Evren Dede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evren Dede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Batı Trakya’da 150’likler -I-


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

Evren Dede
evrendede@gmail.com


Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için
TUŞLAYINIZ

1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, 150 kişinin Türk vatandaşlığından çıkarılmaları ve yurtdışına sürülmeleri kararını aldığında, 150’liklerden bir kısmı zaten Batı Trakya’ya yerleşmiş durumdaydı. Ankara’ya muhalefet eden pek çok kişi savaşın sonu yaklaştıkça ve Lozan Antlaşması sürecini beklemeden Türkiye’yi terketmiş ve bölgeyi uğrak yeri olarak kullanmaya başlamıştır.

Batı Trakya bölgesindeki Müslüman ahalinin varlığı, özellikle Ankara hükümetinin yürüttüğü mücadeleye karşı çıkmış veya mücadeleye katkısı olsa bile savaş sırasında çeşitli nedenlerden dolayı Mustafa Kemal Paşa ve kadrosuyla çatışmaya sürüklenmiş kişilerin bölgeyi tercih etmesinde önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla gerek 150’likler içerisinde gerekse diğer muhalifler Batı Trakya’nın Osmanlı dönemini çağrıştıran havasına kapılmış ve buraya yerleşmeye karar vermiştir.

1927 yılında Gümülcine’de konsolos olarak görev yapan, daha sonraları politikaya atılarak 9'uncu dönem Samsun milletvekili olan Firuz Kesim bu konuda şunları anlatmaktadır: “Batı Trakya’nın merkezi Gümülcine’de konsolos bulunduğum sırada Gümülcine adeta bir 150’likler yuvası halinde idi. Burada 150’liklerin yarısı demek olan 75’ten fazlası bulunduğu gibi, bir sürü de politika firarisi ve Türkiye’den göçmüş Rumlar vardı. Bunları takip etmek, tutum ve davranışları ile sıkı bir biçimde ilgilenmek esas görevlerimin başında geliyordu.”1

Firuz Kesim’in 150’liklerden Batı Trakya’da 75’in üzerinde bir sayının bulunduğu ile ilgili beyanı abartı olsa gerekir. Herhalde 150’liklerin siyasî alandaki yoğun faaliyetlerinden dolayı onları 75 kişi ve üzerinde sanmış olmalıdır.

150’liklerin kendi çıkardıkları gazeteler dışında, Batı Trakya’da onlarla ilgili kayıt veya bilgi neredeyse yok denecek kadar azdır. Hangi işlerle meşgul oldukları, bunlarla beraber gelen diğer kişilerin kimler olduğu, bölgedeki Müslümanlara etkileri, Ankara hükümetiyle olan sürtüşmeleri ve diğer konularda yeterli arşiv belgesi bulunmamaktadır. Bütün bu zorluklara rağmen, daha çok genel ifadelerle ve “hain” olarak anılan 150’liklerden Batı Trakya’ya 13, Doğu Makedonya’ya 2 ve Yunanistan’ın diğer bölgelerine kesin olmamakla birlikte 15 kişinin yerleştiğini biliyoruz.

150’likler listesindeki en önemli şahıslardan birisi de hiç şüphesiz şeyhülislam Mustafa Sabri Efendidir ve Batı Trakya’ya gelenler arasında bulunmaktadır. Başta Mustafa Sabri olmak üzere, 150’liklerden Batı Trakya’ya gelen ve yerleşenlerin siyasî ve dinî faaliyetlerine devam etmeleri, Türkiye Cumhuriyeti için ciddi bir sorun olur. Yurt içinde muhaliflerin sesleri Kürtler haricinde neredeyse tükenme noktasına geldiği bir süreçte, Batı Trakya’daki muhalif seslerin artması ve hatta Türkiye içerisinde bile taraftar bulması Ankara hükümetini zor duruma düşürür. Bu yüzden de Mustafa Kemal Atatürk, Venizelos’la yapılan görüşmelerde bu konuya ayrıca önem vermiş ve Venizolas’la yapılan anlaşma sayesinde Batı Trakya’daki 150’liklerin muhalif tutumu ortadan kaldırılabilmiştir. Venizelos’a 150’liklerin Yunanistan’dan çıkarılması talebini İsmet İnönü iletir. Venizelos, Türk hükümetiyle yapılan anlaşma çerçevesinde Batı Trakya’daki 150’likleri 1931’de bölgeden uzaklaştırır.

Batı Trakya’ya gelen 150’likler:
1. Sabık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi
2. Gümülcineli İsmail Hakkı
3. Aziz Nuri
4. Eskişehirli Safer Hoca (Hızır Hoca)
5. Namın Bey (Namık Bey)
6. Nedim Bey
7. İbrahim Sabri (Mustafa Sabri Efendinin oğlu)
8. Süngülü Çerkez Davut
9. Tuzakçı Yusuf Ali Remzi
10. Keçelerli Topal Ömeroğlu İdris
11. Keçelerli Abdüllaloğlu Deli Kasım.2
12. Kuvay-ı İnzibatiye mensubu Çopur İsmail Hakkı
13. İzmir kadı müşavir-i sabıkı Ahmet Asım3

150’likler listesinde bulunan bu 13 kişi Batı Trakya’nın çeşitli bölgelerine yerleşirler. Kimisi tüccar, kimisi gazeteci, kimisi yazar, kimisi azınlık okullarında öğretmen, kimisi cemaat idarelerinde görevli ve kimisi de imam olarak sosyal hayatta yerini alır. Sırasıyla gidecek olursak, 13 kişinin Batı Trakya’daki yerleşim yerleri, meslekleri ve faaliyetleri şöyledir:

1. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi
150’liklerle ilgili kanunun çıkmasından iki yıl önce, 1922’de Osmanlı Meclisi sabık milletvekili ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve ailesi Batı Trakya’ya gelirler. İskeçe (Xanthi) iline yerleşen Mustafa Sabri Efendi, dinî ve siyasî çalışmalarına kaldığı yerden devam eder.

Özellikle Türkiye’de hilafetin kaldırılması (1924), medrese ve zaviyelerin kapatılması (1925), şapka kanunu (1925), medeni hukukla birlikte laikleşme (1926), harf devrimi (1928) ve Ankara hükümetince yürütülen benzer reformist uygulamalar, Şeyhülislam’ın Batı Trakya’daki taraftar sayısının artmasına doğal yoldan katılımı sağlayan bir sürece dönüşür. Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin etrafındaki destekçilerin her geçen gün artması sonucunda, Batı Trakya’daki muhaliflerin sesi gayet gür çıkmaya başlar. (Hatta sesleri o denli gür çıkar ki, sonundaTürkiye bunların Yunanistan’dan da çıkarılmalarını talep eder.)

Sabık Şeyhülislam, birçok başka gazete dışında, özellikle 1927’de yayımlanmaya başlayan ve sorumlu müdürlüğünü Hasan Fehim’in yaptığı Yarın gazetesinde Türkiye’nin laik rejimini eleştirir ve din uleması olarak fetvalar çıkarır. Mustafa Sabri’nin etkisini azaltabilmek amacıyla 1930 yılında İstanbul’da aynı adı taşıyan kemalist görüşlü bir gazete bile çıkarılır.4 A. Yordanoğlu’nun bu konudaki yorumu, İstanbul kökenli Yarın’daki yazıların Mustafa Sabri Efendi’ye ait olduğunu Müslümanların sanmaları yüzünden Şeyhülislamın kendi gazetesinin ismini değiştirdiği ve gazeteye Peyam-ı İslam5 adını verdiği şeklindedir.6

Bu tespitinin doğru olabileceğini kabul etsek bile, Mustafa Sabri Efendi’nin, gazetenin ismini değiştirmesindeki asıl sebebin başka bir nedenle olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Yarın gazetesi, Türkiye aleyhinde yayınlarda bulunduğu için Türkiye Dahiliye Vekaleti’nin 25.08.1930 tarih ve 4053/172 numaralı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine Bakanlar Kurulu, adı geçen gazetenin Türkiye’ye girişini 08.10.1930 tarih ve 9993 sayılı kararıyla yasaklamıştır. Dolayısıyla Mustafa Sabri Efendi’nin gazetenin isim değişikliği konusundaki kararına bu yasaklamanın neden olduğu söylenebilir.

Mustafa Sabri Efendi’nin yazılarında ünvan olarak “Şeyhülislam” sıfatını kullanmasından ve ayrıca “Halifelik” başlığıyla Yarın gazetesinde makaleler yayımlanmasından rahatsız olan Türkiye’nin, Yunanistan’a bu konuda tavır takınmasını istediğini de ayrıca belirtmek gerekir. Bu konuda Yunan idaresi 23 Aralık 1927’de bir emir göndererek, Mustafa Sabri Efendi’den “Halifelik” başlığı ile yazı yazmamasını bildirir.7 Şeyhülislam Mustafa Sabri, 9 Ocak 1928 tarihli Yarın gazetesinde neşredilen yazıda denildiği şekliyle, İskeçe bölge komutan yardımcısına Türk-Yunan dostluğu uğruna basın özgürlüğüne darbe vurulduğunu söyler. Mustafa Sabri hatta şu yorumu yapar, “Şeyhülislamın yazılarından Ankara, Ankara’dan ise Yunanistan korkmaktadır!”8

Mustafa Sabri Efendi’nin Yarın Gazetesi’ndeki yazılarında Türkiye’deki yeni laik rejim yüzünden Müslümanların dinden çıktığını belirttiği ve Batı Trakya’da bir hilafet müessesesinin derhal kurulması gerektiğini belirten görüşlerinin bu yasaklamaya neden olduğu hesaplanmalıdır. Çünkü o dönemde Batı Trakya’da sabık Şeyhülislam’ı da içine alarak kurulacak bir hilafet, Türkiye Cumhuriyeti açısından ciddi bir tehlike anlamı taşımaktadır ve bu yüzden Yunan devletiyle yapılan ikili görüşmeler neticesinde, Trakya Genel İdaresi Bakanı, Mustafa Sabri Efendi’den yazılarında İslam’da halifeliğin yeri ve gerekliliğini avunan yazı dizisindeki “Hilafet” başlığını kullanmamasını emretmiştir. Buna rağmen Mustafa Sabri başlığı değiştirmez ve “İslam’da imameti kübra, yani Halife-i muazzama-i İslamiyye” başlığını makalelerinden çıkarmaz. Yarın gazetesinde aynı başlıkla tefrika etmeye devam edilir; ta ki 1930’da gazete kapanana kadar.

Sabık Şeyhülislamın iaşe sorunu ise İskeçe’deki evkaf idaresi tarafından memuriyet tahsis edilerek hallolunulur.9

Mustafa Sabri Efendi, Yunan hükümetinin 150’likler hakkında Batı Trakya’yı terketmeleri ile ilgili kararı sonrasında 1931’de Patra’ya yerleşir. Bölgede Batı Trakya’daki ortamı bulamaz. Sadece Hristiyanlardan oluşan bir beldede durmanın anlamsız olduğunu düşünerek ailesiyle birlikte Mısır’a gider.

22 yaşındayken Fatih Camii’nde ders vermeye başlayan, II. Abdülhamid’in katıldığı “huzur” derslerine 16 yıl boyunca devam eden, padişahın kütüphaneciliğini yapan, 1908’de memleketi Tokat’tan milletvekili seçilen, Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye’nin “Beyanü’l Hak” adlı dergisinin başyazarlığını yapan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalifliğinden dolayı yurdunu terk etmek zorunda kalan, İstanbul’a geri dönen, 1922’de tekrar yurdunu terk eden ve Batı Trakya’ya yerleşen, Trakya’da Yarın ve Peyam-ı İslam gazetelerinde başyazarlık yapan, 150’likler hakkındaki kararla 9 yıl kaldığı Batı Trakya’dan uzaklaştılarak Patra’ya yerleşen ve sonunda Mısır’a giden Mustafa Sabri, 1938’de Türkiye 150’likleri affettiğinde vatanına geri dönmez. 1954 yılında Kahire’de hayata veda eder.

Devam edecek...

1. Kamil Erdeha, 150’likler yahut Milli Mücadele’nin Muhasebesi, Tekin Yayınevi, 1998, s.123
2. Listedeki ilk 11 kişi için Α.Υ.Ε. 1931/Β/37/ΙΙ/.
3. 12 ve 13 numaraları isimler için Α.Υ.Ε. 1928/Β/37.
4. Nathanail M. Panagiotidis, Müslüman Azınlık ve Millî Bilinç, Aleksandroupoli, 1995, s.148
5. Peyam-ı İslam gazetesi, 27 Rabiülahir 1349’da (21 Eylül 1930) yayın hayatına başladı.
6. A. Iordanoglou, Lozan’dan günümüze Batı Trakya Müslüman Azınlığının Basın Tarihi, Imxa, Sayı:3, 1989, s.222
7. Trakya Genel İdaresi, Protokol No: 1572/23-12-1927
8. Yarın gazetesi, 09.01.1928
9. http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=266

Örnek alsak fena mı olur!


Azınlıkça 43
Ocak 09

Evren Dede
evrendede@gmail.com

Eskiden İstanbul Ermeni azınlığı da içine kapanık bir toplumdu. Sadece Ermenice yayınlanan gazeteleri ve içe dönük yapıları nedeniyle Türklerle ilişkileri kişisel olmaktan öte geçemiyordu. Gerçi çoğunluk itibarıyla evlerinde anadil olarak Türkçe kullanıyorlar, Ermeni azınlık okulları yerine özel okulları tercih ediyorlar ve Türk toplumunun içerisinde kolay kolay ayırt edilemiyorlardı. Fakat basın alanında Ermeni azınlığını sadece Ermenice yayımlanan gazetelerle götürüyorlardı, ta ki Hrant Dink Agos’u kurana kadar…

Hrant Dink’in Agos’u Türkçe olarak yayın hayatına başladığında Ermeni cemaatinin tepkisiyle karşılaştı. Zaten Ermenice, Türkçe’nin baskın gücü karşısında günden güne eriyordu ve Hrant Türkçe’nin giremediği azınlık basınına şimdi Türkçe’yi sokuyordu; hem de bir iki makale şeklinde değil, gazetenin tamamını Türkçe çıkarıyor, Ermenice’ye ise sadece bir iki sayfalık ek olarak yer veriyordu.

Tepkiler kolay kolay dinmedi, Ermenice’nin yok olmaya yüz tuttuğu bir süreçte Türkiye Ermenileri Hrant’ın yaptığını kolay hazmedemedi. Her ne kadar evlerde Türkçe konuşulsa bile azınlık gazeteleri Ermenice, Rumca olmalıydı…

*
Hiç düşünmez mi insanlar acaba Hrant Dink’i bunca Türk neden seviyor diye! Üstelik sevilsin düşüncesiyle, o ne Ermeniliğinden ödün vermişti, ne de düşüncelerinden. Peki neden seviliyordu Hrant? Türkler neden cenazesinde bile onu yalnız bırakmamıştı?

Bütün bu soruların cevabı çok basitti aslında; çünkü Hrant Türklere karşı insanın en güzel özelliğini kullanmıştı: DİLİNİ!

Hrant Dink Türkçe’yi kullandığı için sevilmişti. Düşüncelerini, duygularını Türkçe dile döktükçe Türkler Hrant’ı tanımış, kendisinde ortak paydalar bulmuşlardı. Uzun lafın kısası, Ermenice konuşmuş, Ermenice gazete çıkarmış olsaydı eğer, Hrant Dink bu kadar sevilmez ve en önemlisi Ermeni toplumuna bu kadar faydalı olamazdı. Hiç unutmuyorum, sevmeyeni de çoktu Hrant’ın. Ama sevmeyenleri bile Hrant’ın Türkçe konuşmasından, Türkçe yazmasından dolayı onu sevmedi. Ya söylediklerini beğenmediler, ya da yazdıklarını. Çünkü bir Ermeni Türkçe yazıyor, Türkçe ifade ediyordu düşüncelerini.

Ne enteresandır, bugün İstanbul Ermenileri dendiğinde ilk akla gelen Ermeni Patrikliği değildir, ne de Ermeni Patriği veya Ermenice gazeteler... İlk akla gelen Agos’tur, Hrant Dink’tir, Etyen Mahcupyan’dır, Sevan Nişanyan’dır ve diğer Türkçe makale yazan, kitap çıkaran insanlardır. Onlar doğru olanı yapmışlar, çoğunluk toplumuna dertlerini, sıkıntılarını, duygularını çoğunluk diliyle aktarmışlar. Onları okuyan insanlar Ermenilerin de Türkiye ekonomisi, politikası hakkında yazı yazabileceğini, hatta Türkçe hakkında sözlük çıkarabileceğini görmüş ve imrenerek bakmışlardır.

Benim bile evimdeki lügatler arasında Sevan Nişanyan’ın hazırladığı “Çağdaş Türkçe’nin Etimolojik Sözlüğü” var. Sevan Nişanyan bir Ermeni, Türkçe’nin etimolojik sözlüğünü hazırlayabilecek kadar Türkçe’yi bilen, yani çoğunluk diline vakıf bir Ermeni. Türk’üm diyen ama Türkçe’yi düzgün konuşamayan, imla hatası yapmadan üç beş satır karalayamayan nice Türk bilirim ben. Ve Türkçe’yi bu kadar iyi kullanan, yazan Ermeni dostlarımı gördükçe şaşarım hâlimize. Ne yalan söyleyeyim, gurur duyuyorum Hrant Dink’le ve diğer Türkçe makale yazan Ermenilerle. Çünkü onlar bizim yapamadığımız şeyi yapıyorlar: Çoğunluk dilinde seslerini duyuruyorlar.
*

Bizden de Hrantlar, Etyenler, Sevanlar çıkar mı acaba? Bizden de birisi Atina basınında hiç değilse haftada bir defa olsun yazı karalayabilir mi veya Yunanca azınlık gazetesi çıkarabilir mi acaba?

Sakın kimse bana Türkçe’nin Batı Trakya’daki öneminden falan bahsetmesin lütfen! Rıza Kırlıdökme gibi Türkçe bilmeyip Türkçe’yi savunanlardan, düzgün iki satır Türkçe yazı yazamayan önde gelenlerden anlayın bunu! Türkçe diye diye batıyoruz!.. Türkçe’yi bilmeyen Türklerle yürüdük Batı Trakya’da bunca yıldır. Ermenice’nin yok olmaya yüz tuttuğu bir süreçte Türkiye Ermenilerinin Hrant’ın yaptığını kolay hazmedemediğini, Agos’u da kolay kabullemediklerini hatırlayın. Fakat sonuçta ne olduğunu unutmayın: Türkiye Ermenilerinin sorunlarına yer veren Agos, bugün Türkiye’de en çok okunan, benim bile yazı yazdığım çok ünlü bir azınlık gazetesi. Türkler, Ermeni azınlığını Türkçe yayımlanan Agos sayesinde, Türkçe makale yazan Ermeni yazarlar sayesinde tanıyor. Biz de bunu örnek alsak fena mı olur! Yunanca sesimizi duyuracak bir köşe yazarına o kadar muhtacız ki…


Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu


Azınlıkça 43
Ocak 09

Evren Dede
evrendede@gmail.com

M. Türker Acaroğlu’nun 2006 Auğstos’unda yayımlanan “Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu” Yunanistan’la ilgili çok fazla hatayı içeriyor. Kitap yeni olmasına rağmen özellikle Batı Trakya köyleri ile ilgili aktarılan bilgiler hem eski hem de yanlış. Mesela kitapta şu ifadelere yer veriliyor:

Rodop iline bağlı Ircan için, “Açık hava hapishanesi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 364.

İskeçe’deki Şahin köyü için, “Şimdilerde askerî yasak bölge sınırları içerisinde olup üç Türk bir araya gelince karakola götürülür...” s. 534

Rodop iline bağlı Menetler için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 455

Rodop iline bağlı Kozlukebir için, “Açık cezaevi durumuna getirildi, adı haritadan silindi...” s. 422
Yassıören için, “Üç Türkün bir arada bulunması, köyler, bucaklar, kentler arasında seyahat etmesi yasaktır. Hemen karakola götürülüp sorguya çekilir, para cezası alınır!..” s. 558

Üçgaziler için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 549

Sınırdere için, “Açık cezaevi durumuna getirilip adı haritadan silindi...” s. 524

Sendelli için, “Son yıllarda Türklere ait topraklar mera yapılacağı bahanesiyle ellerinden alınıp kamulaştırılmış, amaç Türkleri yok etmektir...” s. 521

Kitapta bunlara benzer yüzlerce örnek var. Tabiî bir noktada yazar haklı, Batı Trakya’da açık hava hapishanesi yapılmak istendi ve daha pek çok başka sebepler de öne sürerek azınlığa ait arsalar istimlak edildi. Fakat bütün bunlara rağmen açık hava hapishanesi yapılmadı, bahsi geçen köyler de haritadan silinmedi. Keşke Acaroğlu araştırmasını daha yeni kaynaklarla zenginleştirse, haritadan silinmeyen köylerimizi silindi diye göstermeseymiş. Maalesef bir “Balkanlarda Türkçe yer adları kılavuzu” daha düzgün çalışma yapılmadan yayımlanmış. Anlaşılan Balkanların kaderinde bu var, bir türlü düzgün bir kılavuz çıkarılamıyor.



Ölene kadar patrik veya müftü olmak

Azınlıkça 43

Ocak 09
Evren Dede

(Agos / Sayı 667)

Ruhani Meclis’in, görevini tam olarak yerine getiremeyen Patrik II. Mesrob hakkındaki “ömür boyu” makamında kalacağı açıklaması ve devamındaki tartışmalar, bana bizim Batı Trakya’da içinde bulunduğumuz durumu çağrıştırdı. Başta Agos olmak üzere, Ruhani Meclis’in kararına gösterilen tepkileri okudukça, tecrübelerime dayanarak, basına yansımayan ateşli tartışmaların da sürdüğünü tahmin edebiliyorum.

Bu tür sorunlarda ben hep şunu gördüm: Sorunun çıkış noktası dinsel olduğuna göre, konu önce dini açıdan açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü dini ritüeller kapsamında olan bir konuyu bağlı olduğu dinin ekseninde iyi bilmeden yapılacak her yorum, sorunu daha da açmaza doğru sürükleyebilir.

Ortodoks inancının kilise teamülleri çerçevesinde şekillenen bir kuralı var: Patrikler son nefeslerini verecekleri ana kadar patriktir. Ayrıca, sadece patrikler için geçerli değildir bu kural, mesela metropolitler için de geçerlidir.

Ne kadar enteresandır; bu uygulamanın benzeri bizde de bulunmaktadır. En azından Yunanistan’daki devlet erkanının Müslüman din adamlarına karşı yaklaşımı bu yöndedir ve bu uygulamayı pek sevmişizdir. Bizde de müftüler, çok özel durumlar karşısında görevlerini bıraktıkları, ayrılmak zorunda bırakıldıkları veya azledildikleri durumları istisna tutarsak, ölene kadar müftüdürler. Mesela 1927’den bu yana, sadece İskeçe’de, Hüseyin Hüsnü, Hafız İlyas, Ali Fehmi Efendi, Sabri Efendi ve Mustafa Hilmi son nefesini verinceye kadar müftülük makamında kalmışlardır. Dile kolay; Mustafa Hilmi tam tamına 41 yıl müftülük yapmıştır. Sadece bu mu? Yunanistan’daki müftülerin tamamı, Ortodoks mezhebindeki ruhani meclisin benzeri dini bir kurul veya azınlığın milletvekillerini de barındıran bir heyetin önerisiyle, devlet tarafından atanmıştır. 1991 yılında müftülük sorunu başgösterene kadar bu sistem devam etmiştir. 1991’den sonra ise, İskeçe Müslümanları, biri devlet tarafından atanmış, diğeri ise camilere gelen erkeklerin seçtikleri müftü olmak üzere iki müftüyle tanışmışlardır. Dolayısıyla, İskeçeliler, artık, ölümüne kadar görevinin başında bulunan tek değil çift müftüyle yaşamaktadır. Beterin beteri var yani…

Sorun zaten görevin tevdi edilmesinde değil, verilen görevin ömür boyu sürmesindedir. Elbette, tarih boyunca patriklerin görevini bıraktığı, ayrılmak zorunda bırakıldığı veya azledildiği durumlar da vardır. Fakat genellikle bu tür vakalar daha çok hükümdarın buyruğu ile veya dünyevi nedenlerden dolayı gerçekleşmiştir. Üstelik, bu tür uygulamalar genel teamülün devam etmesine engel de teşkil etmemiştir. Seçilen bütün diğer patrikler yine aynı teamül çerçevesinde, vefat edecekleri ana kadar patrik olmak kaydıyla seçilmektedir. O halde, bir istisna olarak patriğin vefatından önce yeni bir patrik seçmenin yolu yine Ruhani Meclis’in onayıyla gerçekleşebilir.

Sakın bütün bunları seçim yapılmasına karşı olduğum düşüncesiyle söylediğim zannedilmesin. Tam aksine, ben patriğin de müftünün de vefatına kadar görevinde bulunmasının doğru olmadığına inananlardanım. Ve sorunun temelinde, gerçekte bu kuralın yattığını sizlere göstermeye çalışıyorum. Çünkü sorun sadece Patrik II. Mesrob’un sağlık durumu ve Ruhani Meclis’in kararı değildir. Sorun, din adamlarının ölene dek görevde durmaları konusudur. Bugünü halletseniz bile yarın aynı sorun tekrar nüksedebilir. Türkiye Yahudilerinin bunu çözdüğünü, hahambaşı seçiminin 7 senede bir gerçekleştiğini ve 2009’da da yine seçimleri olduğunu unutmayalım. Ömrü hayatı boyunca patrik olmayı engelleyecek daha işlevsel bir sistem gelecek nesillere bırakılabilir mi? Bence odaklanacak yer bu olmalı…

Gülünç duruma düşmek pahasına azınlık eğitimi


Azınlıkça
Sayı: 42
Aralık 2008

Evren Dede
evrendede@gmail.com

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF olarak okumak için TUŞLAYINIZ

Eğitim Bakanlığı, “Pontuslu ve Yabancı Uyruklu Çocukların Katılımı ve Müslüman Çocukların Eğitimi” adlı programın ihalesini kasım ayında ilan etti. Anlaşılan o ki, 21 Kasım’da ilan edilen eğitim programı, Frangudaki ekibinin 1997 Eylül’ünden 2008 yılına kadar sürdürdüğü “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nın (PEM) yerini alacak.

1997 yılında iktidarda Pasok hükümeti vardı. Dolayısıyla Anna Frangudaki ve Thalia Dragona başkanlığında Atina üniversitesince yürütülen “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nı dönemin Pasok iktidarı başlatmıştı. Avrupa Birliği fonlarından ayrılan kaynak dışında, Eğitim Bakalığı’ndan da mali destek alan program, Pasok iktidarının ardından ND hükümetiyle aynı şekilde ve süresi bitince de uzatılarak devam etti. Oysa yeni hükümet Atina üniversitesinin dışında Trakya üniversitesinin de talip olduğu bu programı ikinci döneminde pekala Trakya üniversitesi sorumluluğundaki bir ekibe teslim edebilirdi. Hele hele “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nın başında sol görüşlü ve Pasok partisine yakın akademisyenler varken ND hükümetinin kendi görüşüne yakın akademisyenlerle bu işi yürütmesi, belki de partizanlık açısından, en makul tercih olmalıydı.

Fakat ND iktidarı bu yolu seçmedi, programı aynı ekibin yürütmesini istedi. Programın mimarlarından olan Thalia Dragona, bugün Pasok partisinin Meclis’teki milletvekillerinden biri. Atina üniversitesindeki akademik kariyerine ve programdaki görevine ara veren Dragona’nın son genel seçimlerde Pasok partisinden milletvekili olarak adaylığını koyması, ND partisi tarafından şaşkınlıkla karşılanmamıştı elbette; beklenen bir olaydı bu. Fakat ND iktidar olduğu dönemde, Pasok yanlısı akademisyenlerle programın ikinci dönemine devam kararı aldığında, bu elbette herkes tarafından şaşkınlıkla karşılandı.

Yunanistan’daki partizanlık o derece insanların kanına işlemiştir ki, bu tür bir tercihin kolay kolay gerçekleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ND hükümetinin Frangudaki ekibiyle devam etme kararı Yunanistan açısından başarı ile doğru orantılı bir tercihin yapıldığı, partizanlığın galebe çalamadığı ender vakalardan biri olarak kayda geçmeli.

Programın değerlendirmesi birçok defa yetkili ağızlardan yapıldı. Çoğunluk basınının bile mesafeli yaklaştığı program, azınlık basınında da, neredeyse her zaman, olumsuz yorum ve haberlerle gündeme geldi. Azınlık basının program ile ilgili en fazla rağbet ettiği haber Anna Frangudaki’nin azınlık okulları hakkındaki düşüncelerini ifade ettiği bir beyanatıydı. Frangudaki, daha sonra Azınlıkça’ya verdiği röportajında da tekrar ettiği gibi, Azınlık okullarının ne denli düzelse de iyi okul olamayacağını ve dolayısıyla gerekli düzenlemeler yapılması kaydıyla azınlığın devlet okullarında çoğunlukla birlikte eğitim görmesinin doğru olduğunu söylüyordu. Ayrıca Anna Frangudaki bu görüşlerine dayanak olarak, ikidilli eğitim konusunda uzman olan Jim Commins’in Gümülcine’deki incelemelerini ve bunun neticesinde azınlık okullarının yetersiz olduğu ile ilgili açıklamasını hatırlatıyor ve başka devre ait olan azınlık okulları yerine bütün derslerin devletin dilinde yapılacağı, aynı zamanda sistemli olarak Türk dili ve edebiyatının seçmeli ders olarak okutulacağı devlet ilkokulu, ortaokulu ve lisesi öneriyordu.

Alternatif olarak sunulabilecek özel okul bahsine hiç girmeden ve ayrıca eğitim açısından doğruluğu bir yana, maalesef Frangudaki’nin azınlık okulları ile ilgili açıklamaları “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nın tamamlandığı son güne kadar aleyhinde bir argüman olarak kullanıldı. Eklemekte fayda var, program Yunanca öğretiminde yararlanmak üzere Pomakça birkaç sözcüğü müfredatına alınca da tepkiyle karşılaşmış ve hemen bu kelimeleri programdan çıkarmıştı. Ayrıca program hakkında olumsuz bir görüş olarak azınlık öğrencilerine neden sadece Yunanca öğretildiği, esas sorunun Türkçe olduğu şeklinde nakarat haline gelmiş itirazı da eklemekte yarar var.

10 yıl boyunca Azınlık ileri gelenleri, siyasetçileri, öğretmenleri ve pek çok dernek yetkilileri “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”na karşı olumsuz bir tavır sergilemiş olsa da, azınlık içerisinde azınlığı oluşturan bir çağdaş kesim bahse konu programı destekledi, açık destek verdi ve programın azınlığın menfaatine olduğunu savundu. Azınlık içerisinde azınlığı oluşturan bu entellektüel zümrenin programa verdiği desteğin nedenini iki üç ana madde halinde
özetlemek mümkün:

I: Frangudaki programı Yunanca öğretiminde Türkçeyi kullanmıştır. Programın yürürlükte olduğu 10 yıl boyunca iki tane Yunanca-Türkçe sözlük yayınlanmış, 8-12 yaş arası için bilgisayar programı şeklinde Türkçe karşılıklarını bulabilecekleri bir sözlük hazırlanmıştır. Program Türkçeyle barışık ve anadile saygılı yaklaşmıştır. Program Yunanca’nın öğrenimini, destekleyici
dil olarak Türkçe’ye dayandırmıştır.

II: Frangudaki programı sayesinde azınlık öğrencileriyle iletişim kurmak isteyen, öğrencilere daha fazla yararlı olmak isteyen Yunan öğretmenler Türkçe öğrenmeye başlamışlardır. Program Yunan öğretmenler için Türkçe kursları düzenlemiştir.

III: Yunanca öğrenimi için azınlıkta ciddi bir talep ve istek vardır. Frangudaki programı azınlığın kimliğini reddetmeden Yunanca öğretmiş, pedagojik açıdan azınlık çocuklarının anlayabileceği çağdaş yöntemlerle ve kültürlerarası eğitim ilkelerine dayanarak ders kitapları hazırlamıştır.

IV. Kapsama alanına girmemesine rağmen Program, tamamı İstanbul ve Batı Trakya azınlık bireylerinden oluşan bir heyet tarafından ve devlet okullarında okutulması amacıyla ve belki de alanındaki en cesuru olan yardımcı Türkçe ders kitabını hazırlamıştır.

*
Program yetkililerinin 10 yıllık serüvenlerinin mühasebesini yaptıklarında hayıflandıkları noktalar da vardır. Anna Frangudaki, hem çoğunluk hem de azınlık karşısında, doğrudan siyasî bir karşıtlık ve sürtüşmeden kaçınmak için siyasî baskılar karşısında geri adım atmış olmalarından hayıflanmaktadır mesela. Kitaplarından ve eğitsel araç gereçlerden çeşitli şeyleri çıkarmayı kabul etmelerinden, kimi zaman bir fotoğrafı, kimi zaman birkaç sözcüğü çıkardıklarından dolayı pişmandır. Bunu yaptıkları hata olarak değerlendirmektedir.

*
Eğitim Bakanlığı’nın “Pontuslu ve Yabancı Uyruklu Çocukların Katılımı ve Müslüman Çocukların Eğitimi” adlı programın ihalesini yaptığından ve anlaşılan bu yeni programın Frangudaki ekibinin 2008 yılına kadar sürdürdüğü “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nın yerini alacağından bahsediyorduk. Bu yeni programın azınlığa bakan kısmı kısaca şu şekilde:

-Ortaokul öncesi veya azınlık okulundan devlet okuluna geçiş yapan öğrencilere destek amaçlı yaz kursları.
-Azınlığın yaşadığı bölgelerde 10 adet kalıcı veya gezici “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Merkezleri”nin yapılandırılması ve merkezlerde Yunanca, matematik ve bilgisayar derslerinin verimesi.
-Başta Yunanca olmak üzere derslerle ilgili ek destek programları.
-Anadili Yunanca olmayan öğrencilerin eğitim sistemine dahil edilebilmeleri için okul harici destek birimlerinin faaliyete geçirilmesi.
-Bahse konu merkezlerde öğrencilere ek eğitim malzemesi ve kitap temin edilmesi, öğrenci, veli ve eğitimcilere internet olanağı.
-Başta ders kitapları olmak üzere yeni eğitsel materyallerin hazırlanması

Her ne kadar eğitsel açıdan bir eksiği olmasa da, azınlığın anadiline ve kimliğine saygı noktasında Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı yeni program, eski programı aratacak gibi gözüküyor. Keşke azınlık içerisinde 10 yıl boyunca “Müslüman Çocukların Eğitimini Destekleme Programı”nı eleştiren, beğenmeyen ve olumsuz tavır sergileyenler, hiç değilse ne kadar yanlış yaptıklarını “Pontuslu ve Yabancı Uyruklu Çocukların Katılımı ve Müslüman Çocukların Eğitimi” adlı programın ihalesini görünce itiraf edebilselerdi. Ama nerede!..

Amacı çözüm değil de, sorunların devamı olan azınlık yetkililerinin bu yeni programdan daha da hoşnut olacaklarını şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü şimdi daha fazla itiraz edebilecekleri, daha fazla azınlık eğitimi ihlalleri adına bağırabilecekleri bir ortam oluşmakta… Zaten dikkat edilirse azınlık adına dile getirilen talepler, azınlık çocuklarının birey olarak düzgün eğitimi ile ilgili değil, azınlık eğitiminin statüsü ile ilgilidir.

*
Ben mi yanlış görüyorum, azınlık eğitimindeki sorunların ve çözüm önerilerinin tartışılması için Yüksek Kurul’un toplanmasını önerenler, Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmalarla kararlaştırılan ve azınlık eğitimini düzenleyen maddeler dışında hiçbir inisiyatifi kabul etmeyenler değil mi? O halde neyin çözüm önerilerinitartışacaklar? Lozan’da temeli oluşturulan, 1951 Kültür anlaşması ve 1968 protokolleri ile hitama erdirilen azınlık eğitiminin çerçevesi dışında ne tür bir öneri getirebilirler ki? Bu çerçeve dışında hiçbir çözüm önerileri olamayacağına göre bahse konu antlaşma, anlaşma ve protokolde yer alan maddeleri alt alta sıralamak ve bunları öneri diye sunmak mı çözüm önerisi oluyor?

Anna Frangudaki, azınlık öğrencilerinin %25’inin azınlık ortaokullarında, %75’inin ise devlet ortaokullarında okuduğunu ifade ediyor. Benim elimdeki verilere göre de, azınlık öğrencilerinden
2008-2009 yılında Türk üniversitelerinde okumaya hak kazananların yaklaşık %25, Yunan üniversitelerini kazanların ise %75 olduğu gözüküyor. Dolayısıyla, açık açık azınlığın eğitim sürecindeki son durumu, sınırlı alana kapatılmış azınlık eğitimi yerine, azınlık bireylerinin kişisel çözüm bulmalarını ön şart koşuyor. Mesela yabancı dil kursları azınlık eğitiminin kapsama alanına girmiyor, ama alternatif arayışların arasında kendisine yer bulabiliyor.

*
Not: Cemil Beyin ifade buyurduğu gibi, azınlık eğitimi konusunda daha fazla gülünç duruma düşmek ve daha fazla rezil olmak pahasına sorumu tekrarlayayım: Gündemciler arasında çocuğunu devlet anaokuluna, yuvasına, kreşine veya ilkokuluna gönderen var mı? Eğer varsa acaba daha fazla gülünç duruma düşmüş ve daha fazla rezil olmuş kişi ben mi olurum, yoksa sizler mi?

Yaz bakalım adını


Azınlıkça 41
Kasım 2008

Evren Dede
evrendede@gmail.com

Gündem gazetesinin istisnasız bütün yazarları, azınlık çocuklarının azınlık okullarında okumaları konusunda ısrar ederler. Gazetenin kimi yazarı, devlet ilkokulunda okuyan bir İskeçeli kızımızın adını “Havva” yerine “Hava” diye yazmasını örnek göstererek devlet okullarında okuyanların düştüğü “acınası” durum karşısında içimizin burkulmasını ister; kimi yazarı ise zaten azınlık okulunun sahibesinin eşi ve okulu idare eden kişi olduğu için, devlet okullarına gidenleri neredeyse “hain” ilan eder…
Esasında bunları yazanlar işi kıvırtmasalar, mert olsalar, son tahlilde “cürmü kadar yer yakar” deyip geçeceğiz. Fakat gerçek böyle değil. Bu tür yazıların neredeyse hepsi bilerek bir yöne doğru çekilen yazılar.
Mesela Sayın Cemil Kabza’nın yazısında bahsettiği Havva kızımızdan bahis açalım. Çünkü bir yazıda ancak bu kadar hepimizin bildiği bir gerçeğin üstü örtülebilir! Tabiî bu yazılar azınlığa yazılmadığı için, alan memnun satan memnun. Ama olsun, işin gerçeğini öğrenmek isteyen sekeneyi aydınlatmak da bizim vazifemiz icabında.
Konuyu Cemil Kabza’nın yazısından kısaltarak aktarayım:
Cemil Bey kızını (büyük ihtimalle İskeçe’de) bir parka götürür. Parkta azınlıktan bir kız çocuğu da vardır. Kıza Cemil Bey adını sorar. Kızımız, “Adım Havva” der. Nerede okuduğunu sorar ardından. Küçük kızın devlet okulunda okuduğunu öğrenince de, “yaz bakalım yerdeki kuma adını” der ve kızımız Yunanca adını yazar: “Χαβά” (HAVA!)
Yazısından aktardığım bu hikâyede bir tespit de yapar Cemil Bey. Ne demek istediğini ben size kendi cümlemle aktarayım: Devlet okulunda okuyanlar, adlarını bile doğru yazamayacak derecede kimliklerinden uzaklaşıyorlar!
Esasında bu dokunaklı hikâye sayesinde yazar hançeri güzel yere saplamış sanabilirsiniz! Veya Türk azınlığın Türkçe sorununu korkunç derecesinde çıplak gösteren bu güzel hikâyeye gönülden de bağlanabilirsiniz! Fakat azınlığın gayet iyi bildiği bir gerçeği saptırarak Türkçe sorununa parmak basmak, bizim açımızdan üzüntü vericidir…
Gündem gazetesini elinize aldığınızda köşe yazarlarına iyi bakın. Gazeteyi karıştırdığınızda bir köşede Türkçe “Cemil Kabza” yazdığını göreceksiniz. Ve dolayısıyla yazarın isminin Cemil Kabza olduğunu sanacaksınız değil mi?
Oysa gerçek öyle değil. Yazarın latince ismi “Tzemil”, soyadı ise “Kapza”dır. Yunanca’dan bahsetmiyorum sizlere. Latin alfabesiyle adı ve soyadı bu şekilde yazılmaktadır. Okunuş itibariyle Cemil=Tzemil aynı olduğu için es geçelim, fakat soyadı okunurken iş gayet komik bir hâl almaktadır. Çünkü latin alfabesiyle bile okusanız birinde “Kabza”, birinde ise “Kapza” şeklinde telaffuz edeceksiniz.
Allah Allah!.. Adını “Havva” şeklinde telaffuz eden fakat Yunanca “Χαβά” (Hava) yazan kızımız 7 yaşında! Oysa Cemil Kapza otuz küsur yaşında! Acaba hangisi gerçek soyadıdır Cemil Beyin? Kapza mı, yoksa Kabza mı?
Meselâ son OSCE toplantısında sunduğu sunumun altına LATİN alfabesiyle yazdığı şekliyle “Tzemil Kapza (Mr.)” ismi mi doğru, yoksa Gündem’de yazdığı şekliyle “Cemil Kabza” mı?..
*
Bazen gülesi geliyor insanın, düştüğü ideolojik saplantı yüzünden körleşen kalemiyle her olayı mutlak çarpıtarak yazan, hakikatleri bir çırpıda yok eden ve bunu marifet sayanları gördükçe… Çünkü bal gibi Havva kızın yerdeki toprağa adını Yunanca yazacağını ve bal gibi Cemil’in de Yunanca yazarken soyadını “Καπζά” (KAPZA) yazdığını biliyoruz. Üstelik, Cemil Beyin soyadının pasaportunda latin alfabesiyle Kapza yazdığını ve iki soyadı kullandığını da biliyoruz. Zaten komik durum, küçücük kızın üzerinden körler ile fil hikâyesi sürdürenin kendi soyadında saklı…
Yunanca adını “Χαβά” yazan kızcağıza değil ama, onun üzerinden duyu organlarımızı okşayan, fakat gerçekte iki soyadı taşıyanlara ne diyelim ki artık…
*
Bu arada, 1 Ekim tarihli OSCE toplantısında sunduğu bildiride, TZEMIL KAPZA Yunanistan’daki zorunlu eğitimin 9 yıl olduğunu yazmış. Yunanistan’da zorunlu eğitim 10 sene olmadı mı? Batı Trakya Türk Azınlığı’nı Avrupa’da tanıtırken dikkat edilse hani…

Bir soru: Azınlık okulları yerine, evlatlarını devlet okullarına gönderenleri devamlı “uyaran” Gündem gazetesi yazarları arasında, çocuğunu devlet anaokuluna, kreşine, yuvasına vs. gönderen var mı acaba? Varsa, ilk başta kendi kendilerini bir topa tutsalar da, azınlık okulu konusundaki samimiyetlerini görsek!..

*****************************************************************************

Makedonya’nın isim sorunu ve son durum

Evren Dede / Agos Gazetesi / Sayı:659

Balkanlardaki gelişmeleri izleyen herkesin üç aşağı beş yukarı bildiği bir sorundur Makedonya’nın isim sorunu.
İlk başta Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan’a bölünen Makedonya coğrafî bölgesi, Yugoslavya’nın içerisinde kurulan Makedonya Cumhuriyeti ile hareketlendi. Daha sonra Yugoslavya’nın dağılması ve ardından başkenti Üsküp olan Makedonya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, diplomatik ve elbette politik bir sorun olarak Makedonya ismi bugünlere kadar geldi.
Gerek Yunanistan gerek Bulgaristan, yeni kurulan Makedonya Cumhuriyeti’nin coğrafî açıdan üçe bölünmüş Makedonya bölgesinin tamamını bir gün talep edebileceği endişesini taşıdılar. Bu konuda Bulgaristan’a nazaran Yunanistan, özellikle de “Makedonya” ve “Makedon” kelimeleriyle olan tarihî bağından dolayı daha hassas davrandı; yeni devletin ismine, bayrağına, tarihine ve anayasasına itiraz etti. Bu itirazlar sonucunda, 1995 yılında yapılan bir anlaşmayla beraber yeni devletin, ismi, bayrağı ve anayasası değişikliğe uğradı. Yeni devlet Birleşmiş Milletler’e (BM), Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) adıyla üye olabildi.
Bütün bu alternatif arayışlar çözüm anlamında yeterli değildi tabiî. Çünkü Balkanlarda ortaya çıkan bu yeni bağımsız devlet kendisini Makedonya Cumhuriyeti olarak adlandırmaya devam etti ve bu adla Makedonya’yı tanıyanlar oldu. Sorunun başlangıcından 2008 yılına kadar baktığımızda, içerisinde ABD, Rusya ve Türkiye’nin de yer aldığı toplam 123 ülke, bu yeni devleti, “Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” yerine, “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanıdılar.
Makedonya Cumhuriyeti ile olan ekonomik ve diğer ilişkilerinde kimi zaman aşırı sert, kimi zaman yumuşak bir tutum sergilemiş olsa da, Yunanistan’ın isim konusundaki tavrı hiçbir zaman değişmedi. Bu sene aksi yönde yapılan tüm baskılara rağmen, ismi yüzünden Makedonya Cumhuriyeti adıyla ülkenin NATO’ya üyeliğini veto etmesi de çözüm bulunmadan Yunanistan’ın tavrının değişmeyeceğinin bir göstergesi.
Yunanistan ile Makedonya’nın yaşadığı isim sorunu dışarıdan bakıldığı kadar basit değildir aslında; sadece isim anlaşmazlığı bile pek çok ayrıntıyı içerir. Fakat işin özü, bir görüşün doğru veya yanlış olduğunu öne sürmekle Makedonya’nın isim sorununun bir türlü çözülemediğidir. Zaten BM’nin arabuluculuğuna ihtiyaç da bu yüzden.
Bugüne kadar defalarca yapılan turlardan bir türlü sonuç alınamamış olsa bile, Ekim ayında BM’nin özel arabulucusu Matthew Nimetz, bir kez daha yeni önerileriyle Yunanistan ve Makedonya’nın karşısına çıktı.
Nimetz, Makedonya Cumhuriyeti ismi ile ilgili sunduğu öneride, uluslararası kurum, kuruluş ve teşkilatlarda “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin kullanılmasını önerirken, devletin anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti”nin ikili ilişkilerde ve ülke içinde değişmeyerek olduğu gibi kalmasını teklif etti.
Ülkeyi bugüne kadar “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanımış 123 ülkenin ikili ilişkilerde bu ismi kullanabileceklerini belirten Nimetz, diğer ülkelere ise ikili ilişkilerde yeni ismi, “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”ni, kullanmalarını önerdi.
Nimetz’in önerisinde, Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin tam hukukî geçerliliği olması, BM’de, AB ve NATO gibi resmî, yarı resmî ve uluslararası diğer kuruluşlarda, çok taraflı görüşme, toplantı, girişim ve benzeri durumlarda, yine çok taraflı antlaşma, anlaşma ve evraklarda bu ismin kullanılmasını öngörüyor.
BM arabulucusunun öngördüğü şartlar bunlarla sınırlı değil. Mesela, Yunanistan ve Makedonya’nın kendi ülkelerindeki siyasî ve ticarî alanda, sadece “Makedonya” ismini kullanmamalarını öngörürken, birbirleri hakkında da düşmanca açıklamaları desteklememeleri, ya da bu tür açıklamalara teşvik etmemeleri konusunda anlaşmaya varmalarını istiyor.
Nimetz’in önerisi pek çok küçük ayrıntıyı da içeriyor. Pasaportlarda İngilizce ve Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” yazılması, fakat Kiril alfabesiyle “Makedonya Cumhuriyeti” şeklinde yazılması bunlardan biri.
Nimetz’in önerilerinde belki de en can alıcı maddeler, “Makedonya” isminin tek başına hiç bir devlet tarafından resmî isim olarak kullanılmayacağı, her iki tarafın da, “Makedonya” ve “Makedon” isimleri üzerine hiç bir dilde siyasî ve ticarî hak talep edemeyecekleri ile ilgili maddeler.
Önerilerin sonunda, iki tarafın da birbirlerinin topraklarında hiçbir hak talep etmeyecekleri konusunda tekrar garanti vermelerinden, “Kuzey Makdedonya Cumhuriyeti” adıyla Makedonya’nın, NATO ve AB’ye üye olma talebinin Yunanistan tarafından desteklenmesinden bahsediliyor.
Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, BM arabulucusunun önerilerini değerlendireceklerini açıkladı. Fakat Nimetz’in sunduğu çift isim önerisini Yunanistan’ın kabul etmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Yunanistan’daki neredeyse bütün partiler ve siyasî çevreler, coğrafî tanımlama yapan ve her ihtiyacı karşılayacak tek bir isim olmasını istiyorlar.
Esasında Nimetz’in önerileri, ekonomik krizin ve Vatopedyo skandalının Yunanistan’ı altüst ettiği bir döneme denk geldi. Üstelik ilkbaharda olası bir genel seçim senaryosu varken, Yunanistan’dan Makedonya’nın isim sorununda yeni açılımlar beklememek lazım.

Makedonya isim sorunu ve son durum

Azınlıkça 41
Kasım 2008

Evren Dede

Balkanlardaki gelişmeleri izleyen herkesin üç aşağı beş yukarı bildiği bir sorundur Makedonya’nın isim sorunu.
İlk başta Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan’a bölünen Makedonya coğrafî bölgesi, Yugoslavya’nın içerisinde kurulan Makedonya Cumhuriyeti ile hareketlendi. Daha sonra Yugoslavya’nın dağılması ve ardından başkenti Üsküp olan Makedonya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, diplomatik ve elbette politik bir sorun olarak Makedonya ismi bugünlere kadar geldi.
Gerek Yunanistan gerek Bulgaristan, yeni kurulan Makedonya Cumhuriyeti’nin coğrafî açıdan üçe bölünmüş Makedonya bölgesinin tamamını bir gün talep edebileceği endişesini taşıdılar. Bu konuda Bulgaristan’a nazaran Yunanistan, özellikle de “Makedonya” ve “Makedon” kelimeleriyle olan tarihî bağından dolayı daha hassas davrandı; yeni devletin ismine, bayrağına, tarihine ve anayasasına itiraz etti. Bu itirazlar sonucunda, 1995 yılında yapılan bir anlaşmayla beraber yeni devletin, ismi, bayrağı ve anayasası değişikliğe uğradı. Yeni devlet Birleşmiş Milletler’e (BM), Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) adıyla üye olabildi.
Bütün bu alternatif arayışlar çözüm anlamında yeterli değildi tabiî. Çünkü Balkanlarda ortaya çıkan bu yeni bağımsız devlet kendisini Makedonya Cumhuriyeti olarak adlandırmaya devam etti ve bu adla Makedonya’yı tanıyanlar oldu. Sorunun başlangıcından 2008 yılına kadar baktığımızda, içerisinde ABD, Rusya ve Türkiye’nin de yer aldığı toplam 123 ülke, bu yeni devleti, “Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” yerine, “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanıdılar.
Makedonya Cumhuriyeti ile olan ekonomik ve diğer ilişkilerinde kimi zaman aşırı sert, kimi zaman yumuşak bir tutum sergilemiş olsa da, Yunanistan’ın isim konusundaki tavrı hiçbir zaman değişmedi. Bu sene aksi yönde yapılan tüm baskılara rağmen, ismi yüzünden Makedonya Cumhuriyeti adıyla ülkenin NATO’ya üyeliğini veto etmesi de çözüm bulunmadan Yunanistan’ın tavrının değişmeyeceğinin bir göstergesi.
Yunanistan ile Makedonya’nın yaşadığı isim sorunu dışarıdan bakıldığı kadar basit değildir aslında; sadece isim anlaşmazlığı bile pek çok ayrıntıyı içerir. Fakat işin özü, bir görüşün doğru veya yanlış olduğunu öne sürmekle Makedonya’nın isim sorununun bir türlü çözülemediğidir. Zaten BM’nin arabuluculuğuna ihtiyaç da bu yüzden.
Bugüne kadar defalarca yapılan turlardan bir türlü sonuç alınamamış olsa bile, Ekim ayında BM’nin özel arabulucusu Matthew Nimetz, bir kez daha yeni önerileriyle Yunanistan ve Makedonya’nın karşısına çıktı.
Nimetz, Makedonya Cumhuriyeti ismi ile ilgili sunduğu öneride, uluslararası kurum, kuruluş ve teşkilatlarda “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin kullanılmasını önerirken, devletin anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti”nin ikili ilişkilerde ve ülke içinde değişmeyerek olduğu gibi kalmasını teklif etti.
Ülkeyi bugüne kadar “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanımış 123 ülkenin ikili ilişkilerde bu ismi kullanabileceklerini belirten Nimetz, diğer ülkelere ise ikili ilişkilerde yeni ismi, “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”ni, kullanmalarını önerdi.
Nimetz’in önerisinde, Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” isminin tam hukukî geçerliliği olması, BM’de, AB ve NATO gibi resmî, yarı resmî ve uluslararası diğer kuruluşlarda, çok taraflı görüşme, toplantı, girişim ve benzeri durumlarda, yine çok taraflı antlaşma, anlaşma ve evraklarda bu ismin kullanılmasını öngörüyor.
BM arabulucusunun öngördüğü şartlar bunlarla sınırlı değil. Mesela, Yunanistan ve Makedonya’nın kendi ülkelerindeki siyasî ve ticarî alanda, sadece “Makedonya” ismini kullanmamalarını öngörürken, birbirleri hakkında da düşmanca açıklamaları desteklememeleri, ya da bu tür açıklamalara teşvik etmemeleri konusunda anlaşmaya varmalarını istiyor.
Nimetz’in önerisi pek çok küçük ayrıntıyı da içeriyor. Pasaportlarda İngilizce ve Fransızca “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” yazılması, fakat Kiril alfabesiyle “Makedonya Cumhuriyeti” şeklinde yazılması bunlardan biri.
Nimetz’in önerilerinde belki de en can alıcı maddeler, “Makedonya” isminin tek başına hiç bir devlet tarafından resmî isim olarak kullanılmayacağı, her iki tarafın da, “Makedonya” ve “Makedon” isimleri üzerine hiç bir dilde siyasî ve ticarî hak talep edemeyecekleri ile ilgili maddeler.
Önerilerin sonunda, iki tarafın da birbirlerinin topraklarında hiçbir hak talep etmeyecekleri konusunda tekrar garanti vermelerinden, “Kuzey Makdedonya Cumhuriyeti” adıyla Makedonya’nın, NATO ve AB’ye üye olma talebinin Yunanistan tarafından desteklenmesinden bahsediliyor.
Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, BM arabulucusunun önerilerini değerlendireceklerini açıkladı. Fakat Nimetz’in sunduğu çift isim önerisini Yunanistan’ın kabul etmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Yunanistan’daki neredeyse bütün partiler ve siyasî çevreler, coğrafî tanımlama yapan ve her ihtiyacı karşılayacak tek bir isim olmasını istiyorlar.
Esasında Nimetz’in önerileri, ekonomik krizin ve Vatopedyo skandalının Yunanistan’ı altüst ettiği bir döneme denk geldi. Üstelik ilkbaharda olası bir genel seçim senaryosu varken, Yunanistan’dan Makedonya’nın isim sorununda yeni açılımlar beklememek lazım.

Yunan üniversitelerinde Azınlığa uygulanan kontenjan ne anlama geliyor?



Evren Dede

Azınlık olmanın dezavantajı saymakla bitmez ama kimi zaman faydası da olur. Daha baştan azınlık olduğu için hayat maratonuna dezavantajlı başlayanlar, çoğunlukla eşit duruma gelebilmek için özel ayrıcalık isterler çoğu zaman. İşte o pozitif hak devletler tarafından tanındığında, azınlık olmanın getirdiği bu artı nimetten yararlanılır. Pozitif hak deyince sakın azınlıklara hak etmedikleri bir ayrıcalık tanındığını sanmayın sakın. Çoğunluktan farklı oldukları için daha baştan kaybettikleri mesafeyi eşitleme gayesidir bu haklar, sadece o kadar. Mesela 1995 yılında Yunanistan’da çıkarılan %0,5’lik kontenjan kanunu bunlardan biridir.
Dönemin hükümeti, 1995 yılında çıkarılan 2341 sayılı kanun çerçevesinde üniversite imtihanlarında Batı-trakyalı azınlık öğrencilerine %0,5’lik bir kontenjan ayırmış, böylece azınlık öğrencileri Yunan üniversitelerinde eğitim görme imkânına kavuşmuştu. Daha önceleri liseyi bitiren gençler Türkiye’ye gidiyordu, YÖS imtihanına girip kolay bir şekilde istedikleri fakülteyi kazanıyorlardı. 1995 yılında çıkarılan yasa Yunan üniversitelerinin de kapısını açınca azınlık öğrencileri Yunanistan’ın dört bir yanına dağıldı, üniversitelerde eğitim almak için yollara düştüler. 
Yunanca eğitim aldıkları taktirde daha kolay iş bulacaklarını, çoğunlukla daha kolay rekabet edebileceklerini hesaplayan azınlık gençleri Türkiye’den ziyâde Yunanistan’ı tercih etmişlerdi. İlk olarak 1996 yılında 67 azınlık öğrencisi Yunan üniversitelerinde eğitimlerine başladı. 1997 yılında Yunan üniversitelerine  kaydolanların sayısı 110 öğrenciydi, 2007 yılında ise bu rakam 345 öğrenciye ulaşmıştı.
Aradan geçen 10 yıl boyunca toplam 2.311 Batıtrakyalı azınlık öğrencisi Yunan üniversitelerine kayıt yaptırdı. Bunlardan kaç tanesi mezun oldu bilmiyoruz. Fakat çoğunun 4 senede eğitimlerini tamamlayamadıkları da bir gerçek. 
1996-97 ders yılından bu yana Yunan üniversitelerinde okuyan bu gençler azınlığın yeni neslini oluşturuyor. Latif Yunancaları ve kendilerine duydukları özgüven hemen belli oluyor. Üstelik bu gençler anadilini de unutmuyorlar, kendi aralarında organize olup dergi çıkarıyor, internette açtıkları “Öğrencialemi” adlı web sitesinde sorunlarını tartışıyorlar.
Atina’da, Selanik’te, Kavala’da, Lamia’da, Larisa’da, Patra’da, Volos’ta okuyan bu Batıtrakyalı gençler hem çoğunluk hem de azınlık toplumuna faydalı olmak için uğraşıyorlar. Patra’da Eczacılık okuyan Erdem Hüseyin, yine Patra’da Pedagoji okuyan Rıdvan Köse Memet, bilgisayar mühendisliğinden Burhan Molla Şakiroğlu, Ekonomi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde okuyan Taner Ömer Kehaya, Seres’de Topografi bölümünde okuyan Erdal Hüseyin ve nicesi geleceğe yön vermek için okuyor. 
Belli bir yaşa ve meslekî açıdan yeterli kıvama gelmelerini dört gözle bekliyoruz onların. Yunanistan’ın en uzman kalp doktorunun, en meşhur avukatının veya saygın bir köşe yazarının gelecekte Mehmet veya Mustafa olduğunu görmek ilginç olabilir. Fakat bunun için azınlıklar sadece anadillerini değil, yurttaşı oldukları ülkenin dilini de mükemmel derecede bilmek zorundalar. Batı Trakya’da biz bunun önemini yeni farkediyoruz.
*
2341/1995 sayılı kanun çerçevesinde %0,5’lik kontenjan oranından yararlanarak Yunan üniversitelerinde okuyan Batıtrakyalı öğrencilerin yıllara göre sayısını gösteren tablo
1996 yılında     67 öğrenci
1997 yılında    110 öğrenci
1998 yılında    109 öğrenci
1999 yılında    112 öğrenci
2000 yılında     70 öğrenci
2001 yılında    147 öğrenci
2002 yılında    176 öğrenci
2003 yılında    186 öğrenci
2004 yılında    249 öğrenci
2005 yılında    315 öğrenci
2006 yılında    425 öğrenci
2007 yılında    345 öğrenci
TOPLAM       2.311 öğrenci

Yunan Meclisi’ndeki milletvekillerimiz II

Azınlıkça Dergisi
Sayı:39
Ağustos 2008

Evren Dede

1920-1936 arası Yunanistan Millet Meclisi’ndeki azınlık milletvekillerini sizlere aktardığım liste beklediğimin üstünde beğenildi ve gelmiş geçmiş bütün milletvekilllerimizin listesini yayımlamaya devam etmem istendi. Aşağıda diğer seçilmiş milletvekillerimizin listesini bulacaksınız. Listeyi iki bölümde hazırladım. Tarihî olayların açıklamasını yapmayacağım. Sadece alfabetik sırayla milletvekillerinin listesini yayımlamayı yeterli buluyorum. Umarım bugüne kadar kaç milletvekili çıkardık, bari bunu hiç değilse bilelim. Ne de olsa tarihini bilmeyen ama çok ve boş konuşan bir toplumuz son tahlilde.

1946 ile 1974 yılları arasında milletvekillerimiz

19. Hacı Hafız Ali Sabahattin Galip (1924–1987) Gümülcine (Komotini) doğumlu, memur. 
17.11.1974 yılından 20.11.1977 yılına kadar Merkez Birliği Yeni Güçler Patisi’nden “ΕΚ/ΝΔ” Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 

20. Hafız Faik Hacıahmetoğlu 1902 doğumlu, öğretmen. 
31.03.1946 yılından 08.01.1950 yılına kadar Çiftçi Birliği Partisi’nden “Εν.Α.Κ.” 4’üncü Millet Meclisi’ne Rodop milletvekili olarak  seçiliyor.

21. Hamdi Hüseyin Fehmi 1897 İskeçe doğumlu, tüccar. 
09.06.1935 tarihinde 5’inci Millet Meclisi’ne Halk Partisi’nden “ΛΚ” seçiliyor. 21.01.1936 tarihinden 04.08.1936 tarihine kadar 3’üncü Meclise Halk Partisi’nden “ΛΚ” seçiliyor. 09.09.1951 yılından 10.10.1952 yılına kadar yine “ΛΚ” Halk Partisi’nden 2’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor.

22. Hafız Yaşar Mehmetoğlu 1920 Gümülcine doğumlu, gazeteci. 
17.11.1974 ile 20.11.1977 yılları arasında Merkez Birliği-Yeni Güçler Partisi’nden “ΕΚ/ΝΔ” 5’inci Millet Meclisi’ne Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 

23. Hüsamettin Fehmi Otmanlı 1911 doğumlu, terzi. 
05.03.1950 tarihinden 30.07.1951 tarihine kadar Halk Partisinden “ΛΚ” 1’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 

24. Hüseyin Zeybek 1898 Şahin doğumlu, çiftlik sahibi . 
31.03.1946 yılından 08.01.1950 yılına kadar Çiftçi Birliği Partisi’nden “Εν.Α.Κ.” 4’üncü Millet Meclisi’ne İskeçe (Xanthi) milletvekili olarak  seçiliyor.

25. H. Osman Üstüner 1914 doğumlu, deri tüccarı. 
31.03.1946 yılından 08.01.1950 yılına kadar Liberaller Partisi’nden “ΚΦ” 4’üncü Millet Meclisi’ne Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 05.03.1950 tarihinden 30.07.1951 tarihine kadar yine Liberaller Partisi’nden “ΚΦ” 1’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 09.09.1951’den 10.10.1952 yılına kadar yine Liberaller Partisi’nden “ΚΦ”  2’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 19.02.1956 tarihinden 02.04.1958 tarihine kadar ise Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 4’üncü dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. Ve son olarak 11.05.1958 tarihinden 20.09.1961 tarihine kadar yine Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 5’inci dönem  Rodop milletvekili olarak seçiliyor.

26. Osman Nuri Fettahoğlu 1902 İskeçe doğumlu, gazeteci. 
31.03.1946 yılından 08.01.1950 yılına kadar Venizelosçu Liberaller Partisi’nden “ΚΒΦ” Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 05.03.1950 tarihinden 30.07.1951 tarihine kadar Liberaller Partisi’nden “ΚΦ” 1’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 09.09.1951 yılından 10.10.1952 yılına kadar Liberaller Partisi’nden “ΚΦ” 2’nci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 16.11.1952 tarihinden 11.11.1956 tarihine kadar Ellinikos Sinagermos (Yunan Alarmı) Partisi’nden “ΕΣ” 3’üncü dönem İskeçe milletvekili olarak seçiliyor. 19.02.1956 tarihinden 02.04.1958 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 4’üncü dönem İskeçe milletvekili olarak seçiliyor. 11.05.1958 tarihinden 20.09.1961 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 5’inci dönem  İskeçe  Milletvekili olarak seçiliyor. 29.10.1961 tarihinden 26.09.1963 tarihine kadar yine Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 6’ıncı dönem  İskeçe milletvekili olarak seçiliyor. 03.11.1963 tarihinden 08.01.1964 tarihine kadar Merkez Birliği Partisi’nden “ΕΚ” Yedinci Dönem İskeçe Milletvekili olarak seçiliyor. 

27. Yusuf Hasan Hatipoğlu 1915 Gümülcine doğumlu, tüccar.  
16.11.1952 tarihinden 11.1.1956 tarihine kadar Ellinikos Sinagermos (Yunan Alarmı) Partisi’nden “ΕΣ” 3’üncü dönem Rodop  Milletvekili olarak seçiliyor. 19.02.1956 tarihinden 02.04.1958 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 4’üncü dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 11.05.1958 tarihinden 20.09.1961 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 5’inci dönem  Rodop  milletvekili olarak seçiliyor. 29.10.1961 tarihinden 26.09.1963 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 6’ıncı dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 03.11.1963 tarihinden 08.01.1964 tarihine kadar Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ” 7’nci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 16.02.1964 tarihinden 20.04.1967 tarihine kadar  tekrar ve son kez Ulusal İttifak Birliği Partisi’nden “ΕΡΕ”  8’inci dönem Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 


1977’den günümüze milletvekillerimiz

28. Ahmet Faikoğlu 1947 İskeçe (Xanthi) doğumlu, cami imamı. 
1985 yılında gerçekleştirilen seçimlerde İskeçe PASOK milletvekili olarak meclise girdi. 08.04.1990 yılında düzenlenen seçimlerde “Kader” listesinden bağımsız İskeçe Milletvekili olarak seçildi. 

29. Ahmet Hacıosman 1958 yılında Gümülcine’de (Komotini) doğdu, ilahiyatçı.
16.10.2007 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde PASOK Partisinden Rodop Milletvekili olarak seçildi. 

30. Ahmet Mehmet (Muncura) 1946 Gümülcine (Komotini) doğumlu.
18.10.1981 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde PASOK Partisi’nden “ΠΑΣΟΚ” Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 09.04.2000 yılında gerçekleştirilen seçimlerde yine  PASOK Partisi’nden Rodop milletvekili olarak seçildi. 

31. Birol Akifoğlu 1960 İskeçe (Xanthi)  doğumlu, doktor. 
 22.09.1996 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Yeni Demokrasi Partisi’nden “ΝΔ” İskeçe milletvekili olarak meclise girdi. 

32. Celal Zeybek (1938-1993) Şahin doğumlu, müteahhit. 
20.11.1977 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Yeni Demokrasi Partisi’nden “ΝΔ” İskeçe Milletvekili olarak seçiliyor. 

33. Çetin Mandacı İskeçe (Xanthi) doğumlu, doktor.
16.10.2007 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde PASOK Partisi’nden “ΠΑΣΟΚ” İskeçe milletvekili olarak seçildi. 

34. Galip Galip 1947 Gümülcine (Komotini) doğumlu, mimar. 
22.09.1996 yılında gerçekleştirilen seçimlerde PASOK Partisi’nden “ΠΑΣΟΚ” Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 09.04.2000 yılında gerçekleştirilen seçimlerde ikinci kez PASOK Partisi’nden Rodop milletvekili olarak seçildi. 

35. Hasan İmamoğlu 1942 Gümülcine (Komotini) doğumlu, avukat,
20.11.1977 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Ulusal Parti’den “ΕΠ” Rodop milletvekili olarak seçildi.

36. Hafız Yaşar Mehmetoğlu (1920 -1992)  Gümülcine doğumlu, gazeteci. 
1974-1977 yılları arasında da milletvekilli yapmış olan Yaşar Mehmetoğlu, 18.10.1981 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde yine Yeni Demokrasi Partisi’nden “ΝΔ” Rodop milletvekili olarak seçiliyor. 

37. İlhan Ahmet 1968 Gümülcine (Komotini) doğumlu, avukat. 
04.03.2004 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Yeni Demokrasi Partisi’nden “ΝΔ” Rodop milletvekili olarak seçildi. 2007’deki seçimlerde yaklaşık 200 oy farkla  milletvekilliğini kaçırdı.

38. İsmail Molla Rodoplu 1938 Rodop ilinin Semetli köyünde doğdu, gazeteci. 
02.06.1989 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde “Güven” listesinden bağımsız Rodop milletvekili olarak seçildi. 

39. Mehmet Müftüoğlu (1939-1999) Şapçı doğumlu, avukat,
22.09.1996 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Yeni Demokrasi Partisi’nden “ΝΔ” Rodop milletvekili olarak seçildi. 

40. Mustafa Mustafa  1955 yılında Rodop ilinin Büyük Doğanca köyünde doğdu, doktor. 
22.09.1996 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Sol İttifak Partisi’nden “Συνασπισμός” Rodop milletvekili olarak seçildi. 

42. Orhan Hacıibram 1946 yılında İskeçe’nin (Xanthi) Yassıören köyünde doğdu, avukat.
20.11.1977 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde PASOK Partisinden İskeçe Milletvekili olarak meclise girdi. 

43. Sadık Ahmet (1947-1995) Rodop İline bağlı Küçük Sirkeli köyünde doğdu, doktor. 
05.11.1989 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde “Güven” listesinden bağımsız Rodop milletvekili olarak seçildi. 08.04.1990 yılında düzenlenen seçimlerde ikinci defa “Güven” listesinden bağımsız olarak Rodop milletvekili olarak seçildi. 

Din dersi ve bu bağlamda inanç özgürlüğü hakkı

Azınlıkça Dergisi

Sayı: 39
Ağustos 2008

Evren Dede
Agos-  Sayı 647 - 08/08/2008

Önemli bir haber hakkında yorumumuzu her zaman çok rahat bir şekilde yaptığımızı söyleyemeyiz. Kendi inanç sistemimiz, çevrenin ön yargılı tutumu, konu hakkındaki yetersiz bilgi ve erk odağı haline gelmiş yetkililerin söylemlerine karşı gerçeği ortaya koymak her zaman kolay olmuyor. İnsan haklarının korunmasında Avrupa değerleninin önemini anlatmak da bunlardan bir tanesi. Avrupa değerlerine karşı baştan önyargılı olan insanlara, insan haklarının korunmasında Avrupa’nın çağdaş anlayışını gösterebilmek, kendi etrafımıza ördüğümüz surları yıkabilmek hiç kolay değil.
Zorunlu din dersi uygulaması işte bu zor konulardan biri. Bir ülkede geçerli olan dînî inanca göre devlet okullarında okutulan zorunlu din dersi uygulamasını inanç özgürlüğü çerçevesinde değiştirme talebi kolay kabullenilebilir değildi elbette. Ama dedik ya, kendi inanç sistemimize ters düşen bu uygulama ve Avrupa’nın reform talebi gerçekte doğruydu ve zaman içerisinde Yunanistan’da da atıldı, hem de muhafazakâr olarak adlandırılan hükümetler tarafından. 
Türkiye gibi “laik” olmayan, anayasasında açıkça devletin dini  Ortodoks Hristiyan olarak belirtilen bir ülkede bu reformun yapılabilmesi hiç kolay değildir. Kendi inanç sistemine tamamen zıt bir görüşün gâlip gelmesi âdeta surları yıkmak gibi bir şey. Fakat sonuçta Avrupa değerleri sayesinde ve 33 yıllık bir gecikmeyle Yunanistan hükümeti konuya ilişkin reformu nihayet yaptı. Konuya ilişkin önemli gelişme geçen hafta yaşandı. Eğitim Bakanlığı, çocuğuna din dersi aldırmak istemeyen velilerin hiçbir gerekçe sunmadan bu hususu yazılı olarak okul yönetimine bildirmeleri durumunda din derslerinden muaf tutulacaklarını açıkladı. Daha önce de buna benzer bir uygulama geçerliydi, bir farkla ki, o da öğrenci velisinin din dersinden muaf tutulabilmek için bir gerekçe göstermesi gerekiyordu (Müslüman, ateist, Budist v.b. olduğunu söylemeliydi) 
Tabiî, Lozan antlaşması çerçevesinde azınlık okullarına sahip olan Batı Trakya’daki Müslüman azınlık devlet okullarındaki Hristiyan öğretilerini içeren zorunlu din dersinin dışında bırakılmıştı. Fakat ya diğerleri? Din dersinden muaf olma hakkı, Lozan’da belirtilen Yunanistan’daki Müslim ve Türkiye’deki Gayimüslimlere mi ait bir haktı sadece? İnançsızlara veya diğer inançlara hiçbir gerekçe göstermeden din dersinden muafiyet sağlanamaz mıydı? Üstelik kendi inancını benimsetmek amacınının güdüldüğü bir din dersine, o ülkenin bütün yurttaşlarının katılımını zorunlu kılmak AİHS’nin ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesine aykırı değil miydi? Bu derslerden muaf tutulabilmek için illâ başka bir inanca mensup olduğunu belirtmek neden gerekliydi? 
İşte bütün bu sorunlar geçenlerde Yunan Eğitim Bakanı’nın okullara gönderdiği genelgeyle son buldu. Artık ortaokul ve liselerde öğrenci velileri hiçbir gerekçe göstermeksizin, sadece din dersine katılmak istemediklerini belirtecekleri bir dilekçeyle din dersinden, kiliseye gitme zorunluluğundan ve sabah ayinlerinden muaf tutulabilecekler.
Yunanistan’da kilisenin gücü çok fazladır, fakat kilise beklenen tepkiyi göstermedi. Çünkü öğrencilerin üniversiteye girişte istenen not ortalamasını yükseltmek için din dersini alacakları görüşü hakim kilisede. Selanik Mitropoliti Anthimos ise yeni karara en çok karşı çıkanlardan, “Yunan Anayasasında açıkça belirtilen dinimiz hakkında çocuklara verilen din dersi zorunlu tutulmalıdır” diyor. Anthimos demesine diyor da, dünya değişiyor işte. Bütün yurttaşlarına eşit davranan devlet anlayışı, Avrupa değerleri sayesinde hem Avrupa’da hem de Birliğe üye olmak isteyen ülkelerde yeni açılımları şart koşuyor. Yeter ki önyargılarımızı artık rafa kaldırabilelim.
*

İSAM’dan bir kitap

Azınlıkça Dergisi
Sayı:39
Ağustos 2008

Evren Dede

Daha önce Sayın Elçin Macar göstermişti kitabı, fakat alıp okumak bugünlere nasipmiş. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayımlanan “Avrupa Birliği Ülkelerinde Din-Devlet İlişkisi” adlı kitaptan bahsediyorum sizlere. Ali Köse ve Talip Küçükcan’ın editörlüğünde hazırlanan kitapta AB’ye üye devletlerdeki din-devlet ilişkileri konunun uzmanlarınca masaya yatırılmış. Kitapta bu çerçevede Yunanistan bölümü de yer alıyor. Profesör Haralambos Papastathis’in yazdığı Yunanistan’da din-devlet ilişkisini anlatan çalışma oldukça ilgi çekici. Yazıda sadece Ortodoks Hristiyan inancının değil diğer inançların da devletle olan ilişkisi değerlendirilmiş. Tabiî doğal olarak Müslümanlara da yer verilmiş bu bağlamda. 
Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti’nin 17.05.2006 gün ve 1208/4 sayılı kararıyla basılan bahse konu kitapta yer alan Yunanistan’daki Müslümanlar ile ilgili kısımdan size bir bölüm aktarmak isterim:
“Bugün Batı Trakya’da 120.000 dolayında Müslüman azınlık yaşamaktadır. Bunlar üç etnik gruptan oluşmaktadır: Türkler, Pomaklar ve Çingeneler.” (s.292)
“Pomaklar Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki sınır bölgesinde yaşamakta ve giderek Türk kültür ve dilini benimsemektedirler. Çingeneler ise tüm Trakya’ya yayılmışlarıdr. Kendi dillerini ve Türkçe’nin bir şivesini konuşurlar.” (s.292)
Daha önce ABTTF de aynı şekilde Avrupa Komisyonu adına Gross’un hazırladığı Bozcaada ve Gökçeada raporunda yer alan “Türk, Pomak ve Çingene” ifadelerini beğendiğini açıklamıştı. Fakat bir farkla, ABTTF’nin Türkçe açıklamasında Gross’un Batı Trakya’daki azınlığı “Türk” olarak adlandırdığı şeklinde yansıtmışlardı haberi, çarpıtarak ve tahrif ederek ve bunu zafer olarak göstererek. Anlaşılan gerek ABTTF olsun gerek Türkiye Diyanet Vakfı olsun iş Batı Trakya’ya mesaj vermek olduğunda azınlığı sadece “Türk” olarak tanımlarken, iş bilimsel ve dışarıya yönelik olduğunda azınlığı “Türk, Pomak ve Çingene” olarak tanımlamayı daha uygun buluyorlar. 
Ne dersiniz bizim kafatasçılara iş düştü anlaşılan. Hemen Pomak Derneği üyelerine yaptıkları gibi Türk Diyanet Vakfı’nın 17.05.2006 gün ve 1208/4 sayılı kararına imza atarak bu kitabın yayınlanmasına onay veren zatı muhteremlerin de kimlik bilgilerini ortaya döksünler. Son tahlilde vatana hizmette sınır yoktur.                                      

Yunanistan’da Siemens skandalı ve siyasi partilerin para kaynakları


Yunanistan’da Siemens skandalı ve siyasi partilerin para kaynakları
Evren Dede

Yazıyı okumak için tuşlayın


Beyza Bilgin Batı Trakya'ya neden getirildi!


Azınlıkça Sayı 37
Mayıs 2008

Vitrin
Evren Dede

Daha yeni, Türkiye’deki iktidar partisi hakkında kapatılmav davası açılmadan hemen önce, Azınlık Yüksek Tahsilliler Derneği, Türkiyeli ilahiyatçı Beyza Bilgin’i Batı Trakya’ya getirdi; “Dinde kadının yeri” adlı konferansta azınlığı “aydınlatsın” diye...
Türkiye’deki iktidar partisinin kapatılma davasına esas teşkil eden sorun başörtüsü olduğuna ve AKP’nin kapatılma davasının (14 Mart 2008) hemen önünde (5 Mart 2008) Beyza Bilgin Batı Trakya’ya getirtildiğine göre, Beyza hanım kimdir, neden gelmiştir acaba, yorumlayalım.
Yüksek Tahsilliler Derneği’nin davetiyle gelen B. Bilgin, ilahiyatçıdır ilahiyatçı olmasına da, yalnız bildiğimiz ilahiyatçılardan değildir. İslâm âlimlerinin aksine başörtüsünün gerekli olmadığını savunan, “gururla” söyleyen, yazan, konferanslar veren ulusalcı kadronun uzman aydınlarından kendisi.
Beyza Bilgin’in Yüksek Tahsilliler Derneği’yle örtüşen fikirlerinin kaynağı, pek meşhur olan hocası Dr. Neda Armaner’dir. Hani şu hukukta okurken ne olduysa bir anda zart diye ilahiyata transfer olan… Hani şu Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınlarından son Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi’nin adını kullanarak sahte isimle piyasaya sürülen o ilginç kitabı hazırlayanlardan olduğu söylenen… Hani şu Türkiye Milli Eğitim Bakanlığına Öğretmen okulları için “çağdaş anlayış” içinde din bilgisi kitabı üreten… Hani şu anda Türkiye Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan’ı sırf başörtüsü takıyor diye zamanında üniversiteden kovan ve bunu iftiharla anlatan bayan Armaner.
Osmanlı’nın son Şeyhülislâm’ı Mustafa Sabri Efendi Batı Trakya’yı da şereflendirdiğine göre şu sahte kitap işini biraz açalım. İlahiyat gibi bir kurumun çatısı altında çalışan, İslam’ı ve güzelliklerini öğretmekle mükellef Armaner’in, kendi yazdıkları kitabı, kitabın basıldığı tarihten on yıl önce vefat eden Osmanlı’nın son Şeyhülislamı Mustafa Sabri yazmış gibi gösteren “yüksek tahsilli”lerden olduğu söylenir.
Başörtüsü takıyor diye Babacan’ın halasını üniversiteden kovan “yüksek tahsilli” Armaner’in talebesi ve izdüşümü ise Beyza Bilgin’dir. Başörtüsü takmaz Bilgin. Aksine başörtüsü takanlara uyuz olur, tıpkı hocası gibi.
Bakınız Beyza Bilgin’in beyanatlarıyla ilgili Türkiye basınında yer almış birkaç örnek sıralayalım:
9 Mart Pazar günü Bakırköy Kadın Meclisi’nce Yunus Emre Kültür Merkezi’nde düzenlenen “İslamiyet’te Kadın” adlı panelin açılışındaki sinevizyon gösterisinde başörtüsüz kadınlar çağdaş, başörtülü ve çarşaflılar ise Türkiye’nin karanlık yüzü olarak lanse edildi. Panelde söz alan konuşmacılar, “karanlığın farkında mısınız?” uyarısında bulundu. Prof. Dr. Beyza Bilgin, başörtüsünün namaz gibi dinin bir emri olmadığını; ancak güvenlik
gerekçesi ile uygulamaya geçtiğini öne sürdü.”
*
Beyza Bilgin isimli, sözde ilahiyat profesörü, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Başörtü dinin emri midir, değil midir tartışmasında, son söz Diyanet’indir” açıklamasına karşı çıkmış! “Başörtü Allah’ın emridir diye, Diyanet de söyleyemez. Devlet bir görüşü dayatamaz” demiş. Peki Bilgin hanım, diyelim ki, Diyanet, “başörtü Allah’ın emridir” görüşünü veremez, bu görüşü sizin ifadenizle dayatamaz! Peki küçücük bir dürüstlük kırıntısı varsa söyleyin, devlet, insanlara başı açıklığı dayatabilir mi? Başı açık olmak gerekir diyebilir mi? Söyleyin ki, sizin gerçekten bilim adına konuştuğunuza karar verelim…
*
Beyza Bilgin, Türkiye`nin içinde bulunduğu konumu, türban ve şeriat hakkındaki düşüncelerini AKŞAM`a yorumladı. Akşam gazesesi: Sizce üniversitede türban takabilmeliler mi? Beyza Bilgin: Bu şartlar altında hayır.
*
Hürriyet gazetesi’ne (21.09.07) Beyza Bilgin demiş ki: “Türban yasağının uygulanmadığı 1988”de fakültemize giren kızların hepsi başörtülü idi..” Dikkat isterim; Beyza Bilgin”in “fakültemiz ..” dedi ği fakülte, bir üniversitenin bale bölümü değil, o üniversitenin ilahiyat bölümüdür! Başörtüsü Arap giysisiymiş, “Atatürk “ün çocukları” bunu giyemezmiş. (Hadi oradan sen de! Bay Rıza Kırlıdökme’nin fuları veya Bayan Hülya Emin’in kırmızı deri ceketi, Orta Asya’dan dört nala gelip Balkanlara bir kısrak başı gibi uzanan Türklerin giysisi midir Allah aşkına? e.d.)
*
Türkiye basınından aktardığımız bu birkaç haber sanırım Beyza Bilgin’in başörtüsü hakkındaki görüşlerini açıklamaya yeterlidir. Gerçi isterse mini etek giysin, jartiyer taksın, sütyensiz dolaşsın veya bikiniyle plajlara gitsin Yunanistan’da sorun olmaz Beyza Bilgin için. Çünkü başörtüsüne kafayı takan devlet tutumu Yunanistan’da olmadığı gibi, istenilen elbiseyi giymek de kamu kuruluşlarında serbesttir, biline...
Başörtüsü takmayan ve Kur’an’da böyle bir “şart” yoktur diye “avaz avaz bağıran” Beyza Bilgin’in Batı Trakya’ya getirtilmesi, AKP’ye açılan davanın hemen önüne denk düşünce insan işkilleniyor elbette. Acaba AKP’nin kapatılma davası öncesinde mâhir kadrolar tarafından Balkan ülkelerinde yaşayan diğer Türk azınlıklara da böyle “aydın” ilahiyatçılar gönderilmiş midir?
Acaba Türkiye’deki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın başörtüsü gibi “laikliğe aykırı” fiillerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması talebi öncesi AKP sempatizanı muhafazakâr Balkan Müslümanlarına ayar çekilmiş midir? Kimbilir!.. Yüksek Tahsilliler Derneği’nin son yıllarda Türkiye’den davet ettiği konuşmacılarda bariz şekilde görülen ortak payda, Avrupa karşıtlığı, ulusalcılık aşkı ve başörtüsüne karşı duruşlarıyla ünlü CHP kadrolarından seçilmiş olmalarıdır. Eski bürokrat fakat her daim ulusalcı olan Mümtaz Soysal’ı Batı Trakya’ya bir kere çağırmakla yetinmemiş ardından bir kez daha çağırmış, hatta söylediği “pek kıymetli” açıklamalarını da kitap hâline getirmiştir Yüksek Tahsilliler Derneği. Oysa Beyza Bilgin daveti dahil bütün bu ulusalcı kadroyu bahse konu dönemde davet eden kişinin yani Yüksek Tahsilliler Derneğinin Başkanlığını üstlenen kardeşin hanımı başörtülüdür. Ne acınası bir durum değil mi? Dernek başkanı, kendi hanımının inancına saygısızca davranan ve türbanlı kadınların başlarını açmaları için mücadele veren zatı muhteremleri ha bire çağırmak, önlerinde saygıyla tazim etmek mecburiyetinde kalıyor! Eğer onlar gibi düşünüyor da ondan çağırıyordu ise, kardeşin durumu daha acınası, çünkü hanımının başötülü olması gerçeğinin sadece ve sadece
Batı Trakya politikasıyla örtüştüğünü görmüyor demek! Malûm Türkiye’de hanımı başörtülü diye görevden uzaklaştırılan o kadar çok insan var ki! Üzerimize vazife telakki ettiğimizden vurguluyalım. Başkanlığa elveda diyen kardeşin Gündem gazetesindeki köşesinde sürekli ve sürekli eleştirdiği Yunan yönetimine karşı da bir şükran borcu vardır. Çünkü Yunan devleti başörtüsünde Türkiye gibi bir tutum sergilememiştir, zaten sergileseydi nah başkan olurdu Yüksek Tahsillilere… Ama olsun, biz yine de değil mi ki azınlık derneğidir, o halde diyelim: çok iyi yaptınız çağdaş ulusalcı Beyza Bilgin’i, ve zamanında iki kez ard arda müzelik ideolojilerin savunucusu Mümtaz Soysal’ı Batı Trakya’ya çağırmakla. Evet, Yüksek Tahsilliler Derneği çok iyi etmiştir. AKP’nin kapatılma davası arefesinde başörtüsünü yok sayan Beyza Bilgin’i Batı Trakya’ya çağırmış, el üstünde tutmuştur. Tabîî ilahiyat okuyup da başörtüsünü “yorum farkı” ile anlayamamış olmak kelimenin en hafif tabiriyle “nasipsizlik” olsa gerektir belki. Ama bunu söylemek de bize düşmez. Esas buna ses verecek, başörtüsü yoktur diyen “ilahiyatçılara” cevap verecek olanlar da yine Batı Trakya’daki “kıymetli” ilahiyatçılar olmalıdır.
Bu arada konferans sırasında Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif, “Beyza Bilgin’in kitaplarını, yazılarını uzun zamandan beri takip ettiğini ifade ederek ‘Öğrencilik döneminden bildiğim değerli hocamızın buralara gelip de değerli görüşlerini paylaşacağı aklıma gelmezdi. Kendisine toplumun önünde teşekkür ediyorum’ diye konuşmuştur. Dinde kadının yerini açıkça “ifade eden” Beyza Bilgin’e övgüler düzen İbrahim Şerif’in de hanımı başörtülüdür, başörtüsünü dinde vardır diye takmaktadır; hatırlatalım, utanalım.
Bendeniz Yüksek Tahsilliler Derneği’nden, bir ay önce Antalya’nın Kemer İlçesi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubesi tarafından düzenlenen “Dinin ve Kadının Türban ile İstismarı” konulu konferansta “Kuran-ı Kerim sek içilmez” sözüyle ilahiyatçılar arasında alkol ile Kur’anı anlatan ilk ilahiyatçı olma şerefini kazanan yüksek tahsilli Prof. Dr. Şahin Filiz’i de Batı Trakya’ya getirmelerini bekliyorum. Ramazanda da Zekeriyya Beyaz’ı getirsinler mutlaka. Malum Zekeriyya Beyaz da şu harika ilahiyatçılardandır. (Bir hafta önce Zekeriyya Beyaz, Ergenekon kapsamında hapiste olan dostu Doğu Perinçek’i ziyarete gitti de güvenlik gerekçesiyle içeri almadılar adamı.) Zamanında sormuşlardı Beyaz’a “Hocam çalışanlar oruç tutmalı mı” diye de cevap vermişti “Çalışanlar, polisler, askerler, memurlar, futbolcular, öğrenciler, hemşireler, doktorlar, pilotlar, hostesler, gazeteciler ve elbette dernek başkanları fakire günde 5 lira verirse oruç tutmayabilir” diye. Beyaz’ın bu hesabına göre sokakta yatıp kalkan sarhoşlar dışında orucun
kimseye farz olmadığını da öğrenmiştik.
Yüksek Tahsilliler Derneği, bu bahsettiğim kıymetli ilahiyatçıları da getirdiğinde, işte o zaman işlem tamamlanacak ve Beyza Bilgin’in yarım bıraktığı görev hakkıyla yerine getirilecektir.
Sahi, bu kafadaki Yüksek Tahsilliler Derneği yetkilileri azınlık kadınına ve azınlık çocuklarına yaptıkları eğitim çalışmalarında ne öğretiyorlar dersiniz?
Cenap Şahabettin boşuna dememiştir: “Zavallı koyun sürüsü! Çobanı o besler, çoban köpeğini de, kurdu da.”


Evren Dede'nin makalesini PDF formatında okumak için TUŞLAYIN

Ποια είναι η κατάσταση των δυτικοθρακιωτών μειονοτικών;


Azınlıkça
Sayı:36
Mart 2008

Evren Dede

Ο όρος «μειονοτικό» σύμφωνα με το ισλαμικό δίκαιο (Η Σαρία) έχει πολλαπλή σημασία. Σύμφωνα με το ισλαμικό δίκαιο, μειονότητα ονομάζονται οι μη μουσουλμάνοι πολίτες που ζουν σε μια μουσουλμανική χώρα και το κράτος που διοικείται με το ισλαμικό δίκαιο. Οι μη μουσουλμάνοι πολίτες που πληρώνουν φόρο και προστατεύονται από το κράτος θεωρούνται μειονοτικοί βάσει του ισλαμικού δικαίου.
Βέβαια οι παλιοί δεν έλεγαν μειονότητα αλλά χρησιμοποιούσαν τον όρο «ζιμμί», που είναι μια θρησκευτική ορολογία και αποδίδει τον όρο μειονοτικό. Σημαίνει οι μη μουσουλμάνοι πολίτες που ζουν σε μια μουσουλμανική χώρα, δηλαδή έχει την έννοια της μειονότητας. Η ιστορία και η ερμηνεία του ισλαμικού δικαίου αναφέρεται λεπτομερώς σε πολλά σημεία στους «μειονοτικούς» πολίτες. Ακόμη και ο διάσημος σοφός Ισμαήλ Χακκί Μπουρσεβί ασχολήθηκε πολύ με τον όρο «μειονοτικό» λέγοντας: «Η περιουσία ενός μειονοτικού, έχει το παρόμοιο καθεστώς όπως ενός μουσουλμάνου». Πολλοί άλλοι διανοούμενοι και σοφοί ασχολήθηκαν με τον όρο μειονοτικό. Σχολιάζοντας τα δικαιώματα των γυναικών της μειονότητας χρησιμοποίησαν τον όρο «ζιμιγιέ», θηλυκή ονομασία που απέδιδαν για τις γυναίκες των μη μουσουλμάνων πολιτών. Για αυτό κατανοούμε πιο καλά την σημασία της λέξης μειονότητα από την πλευρά του ισλαμικού δικαίου.
Παρόλο που ο όρος μειονότητα ήταν μέσα στα επίκαιρα θέματα της ισλαμικής ιστορίας, δεν χρησιμοποιήθηκε πουθενά στα ισλαμικά βιβλία εκτός από το θέμα της διαφορετικότητας της θρησκείας. Όσο και να το ψάξει κανείς, η λέξη μειονότητα δεν χρησιμοποιήθηκε πουθενά μα πουθενά για να αποδώσει μια άλλη σημασία εκτός από την θρησκευτική της.
Βέβαια το μειονοτικό πρόβλημα δεν είναι ένα θέμα που αφορούσε μόνο το Ισλάμ. Για το λόγο αυτό, τα προβλήματα των μειονοτικών και η σημασία της λέξης σχολιάστηκαν πιο διευρυμένα στην Ευρώπη. Όπως η σημερινή έννοια «πολίτες της πολυπολιτισμικότητας», έτσι και η έννοια της μειονότητας σχολιάστηκε πιο διευρυμένα και αναλύεται μέσα στα πλαίσια της θρησκείας, της εθνικότητας, του πολιτισμού και της γλώσσας. Παρόλα αυτά, η ισλαμική ιστορία δεν χρησιμοποίησε ποτέ τον όρο μειονότητα παρά μόνο σε θέματα που αφορούσαν τους μη μουσουλμάνους πολίτες. Μέχρι την συνθήκη της Λοζάνης, που σε αντίθεση με την ισλαμική παράδοση, έδειξε ότι θα υπάρξουν μουσουλμάνοι μειονοτικοί που θα εφαρμόσουν την σαρία σε μια μη μουσουλμανική χώρα.
Η ύπαρξη των μουσουλμάνων μειονοτικών στη συνθήκη της Λοζάνης και η προστασία των δικαιωμάτων τους στο πλαίσιο μιας συνθήκης, δημιούργησε μια νέα κατάσταση στους παραδοσιακούς διανοούμενους του Ισλάμ. (Η ιστορία της προστασίας του μουσουλμανικού πληθυσμού που ζει στην Ελλάδα, φτάνει μέχρι και την περίοδο της ίδρυσης του ελληνικού κράτους) Ότι και να έγινε μέχρι σήμερα, η συνθήκη της Λοζάνης είναι η μοναδική συνθήκη που ισχύει σήμερα στην Ευρώπη και περιέχει επίσημα τον όρο μουσουλμανική μειονότητα. Επειδή οι υπόλοιποι μουσουλμάνοι που ζουν στην Ευρώπη δεν έχουν μια συνθήκη που να προστατεύει τόσο καλά και έγκυρα τα θρησκευτικά τους δικαιώματα, η συνθήκη της Λοζάνης, είτε από την πλευρά της ισλαμικής ερμηνείας, είτε από την πλευρά του ισλαμικού δικαίου φέρνει ένα καινούργιο σχολιασμό.
Μέχρι σήμερα πέρασε πολύς καιρός και η ερμηνεία της ισλαμικής θρησκείας και του ισλαμικού δικαίου δεν έχουν σχολιαστεί και ερμηνευτεί για τους μουσουλμάνους μειονοτικούς. Αυτό ίσως μπορούμε να το συνδέσουμε με το γεγονός πως οι μουσουλμάνοι δεν αποδέχθηκαν κατά κύριο λόγο να θεωρούν τους εαυτούς τους μειονοτικούς. Είναι μια πραγματικότητα πως θα ήταν διαφορετικό το τι θα ένιωθαν οι μουσουλμάνοι όταν χαρακτήριζαν τους μη μουσουλμάνους μειονότητα και όταν οι ίδιοι βρίσκονταν στη θέση του μουσουλμάνου μειονοτικού. Όμως μέχρι σήμερα, αφήνοντας την συναισθηματικότητα σε μια άκρη, η ισλαμική ερμηνεία και το ισλαμικό δίκαιο των μουσουλμάνων μειονοτικών της δυτικής Θράκης, θα μπορούσε να είχε σχολιαστεί από ειδικούς επιστήμονες και να είχαν γίνει οι απαραίτητες ρυθμίσεις.
Να μην πολυλογούμε. Ένα συγκεκριμένο κομμάτι της σαρίας που εγγυάται η Λοζάνη, δημιουργεί το να έχουν οι μουσουλμάνοι της δυτικής Θράκης μια ονειρεμένη στάση, όπως στο παραμύθι χίλιες και μια νύχτες, ενώ η πραγματικότητα είναι πολύ διαφορετική. Οι μουσουλμάνοι που ζουν στη δυτική Θράκη είναι μουσουλμάνοι μειονοτικοί και όταν η Ελλάδα θα δυσκολευτεί μπροστά στην Ευρώπη θα αναγκαστεί να αποσύρει την εφαρμογή της Σαρίας.
Μην ξεγελάμε τον εαυτό μας. Από την εποχή που η δυτική Θράκη εντάχθηκε στην Ελλάδα, οι θρησκευτικοί διανοούμενοι δεν αντιλήφθηκαν ότι η κατάσταση αυτή θα επικρατήσει επ’ αορίστου. Για αυτό και έφεραν μια νέα προσέγγιση στα ισλαμικά θέματα. Ίσως νόμισαν ότι τα πράγματα θα γυρίσουν ξανά και οι μη μουσουλμάνοι θα γίνουν μειονοτικοί. Για αυτό το λόγο δεν έφεραν καινούργιες θρησκευτικές ερμηνείες για τους μουσουλμάνους μειονοτικούς.
Στις μέρες μας, τα λάθη που γίνονται λόγω της μη ερμηνείας και διαμόρφωσης του ισλαμικού δικαίου, καθώς και η μη αποδοχή του γεγονότος ότι είμαστε μουσουλμάνοι μειονοτικοί, έτσι όπως το προβλέπει η συνθήκη της Λοζάνης, στο τέλος μπορούν να δημιουργήσουν ένα κλίμα απαισιοδοξίας. Ενώ για να σταματήσει αυτή η ανεμοθύελλα χρειάζεται να δοθούν καινούριες ερμηνείες. Δεν πρέπει να αντιληφθεί κανείς ότι το δικαίωμα που δίνει η Ελλάδα για την εφαρμογή του ισλαμικού δικαίου θα διαρκέσει επ’ αόριστο. Το παρόμοιο δικαίωμα των μη μουσουλμάνων της Κωνσταντινούπολης έχει παρθεί από τα χέρια τους εδώ και πολύ καιρό. Συνεπώς, στο θέμα του ισλαμικού δικαίου που κάνουμε λόγο, δεν ισχύει ούτε η αμοιβαιότητα που δείχνει κάθε φορά το άσχημο πρόσωπό της στις μειονότητες. Για αυτό το λόγο πρέπει να γίνουν οι απαραίτητες ρυθμίσεις.
Στην πράξη, για να παρθεί μια πρωτοβουλία στο θέμα αυτό, το μεγάλο έλλειμμα που θα συναντήσει κανείς είναι ότι ποτέ δεν γράφτηκε με άρθρα και δεν υπάρχει σε γραπτή μορφή το ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται στη δυτική Θράκη. Αυτό, δεν μπορεί κανείς να ισχυριστεί ότι οφείλεται στην πολυμορφία των υποθέσεων. Πριν από αιώνες υπήρχαν άνθρωποι που μπορούσαν να κάνουν τις ερμηνείες αυτές, τα γράφανε και τα δημοσίευαν. Το γεγονός αυτό μας δείχνει ότι και το σημερινό ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται στη δυτική Θράκη, μπορεί να ερμηνευτεί και να πάρει μια γραπτή μορφή.
Δεν πρέπει να ξεχαστεί πως τα πιο πολλά προβλήματα των μουσουλμάνων που ζουν σε μη μουσουλμανικές χώρες, μπορούν να ερμηνευτούν ξανά. Ακόμη και τα επίκαιρα προβλήματα μπορούν συνεχώς να ερμηνεύονται και να σχολιάζονται από τους διανοούμενους του Ισλάμ.
Το περίεργο είναι ότι, παρόλο που το ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται στη δυτική Θράκη μπορεί να ερμηνευτεί, να σχολιαστεί και να διαμορφωθεί βάσει των ευρωπαϊκών νομοθεσιών, κανένας δεν θέλει να δείξει αυτό το θάρρος. Ο λόγος είναι γνωστός. Επειδή στην ιστορία του ισλαμικού δικαίου και στις αναφορές των διανοούμενων του Ισλάμ δεν έχουν γίνει παρόμοιες προσεγγίσεις με τα δεδομένα σημερινής της εποχής και είναι αδύνατον να βρει κανείς απαντήσεις στις παλαιές αναφορές βάσει των σημερινών αναγκών, οι σημερινές προσεγγίσεις και ερμηνείες πρέπει να γίνουν από κάποιους που ζουν σήμερα. Στη δυτική Θράκη έχουμε τόσους θεολόγους, τόσους απόφοιτους θεολογικών σχολών, όμως δεν έχουμε ούτε ένα βιβλίο στα χέρια μας που να φέρνει καινούργιες προσεγγίσεις και ερμηνείες για το ισλαμικό δίκαιο η για την θρησκεία. Όμως, από την πλευρά της ισλαμικής ερμηνείας, τίθεται μια πραγματικότητα που κανείς δεν μπορεί να αμφισβητήσει. Η διοίκηση της πατρίδας μας της Ελλάδας είναι μη μουσουλμανική. Όσο και να εφαρμόζεται το ισλαμικό δίκαιο για μια καλύτερη θρησκευτική ζωή, έχουμε ανάγκη από νέες θρησκευτικές ερμηνείες και προσεγγίσεις. Τόσο δύσκολο είναι να κατανοηθεί αυτό; Επίσης, αυτό έχει μεγάλη σημασία και για τους μουσουλμάνους που ζουν εκτός δυτικής Θράκης αλλά και για τους μουσουλμάνους της Ευρώπης.
Από την στερεοτυπική συμπεριφορά που έχουμε τα προβλήματα μας μεγαλώνουν. Παρόλο που ξέρουμε ότι το ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται βρίσκεται σε αντίθεση με τις ευρωπαϊκές συνθήκες ανθρωπίνων δικαιωμάτων, γιατί δεν προχωράμε στις απαραίτητες ερμηνείες που χρειάζονται και γιατί δεν βλέπουμε ότι μπορεί καταργηθεί εξολοκλήρου όλο το ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται; Βλέποντας αυτό γιατί δεν κάνουμε το απαραίτητο άνοιγμα που χρειάζεται για μια καλύτερη μουσουλμανική ζωή;
Η ισλαμική ιστορία την ταινία αυτή δεν την βλέπει για πρώτη φορά. Οι φορείς των αραβικών και διάφορων μουσουλμανικών χωρών αποτελούν παράδειγμα σε αυτό. Στην ουσία, επειδή δεν έγιναν οι απαραίτητες ρυθμίσεις στην εποχή που χρειαζόταν, τώρα με τις εξωτερικές πιέσεις απόκτησαν μια γελοία μορφή.
Εάν δεν γίνονται οι απαραίτητες ρυθμίσεις και προσεγγίσεις, εάν δεν διαμορφώνεται το ισλαμικό δίκαιο μέσα στα πλαίσια των ανθρωπίνων δικαιωμάτων της Ευρώπης, εάν δεν γραφτεί το ισλαμικό δίκαιο που εφαρμόζεται στη δυτική Θράκη ως ένα συνταγματικό βιβλίο, τότε αυτό το άρθρο όπου αναφέρω ανησυχίες μου, φαίνεται ότι θα είναι όπως η τελευταία αίτηση που έβαλα να γράψει ο γραμματέας.