχωρήσεις επιείκειας μπορεί να θεωρηθεί πειστικό, αφού ο λαός και η πολιτική ηγεσία της χώρας είναι υπό την κηδεμονία ενός ‘Αγιατολλάχ’ με απόλυτη και ανέλεγκτη αυθεντία. Το Πακιστάν, επίσης διατείνεται ότι είναι «ισλαμική δημοκρατία», αλλά πρόκειται για μια χώρα δίχως πολιτική σταθερότητα και ασφάλεια και όπου διάφορες φατρίες έχουν τις επικράτειές τους, ενώ έχει αποδειχθεί ότι μεντρεσέδες στη χώρα εκτρέφουν Ισλαμιστές τρομοκράτες. Τέλος τραγική απόδειξη της ανομίας που χαρακτηρίζει αυτή τη χώρα, είναι οι δολοφονίες πολιτικών ηγετών της, που είχαν λαϊκό έρεισμα. Η Αίγυπτος, η Συρία, το Ουζμπεκιστάν, το Αζερμπαϊτζάν είναι μόνο τυπικά δημοκρατίες με κυρίαρχο ένα πρόεδρο-απόλυτο ρυθμιστή της πολιτικής ζωής, που νέμεται την εξουσία ακόμα και κατόπιν κληρονομικής διαδοχής. Η Σαουδική Αραβία, όπου βρίσκονται τα πιο ιερά προσκυνήματα του Ισλάμ αποτελεί μια απόλυτη μοναρχία, βυθισμένη στο σκότος του φονταμενταλισμού των Ουαχάμπι. Σ’ αυτή τη χώρα πρέπει να ψάξουν όσοι επιδιώκουν να ανακαλύψουν πού εκτρέφεται η ολοκληρωτική ιδεολογία του Ισλαμισμού. Οι Ουχάμπι έχουν καθυποτάξει τις ψυχές και τα σώματα των υπηκόων του βασιλείου αυτού, ενθαρρύνοντας υποχθόνια την καλλιέργεια της υποκρισίας στους πολλούς και την ασύδοτη απόκρυφη ασωτία στους ισχυρούς, που είναι συγγενείς της βασιλικής οικογένειας και των άλλων «ευγενών» φατριών της χώρας.
Η κοινωνική αναλγησία είναι φανερή σχεδόν σε όλες τις χώρες που επικαλούνται ότι τηρούν τη Σαρία. Η ποινική καταστολή σύμφωνα με τις επιταγές του εφαρμοζόμενου δικαίου Σαρία είναι απάνθρωπη για κάθε λογικό και καλής θέλησης άνθρωπο, δεν επιδιώκει το σωφρονισμό και την κοινωνική επανένταξη των καταδίκων, αλλά την ικανοποίηση των χθόνιων παθών εκδίκησης που φωλιάζουν στο υποσυνείδητο των μαζών του μουσουλμανικού όχλου. Παρά τις αντικειμενικές προόδους της γυναίκας σε όλο τον κόσμο, αντίθετα προς θετικές υποδείξεις του Κορανίου υπέρ της ισότητας των γυναικών με τους άνδρες, στις παραδοσιακά μουσουλμανικές χώρες οι γυναίκες παραμένουν στο περιθώριο, με μόνο όπλο άμυνας και επιβίωσης τη χρήση της θηλυκής πονηριάς και γοητείας! Σε χώρες της Αφρικής, Σομαλία, Αίγυπτο, Τσιμπουτί, Αιθιοπία, Κένυα, αλλά και στην Υεμένη, όπως και αλλού δυστυχώς, το έγκλημα της κλειτοριδεκτομής κατά των νεαρών κοριτσιών μεταξύ των Μουσουλμάνων είναι μια βάρβαρη πρακτική ακρωτηριασμού του γυναικείου σώματος, δεινή πραγματικότητα ντυμένη τον μανδύα της ισλαμικής «ευσέβειας». Η άνιση μεταχείριση των γυναικών, μεταξύ των Σουννιτών που τηρούν τη Σαρία, ως προς τα κληρονομικά δικαιώματά τους είναι επίσης μια αναχρονιστική πραγματικότητα, που προσβάλλει κάθε έννοια δικαίου και προκαλεί στην πράξη υποβάθμιση της γυναίκας στη θέση προσώπου υπό απαγόρευση. Η εφαρμογή της Σαρία σε ζητήματα ρύθμισης των σχέσεων γονέων και παιδιών κυρίως μετά από ένα διαζύγιο, όπου δεν είναι αυτονόητο ότι η φροντίδα και η νομική εκπροσώπηση των μικρών παιδιών θα ανήκει στη μητέρα τους, όπως και στις περιπτώσεις θανάτου του πατέρα, όπου δεν αναλαμβάνει η μητέρα την επιμέλεια των παιδιών της, αλλά ένας άνδρας συγγενής από την πατρική πλευρά, προσβάλλουν τον κοινό νου, το κοινό αίσθημα για το τί είναι δίκαιο και αποτελούν κατάφωρη παραβίαση στοιχειωδών δικαιωμάτων τόσο της γυναίκας ως μητέρας, όσο και των παιδιών. Τέλος, οι γάμοι ανήλικων κοριτσιών στο όνομα κατ’ εφαρμογή της Σαρία και με επίκληση τη Σούννα, στερεί αυτά τα παιδιά από το δικαίωμα στη μόρφωση, στην απόκτηση αυτοσυνειδησίας ως προς τη θέση τους στον κόσμο και συνιστά μια ακόμη βάναυση μεταχείριση σε βάρος της γυναίκας….
Έχω την πεποίθηση, πως το Ισλάμ είναι μια θρησκεία για το σήμερα και το αύριο, μια πίστη έμπνευσης για τους ανθρώπους του 21ου αιώνα. Όχι ένα μνημειακό κατάλοιπο θεσμών του 6ου και του 7ου αιώνα μ.Χ.. Αν λοιπόν, πράγματι το Ισλάμ αφορά τον σύγχρονο κόσμο της παγκοσμιοποίησης είναι ανάγκη, χωρίς άλλες περιττές καθυστερήσεις να ανοίξουν εκ νέου διάπλατα οι πύλες της Ιζτιχάντ. Είναι καιρός ο Διαφωτισμός ως ζωογόνο πνευματικό κίνημα να αποτελέσει κομβικό στοιχείο στον μουσουλμανικό κόσμο. Τότε μόνο θα αποκατασταθεί το Ισλάμ και θα είναι μια δύναμη βελτίωσης της ανθρωπότητας, στα πλαίσια της πολυπολιτισμικής συνεργασίας και της αμοιβαίας κατανόησης μεταξύ ανθρώπων και κοινοτήτων διαφορετικών καταβολών και πεποιθήσεων. Τότε μόνο στις χώρες με μουσουλμανικό πληθυσμό θα φανερωθεί κοινωνική δικαιοσύνη και θα ανθίσει η ελευθερία. Θα παύσει η στυγνή εκμετάλλευση και θα παύσουν οι ακατάπαυστες αιματηρές τραγωδίες μεταξύ Σουννιτών και Σιιτών ή μεταξύ Μουσουλμάνων διαφορετικών φυλετικών προελεύσεων. Μόνο σ’ αυτή την περίπτωση μπορεί να μηδενισθεί η τρομακτική επίδραση της ολοκληρωτικής ιδεολογίας του Ισλαμισμού, που θέλει με τη βία να «σώσει» τον κόσμο κατά το πρότυπο των Ταλιμπάν στο Αφγανιστάν!

Σ’ ένα χαντίθ διαβάζουμε: «Ο Αμπού Χουράιρα διηγήθηκε. Ο Απόστολος του Αλλάχ είπε: ‘Κανένα παιδί δεν γεννιέται που να μην είναι προικισμένο από τη φύση του με το Ισλάμ (αλ Φίτρα) και αργότερα οι γονείς του το κάνουν Ισραηλίτη, Χριστιανό ή οπαδό του Ζωροάστρη…’»; Σύμφωνα με την ουσία του νοήματος αυτού του χαντίθ, δεν είναι μόνον όσοι δηλώνουν στα χαρτιά Μουσουλμάνοι που έχουν δικαίωμα να αρθρώνουν λόγο υπέρ του Ισλάμ, αλλά κυρίως όσοι σέβονται και τιμούν το Κοράνιο και έχουν συναίσθηση της αρχέγονης φύσης (αλ Φίτρα) που κοσμεί το βάθος της ύπαρξής τους….
Τούτο το άρθρο είναι μια ανοικτή επιστολή, μια έκκληση από καρδιάς στους αληθινούς Ηγέτες του μουσουλμανικού κόσμου, σε όσους οφείλουν να κρατούν τη συνείδηση της Ούμμα σε εγρήγορση, ενόψει του ιερού προσκυνήματος Χατζ που θα αρχίσει μετά από ένα μήνα και κάτι, με το που θα εισέλθουμε στο μήνα Ντου αλ Χιτζάχ του έτους 1429 από Εγίρας.

Azınlıklar, meşruiyet ve iktidar


Azınlıkça 41
Kasım 2008
Samim Akgönül

Avrupa gazetelerinde küçücük bir haber: 2002 yılında öldürülen Hollandalı ırkçı lider Pim Fortuyn’in şehri Rotterdam’ın yeni belediye başkanı Ahmed Aboutaleb, 47 yaşında ve Fas asıllı.
600 000 nüfusu var Roterdam’ın. 174 değişik ulustan insan yaşıyormuş şehirde. Ve yeni belediye başkanları ise Ahmed Aboutaleb.
Onun, Fas asıllı olmayan bir belediye başkanından daha iyi ya da kötü bir şekilde şehri yöneteceğini söylemek mümkün mü ? Daha doğrusu bu önemli şehri yönetmedeki başarı ya da başarısızlığını Fas asıllı olmasına bağlamak mümkün mü? Elbette değil. Herhangi bir azınlığa ait bireyin, en azından bir azınlığa dahil olduğu düşünülen bir bireyin, iktidarı elinde tutması, çoğunluk tarafından önce bir grubun iktidarı olarak görülmesi doğal. Ancak bireyin iktidarı toplumsal meşruiyeti kazandıkça, toplum başarı ya da başarısızlığı bireysel niteliklere yormaya başlar. İktidardaki kişi yavaş yavaş “birey” olma hakkını kazanır. Ancak bu hak sadece iktidardaki bireye tanınır. Diğer bir deyişle azınlığın, azınlık olarak bütünsel algılanması sona ermiş anlamına gelmez.

Meşruiyet, anahtar kelimedir. Azınlıklar yaşadıkları ülkelerde eğreti kabul edildikleri sürece varoluş meşruiyetlerini kazanamazlar. Çoğunluk hoşgörü söylemini, misafir söylemini kendisinin pozitif bir niteliği olarak sundukça bu meşruiyet kazanılamaz. Alman sosyolog Simmel’in de belirttiği gibi, varoluş meşruiyeti azınlığın çoğunluğa yaklaşmasıyla, yani artık bir “tehlike” olarak görülmemesiyle mümkün olabilir.

Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesini devrim olarak nitelendirenler haklıdır. Ancak bu devrimin, birbirine geçişli, hem uzun süreli yapısal sebepleri hem de kısa vadede konjonktürel nedenleri mevcuttur. Bu seçimi hazırlayan yapısal ortam elbette üç yüz yıl süren ırkçı ve köleci Amerikan politikasının ardından 1960’lardan itibaren Amerika’nın (henüz bitmeyen) bir özür sürecine girmiş olması, bu sürecin sonucunda beyazlarla siyahların evlenebilmelerinin yolunun açılmış olması ve daha da önemlisi 1961’den itibaren uygulanan, affirmative action, yani pozitif ayırımcılık sonucunda Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah bir elitin de oluşmasıdır. Obama bu pozitif ayırımcılıktan direkt olarak istifade etmemiştir, ancak dolaylı olarak bu sürecin ürünü olduğu da reddedilemez. Barack Obama, siyahların adayı olarak seçilmemiştir Beyaz Saray’a, ancak bütün Amerikalıların siyah başkanı olarak seçilmiştir. Varoluş meşruiyetini elit olarak kazanmış, ancak sınıf kavgasını henüz kazanamamış bir azınlığın üyesi olarak.

İşte burada konjonktürel bir bağlamdan söz etmek mümkündür. Amerika’nın siyah azınlığının elitleri, yavaş yavaş ABD’nin siyahlar tarafından yönetilebileceği fikrini kabul ettirebilmişlerdir çoğunluğa. Obama, Bush’a teşekkür borçludur. Dışarıda ırkçı bir söylem geliştiren Bush yönetimi, içeride, kısmen ırkçılık suçlamasını örtbas edebilmek için, siyah azınlığın elitine ait bireyleri iktidara getirmiştir. Böylece Colin Powell ve Condoleezza Rice gibi kişiler, Amerikan kamuoyunun gözünde siyahların da iktidarda olabileceği fikrini normalleştirmiş, banalize etmiştir. “24” gibi çok popüler bir televizyon dizisindeki, Colin Powell’dan esinlenen siyah başkan David Palmer tiplemesi, geniş kitlelerde siyah bir başkan fikrinin olasılığını bilinçaltlarına yerleştirmiştir. Amerika’da kendi içlerinde bölünmüş olan, ancak çoğunluk tarafından tek bir azınlık gibi algılanan siyahlar, elit meşruiyetlerini kazanmışlardır. Geriye sınıf uçurumunu kapatmak kalmıştır.

Benzer bir süreç Fransa’da da gözlemlenebilir. Fransa’da göçmen asıllılar henüz varoluş meşruiyeti savaşını kazanamamışlardır. Ancak, Nicolas Sarkozy’nin pozitif ayırımcılık söylemi çerçevesinde, bu gruplara ait oldukları düşünülen üç kadın hükümette önemli görevlere getirilmişlerdir (Fadela Amara, Rama Yade ve en önemlisi Adalet Bakanı Rachida Datti). Bu görünürlük, topluma azınlık bireylerinin de siyasî sorumluluk alabileceği mesajını vermiş, son yerel seçimlerde, elli kadarı Türkiye kökenli olmak üzere bine yakın göçmen asıllı belediye meclislerine seçilebilmişlerdir. Ancak bu elit meşruiyetinin henüz Fransa’da toplumsal meşruiyete dönüşmediğini görmek de kolaydır. Hâlâ göçmen asıllılar Fransız kimliği için bir tehlike olarak görülmekte, hâlâ önyargılar kamuoyunda geniş bir şekilde kullanılmakta, hâlâ göçmen asıllılar toplumun alt sınıflarında yer almakta, hâlâ göçmen karşıtı politikalar yürütülmektedir. Azınlık bireylerinin iktidara gelmesi, azınlıkların bir ülkede varoluşlarının “normal” olarak kabul edilmesiyle eşdeğer değildir. Bu çok daha zorlu ve uzun bir süreçtir. Maalesef azınlık bireyinin iktidarda olması, ait olduğu azınlığın sınıfsal eşitlik kavgasını kazandığı anlamına gelmez.

Öteki’nin Dilini Öğrenmek


Azınlıkça 41

Kasım 2008

Herkül Millas

7-9 Kasım 2008 tarihinde Lefkoşe’de Kıbrıs Üniversitesi’nin, Avrupa Birliği’nin Fransız ve İspanyol elçiliklerinin, Eğitim Bakanlığının, Turizm Kurumunun desteklediği ve konusunun ‘Diller ve Kültürlerarası Diyalog’ olan bir konferansa katıldım. Bu yıl ‘Avrupa Kültürlerarası Diyalog Yılı’dır ve konferans bu çerçevede organize edildi. Uluslar arası bir katılımla gerçekleşen konferans çok öğreticiydi. Konuşmalar ikinci ve üçüncü bir dil öğrenmenin yararları, zorlukları, öğretme yöntemleri konusundaydı. Konuşmacıların büyük bir bölümü bu tür bir çabanın nasıl farklı toplum kesimleri arasında diyalogu ve bir arada yaşamayı kolaylaştırdığını anlattı.
Benim bildirim Yunanca ve Türkçe’yi ‘karşı gruba’ öğretmenin kolaylıkları ve özellikle zorlukları konusundaydı. Buna ‘Öteki’nin’ dilini öğretmek ve öğrenmek dedim: Türkofonlara Yunanca, Grekofonlara Türkçe. Kolaylık, binleri bulan ortak kelimeler, ortak deyimlerdir, dedim. Ama zorluklar da pek çoktur. İki dil farklı aile grubunadırlar, biri Hint-Avrupa dili, öteki Altay dili. Cümle yapısı ve gramer bütünüyle farklı. Örnekler verdim. Farklar anlaşılmazsa dili öğretmeye kalkanlar pek randımanlı olamayacaklarını anlattım. Dil öğretenler Öteki’nin dilini belli bir düzeyde de olsa bilmeleri gerektiğini hatırlattım. Ama asıl üzerinde durduğum Öteki’nin dilini öğrenirken su yüzüne çıkan psikolojik ve ideolojik sınırlamalardı. Özetle şunları dile getirdim.
Yabancı bir dil öğrenmek başka bir kültür dünyasına girmek demektir. Bizden sözde çok farklı ve hasım diye algılanan bir grubun dilini öğrenmek ise özel zorluklar içerir. Ulusal önyargılar, olumsuz imajlar, Öteki’ne karşı beslenen kuşkular, fobiler ve dolayısıyla antipati öğrenmeye engeldir. Öğrenmek bir yerde benimsemek ve sevmekle de ilgilidir. Ben ise Türkçe ve Yunanca öğretirken karşılaştığım en büyük zorluk öğrencilerimde sezdiğim bu tür çekingenliklerdi. Üniversite düzeyindeki öğrencilerimin orta ve lise eğitimleri süresinde aldıkları eğitim önyargılarını aşmaya yeterli olmadığı hemen belli olmuştu. Aşmak bir yana, önyargılı olabilecekleri olasılığı bile onlara hatırlatılmamıştı. Onlar tek bir doğruyu bellemişlerdi. Ve bu tek doğru aile içinde, medya ile, edebiyat yolu ile, bütün öteki kurumlarla, ordunun, müzelerin, arada din adamlarının, siyasilerin vb. etkisi ile de pekiştirilmişti.
Öğrencilerim hem önyargılıydı, hem böyle olabilecekleri konusunda kafalarında hiç bir şüphe yoktu, hem de önyargıların nasıl saptanacağı ve nasıl yok edileceği konusunda da hiç bir bilgi sahibi değillerdi. Bu konuda onları hiç kimse aydınlatmamıştı. Kısacası öğretimleri süresinde bu alanda yalnız beyinleri yıkanmıştı.
Benim dil öğretme yöntemim bu yüzden Öteki’nin dünyasını öğretmekle bir arada yürütüldü. Öteki’nin tarihi, inancı, düşünce biçimi, korku ve dilekleri bilinmeden Öteki’nin dilini öğrenmeye kalkışmak sınırlı sonuçlar verir. Dili öğrensek bile Öteki’nin dünyasını anlayamayız, öğrenimimiz eksik kalır.
Ama Öteki’nin anlaşılması demek, bizim algılama biçiminin de değişmesi demek. Dolayısıyla ister istemez, başka alanlara da uzanmak kaçınılmaz olmaktadır. Kendimizi anlamamız şarttır. Kendimizin nasıl bilgi edindiğimizi, inançlarımızı nasıl oluşturduğumuzu bilmeden, taşıdığımız önyargılarımızı, korkularımızı ve güvensizliklerimizi anlayamayız. Bunları görsek bile bu duygularımızı normal sayarız. Oysa sosyal psikoloji ve tarih felsefesi gibi alanlara uzanırsak, bize doğal gelen duygu ve düşüncelerimizin, aslında toplumca bize aşılanmış inançlar oldukları anlaşılır. Yani bize göre doğal olanın, ille de herkes için doğal olmadığı anlaşılır. Başka türlü söylersek, doğru bildiğimizin başkaları için hiç de doğru olmadığı ortaya çıkar, doğrular evrensel değil, kimi zaman yerel, kimi zaman etnik olurlar. Özellikle tarih denen öğreti çok tartışmalı bir alandır. Genellikle seçmeli bir yöntemle, önceden neyi kanıtlamak istiyorsak ona uygun olay ve örnekleri sıralar tezimizi ‘kanıtlarız’. Karşı taraf da hiç geri kalır mı? O da kendi hikayesini anlatır. Ve sonunda diyalog değil kavga ederiz. Tarih felsefesi, yani tarih yazıcılığının ne olduğunu anlatan bilim bundan dolayı çok yararlıdır.
Kendi inançlarımızı konusunda bu tür bir kuşku beslemez ve göreceli bir değer vermezsek, diyalog da yapamayız. Monolog yaparız, ille de ne kadar haklı olduğumuzu durmadan tekrarlarız. Önyargılı olduğumuz (ya da en azından, olabileceğimiz) karşılıklı olarak kabul edilmediğinde toplumlar arasında anlaşmazlık da sürer gider. Sorunlar tartışılamaz bile. İkinci bir dil öğrenmek için gerekli olan bu aşamaları anlatırken örnek olarak da Türkiye ve Yunanistan’ı gösterdim. Ama dinleyiciler Kıbrıs’tan söz ettiğimi hemen anladılar. Çünkü bu adadaki durum benim örneklerime uyuyordu. Bu ise çok doğaldır çünkü önyargılar ve stereotipler bütün dünya toplumlarında, az ya da daha çok, hep bulunur. Bu yazıyı okuyanlar da yazılanları Batı Trakya’ya kolaylıkla uyarlayabilirler.