Yazı dizisi "Onsunoğlu" etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı dizisi "Onsunoğlu" etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken

Azınlıkça
Sayı: 33
Yazı Dizisi

İbram Onsunoğlu

Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken

Refika Nazım’ın anısına

-L-

13 Şubat 1983 Eşekçili olayları

O gün Eşekçili camiinde yapılması kararlaştırılan genel kurul toplantısında Atina’da İçişleri Bakanı Georgios Genimatas’la görüşen azınlık heyeti Yakalıları bu görüşme konusunda bilgilendirecek ve ardından Atina ziyareti yüzünden iptal edilen yürüyüş gerçekleştirilecekti. Yürüyüş Eşekçili köyünden çekilecek, belirli bir güzergah izleyerek Gümülcine’de vilayet konağı önünde son bulacak ve orada miting düzenlenecekti.

Polis, tabiî, yeniden yasak çıkardı, kimseyi ikna edemeyecek tutarsız ve gülünç gerekçeler ileri sürerek. Ama yürüyüşü yasaklamakla yasaya aykırı hareket ettiğini herkesten çok polisin kendi biliyordu. Haksızlığa uğradığına inanan bir grup vatandaş bunu bir mitingle protesto etmek istiyordu, polisle zorunlu temaslarımızda olayı bu tabana oturtuyorduk, azınlıksal-ulusal boyutuna hiç vurgu yapmayarak, anayasa tarafından garanti altına alınmış bir hakkı kullanmak istediğimiz konusunda ısrar ederek. Ve sen bu protesto gösterisine müsaade etmiyordun, bir kez yasaklamıştın, iki kez, şimdi üçüncüsü, her defasında daha tutarsız gerekçelerle. Bir açıdan polis gülünç duruma düşüyordu, üstelik haklar ve özgürlükler konusunda kılıcından kan damlayan sosyalist iktidarın polisi bu, veya sosyalist iktidarın kendisi.

O iktidar ki, iki yıl önce muhalefetteyken, yine bir kamulaştırma olayında toprağını kaybeden rençperlerin iki yıldan çok süren ve zaman zaman sokak çatışmalarına dönüşen protesto gösterilerinde başı çekmişti. “Venizelos Hava Limanı” için Atina dışındaki Spata bölgesinde yapılan kamulaştırmayı kastediyorum. Sonunda yeni hava limanının Spata’ya inşası kesinleşti, ama toprak sahiplerine dönüm başına ödenen tazminat 1 ile 2 milyon drahmiye çıkarıldı, direnişlerini kırmak için besbelli. Yaka’da ise dönüm başına ödenecek tazminat 3 bin ile 10 bin drahmi arasında değişen bir miktar olarak saptanmıştı. Oysa aynı dönemde aynı bölgeden bir dönüm tarla 100 bin drahmiye alıcı buluyordu.

Bir hafta önce Müftülükteki Yüksek Kurul toplantısında oluşan genel kanaat Atina ziyaretinin fiyaskoyla sonuçlandığı idi, “yeşil ışık” gören Hasan Hatipoğlu ve milletvekili Ahmet Mehmet gibi daha birkaç kişinin farklı yaklaşımı Müftüyü bile etkilememişti, ve şimdi bu kanaat Yakalılara iletilecekti. 2 Şubat yürüyüşünün iptal edilip te Atina’ya gidilmesi konusunda en çok dayatanlardan biri de Müftü olmuştu ve Yakalıları ikna etmek için “Atina ziyaretinden olumlu bir sonuç çıkmazsa, söz veriyorum, yapacağınız yürüyüşün başını ben çekeceğim.” demişti. Nitekim Müftü o gün Eşekçili’ye ilk gelenler arasındaydı.

Gümülcine’den Eşekçili’ye gidenlerin yolda polis tarafından engellenmesi söz konusuydu, ama engellenmedik. Abdülhalim Dede’nin “istihbaratı” kuvvetlidir, Atina’daki gazeteci arkadaşlarından Kamu Düzeni Bakanı Skularikis’in yürüyüş yüzünden uykularının kaçtığı (!) ve yürüyüşün ne pahasına olursa olsun engellenmesi emrini verdiği haberini almıştı, bu amaçla Selanik’ten Gümülcine’ye mitingleri bastırmak ve dağıtmakta kullanılan toplum polisleri taşınmıştı. Eşekçili’ye vardığımızda Mehmet Nuri ve öbür Yakalılardan köyün polisler tarafından sarılmış olduğunu öğrendik. Gerçi ortalıkta polis yoktu, Mehmet Nuri ve köylüler onların cıvarda ağaçlıkların arkasına gizlenmiş olduklarını söyledi, tarla yollarında polis otobüslerini ve kluva’ları (tutukluları taşımakta kullanılan özel arabaları) görmüşlerdi. Hava gergindi, ama Yakalılar da kararlıydı.

İki gün önce son olarak Emniyete çağrıldığımda, Trakya polis komutanı bana camiin içinde toplantı yapabileceğimizi, ancak cami dışında bir adım yürüyüşe müsaade edilmeyeceğini bildirmişti. Ben, toprakları elinden alınan köylünün bunu şikayet ve protesto etmek için yürüyüş ve miting düzenlemesinin en yasal hakkı olduğunu söyleyince, böyle bir şeye teşebbüs edilmesi halinde “Yakalayıp içeri tıkayacağım ve ayaklarını kıracağım ilk kişi sen olacaksın!” tehditine maruz kalmıştım. “Yürüyüşe karar verecek ve onu gerçekleştirecek olan köylüdür, ben değil. Ben kendi açımdan onların haklı olduklarına inanıyor ve yanlarında yer alıyorum.” diye verdiğim yanıt, polis komutanını iyice çileden çıkardı. Savurduğu tehditi oracıkta yerine getirmek istercesine üzerime yürüdü, geri adım atmak zorunda kaldım. Emniyet şefinin bürosunda sivil ve üniformalı daha beş altı yüksek rütbeli polis var, bir tek Emniyet şefi İoannidis’i ismen tanıyorum, bir süre önce onunla Ksenia otelinde Konsolosluğun verdiği resepsiyonda tanışmıştım. Beni nihayet serbest bıraktıklarında İoannidis arkamdan bağırıyordu: “Her şeyin senin yastığının altından çıktığını biliyoruz! Sen istemezsen ve toplantıya katılmazsan yürüyüş te olmayacaktır, bunu da biliyoruz!” Oh, polisin psikolojik oyunları, acaba daha kaç kişiye aynısını söylemiş ve aynı tehditleri savurmuşlardı?

Toplantı başlamazdan önce Mehmet Nuri’yle konuşuyor ve bu gerginliği tartışıyoruz, yasaklanan yürüyüşü gerçekleştirmenin güçlüklerini. Bu koşullarda kasabaya kadar yapılacak yürüyüşün imkansız göründüğünü söylüyor bana. Yakalılar kararlı, ama köye kadar gelmiş olan polis kuvvetleri nasıl yarılacak?...

Camiin önünde birikmiş kalabalığın arasında birkaç aynasız dolaşıyor, kendilerini tanıyorum, Türkçe bilenlerden, istesek onları oradan kovabiliriz, ama böyle bir şeye teşebbüs etmiyoruz, çünkü her şeyin şeffaf olmasını arzu ediyoruz, gizleyecek hiçbir şeyimiz yok. Daha önce iktidar partisi milletvekili Dimitrios Vradelis’in de genel kurula katılmasına ve konuşmasına müsaade etmiştik, iş bozmaya geldiğini bile bile. Bir Vradelis’in oyunlarını mı bertaraf edemiyecektik?

Ben de M. Nuri’ye bu kez genel kurulu yönetmek istemediğimi söylüyorum. Toplantıyı yönetirken camiin içinde kapalı kalmak yerine, hareket serbestliğimin olmasını ve dışarıda nelerin cereyan ettiğini izlemeyi tercih ediyorum. Yürüyüşün nasıl örgütleneceğini ve daha başka şeyleri tasarlamak istiyorum, bir çatışma çıkacağı besbelli. M. Nuri üsteliyor, toplantıyı yönetmeyi kabul etmiyorum. Ağır basan bir başka neden daha var, Müftünün bir kez daha küçük düşmesini istemiyorum, son iki haftadır Yaka davasına inanmış ve ona dört elle sarılmış görünüyor. Öte yandan gelişmeler istenmeyen bir yöne kaymaya başlayınca, derhal müdahale edip durumu düzeltecek gücümüz var. Kalabalık camiin içine girdi ve toplantı başladı, H. Hatipoğlu Divan başkanı olarak Müftüyü önerdi, beklediğimiz gibi, biz de itiraz etmedik.

Daha önce de işaret ettiğim gibi, bu 4. genel kurul toplantısında Yaka dışından gelen dayanışmacılar öncekilere bakışla daha azdı. İskeçeliler yok, Orhan Hacıibram ve Celal Zeybek gelmemişler, Mehmet Emin Aga yok, Takımın yarısı orada değil, ayrıca İnhanlılar grubunun Takım tarafından Gümülcine’de alıkonulduğunu öğrendik. O gün Gümülcineli dayanışmacılardan da birçoğu gelmemişti. Polis kuvvetleriyle sürtüşmeler başladığında, gazeteci Abdulhalim Dede’ye fotograf çekmesini söylüyorum, ama yanından hiç ayırmadığı fotograf makinasını o gün almayı unutmuş. “A be nasıl unuttun” diye soruyorum. Hayıflanıyor, “Ne olacak be aga” diyor, “bu toplantı ve yürüyüşün de nasıl olsa sabote edileceğini düşündüm ve buraya angaryaya gelir gibi geldim, hiçbir şey olmayacak diye, onun için fotograf makinasını almak bile aklıma gelmedi, böyle sahneler yaşanacağını nereden tahmin edebilirdim ki.” Başkaları da onun gibi düşünmüş olsa gerek. O günkü Eşekçili olaylarından elimizde hiçbir fotograf yok. Ve sonradan öğreniyoruz ki, çeşitli yerlerden gelip te vilayet önünde yapılacak olan mitinge katılmak için oradaki alanda ve sokaklarda Yakalıların yürüyüşünü bekleyen bir kalabalık oluşmuş bir kez daha ve polis onu dağıtmaya çalışmaktadır. Ama Yakalılar bir kez daha vilayet önüne gelemiyeceklerdir.

13 Şubat günü cereyan eden başka olayların anlatımına ve yorumuna devam etmezden önce, burada toplantının “resmî” tutanağını yayımlamanın yerinde olacağını sanıyorum. Tutanak, konuşulanların ve olayların küçük bir özetini vermekten bile uzak.

13 Şubat tarihli 4. genel kurul toplantısının TUTANAĞI

Yer: Thamna (Eşekçili) köyü camii. Tarih: 13 Şubat 1983

13 Şubat saat 10’a doğru halk camiin etrafında toplanmaya başladı. Cami çevresindeki duvarlara yazılmış olan sloganlar, halkın oraya niye toplandığını ifade ediyordu. Sloganlar, Türkçe ve Yunanca olarak yazılmıştı: “Hava alanı mı, okul mu”, “Mücadele devam ediyor”, “Polis yasaklamaları değil, sorunlarımıza çözüm istiyoruz”, “Köylerin yok olmasına hayır”, “Kahrolsun terör”, “Üniversiteye evet, açlığa hayır”.

....

Saat 11’de camiin içine toplanan halka açış konuşmasını Asomatos (Bulatköy) Belediye Müdürü doktor Mehmet Nuri yaptı. Müdür, kısa konuşmasında, Atina’ya giden heyetin getirdiği neticeleri anlattı ve bu neticelerin halk önünde tartışılmasını önerdi. Ve İçişleri Bakanının alacağını söylediği önlemlerin Yakalının yaralarını sarıp sarmayacağını çok iyi değerlendirmemiz gerektiğini vurguladı (1).

Daha sonra Divan Heyeti seçimine gidildi. Divan başkanlığına Komotini Müftüsü Hüseyin Mustafa seçildi. Yazmanlığa Gerçek gazetesi sahibi İsmail Rodoplu ve doktor Mehmet Nuri seçildiler.

Müftü, ilk olarak sözü Atina’ya giden heyetin üyelerinden eski milletvekili Sabahattin Galip’e verdi. Sabahattin Galip, yaptığı uzun komuşmasında, heyetin Atina’daki faaliyetlerini ayrıntılı olarak anlattı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Kapsis’in Yaka’daki kamulaştırma konusunun Dışişlerini ilgilendirmediğini ve İçişleri Bakanlığına gidilmesi gerektiğini söyleyip, heyeti İçişleri Bakanına gönderdiğini, İçişleri Bakanı Genimatas’la yapılan uzun görüşmede Bakanın üniversite sitesi için yapılan kamulaştırmanın değişmeyeceğini, fakat Yaka köylülerinin yaralarının her türlü yoldan sarılmaya çalışılacağına ve en kısa zamanda bizzat şehrimize gelerek durumu yerinde inceleyeceğine söz verdiğini anlattı.

Daha sonra sözü doktor İbram Onsunoğlu aldı. Onsunoğlu, İçişleri Bakanına bir önerge verildiğini ve önergede kamulaştırmanın bölüm bölüm yapılmasının önerildiğini anlattı (2). Bakanın iddialarını çürütücü konuşmalarda bulundu. Kamulaştırmanın anlaşılmaz bir şekilde nasıl Yaka’ya kaydırıldığını, kamulaştırılan arazilerin beş yıldan beri kullanılmaz bir halde durduğunu, buralarını otlak olarak kullanmak isteyen sürü sahiplerinin bile cezalandırıldığını vs vs ve bunların Bakana açıklandığını, Bakanın kendilerini anlayışla dinlediğini, ancak konuyla ilgili yeterli bilgisi olmadığını itiraf ettiğini ve şimdiden sonra bilgi edinmeye çalışacağını söylediğini anlattı.

Söz, eski milletvekillerinden Akın gazetesi sahibi Hasan Hatipoğlu’na verildi. Hatipoğlu, Yaka sorununun 120 bin Batı Trakya Türkünün davası olduğunu, Hükümetin bir yeşil ışık yaktığını, ayrıca kurulan bir başka heyetin de İşçi Derneği, Tüccar Kulübü, yerel gazeteciler, Esnaf Kulübü vs ile temaslarda bulunduğunu, konuyu aydınlatmaya çalıştıklarını ve bu kuruluşlardan anlayış gördüklerini anlattı ve Müftülüğe vekalet verilmesini istedi. Davayı Müftünün başkanlığında bir heyetin üstlenmesini önerdi (3).

Sözü, Yaka belediye müdürü Mehmet Nuri aldı ve meselelerden politikacıların yararlanmaya çalışmamasını ve konunun dağılmaması için İçişleri Bakanının önerilerinin görüşülmesini istedi.

Bunun üzerine Yaka köylüleri kendi fikir ve önerilerini sunmaya başladılar. Köylülerden Hüseyin amca, fabrikalarda bu kadar kişiye nasıl iş bulanabileceğini, bunun büyük bir sorun olduğunu, ayrıca 40-50 yaşlarında bir köylünün bundan böyle nasıl fabrika işçisi olabileceğini, bunun da büyük bir sorun olduğunu vurguladı.

Daha sonra köylülerden İsmail, kamulaştırma yüzünden işlenen topraklarını kaybettikleri için kirazlıkları bozup tarla yapmak zorunda kaldıklarını, böylece kirazdan elde ettikleri gelirden de mahrum kaldıklarını, gittikçe ekonomik çıkmaza girdiklerini ve ne yapacaklarını şaşırmış olduklarını anlattı.

Köylülerden Hasan: “Biz topraktan anlarız, topraksız yaşayamayız, bizim meselemiz toprakla çözülür.” diye konuştu. Kamulaştırmanın bölüm bölüm yapılmasını önerdi. Azınlıkta yetki ve mevki sahibi kişilerin daha önce konuya ciddiyetle niye eğilmediklerini sordu.

Daha sonra sözü İsmail Rodoplu aldı ve Yakalıların avukatı Mehmet Müftüoğlu’nun konuşmasını istedi.

Bu arada nereli olduğu bilinmeyen bir genç kışkırtıcı bir konuşma yaparak bir an önce camiden çıkılıp yürüyüşe geçilmesini istedi. Gencin konuşmasının akabinde camiin üst katında bulunan kadınlar arasında hıçkırıklar duyulmaya başladı. O anda sözü doktor Mehmet Nuri aldı ve duygusal hareketlerin hiçbir yarar getirmeyeceğini, yapılacak her hareketin zarar ve faydaları ile ele alınıp ölçüp biçilmesi gerektiğini söyledi.

Müdürün konuşmasının ardından Mücadele Heyetinin karar metninin okunmasına geçildi.

MÜCADELE HEYETİNİN HALKA AÇIKLAMASI

3 Şubat 1983 Perşembe günü Yaka sorunu için Atina’ya giden heyet İçişleri Bakanı ile görüştü. Bakan, görüşme sırasında bir takım önerilerde bulundu. Bakanın önerilerini aşağıdaki sebeplerden dolayı kabul etmiyoruz.

1.İçişleri Bakanı Genimatas, tarlalarımızın yerine tarla satın alabilmemiz için, 1366/1938 sayı ve tarihli yasanın kaldırılacağına söz vermiştir(4). Ancak yasa kaldırılsa dahi sorunumuza herhangi bir çözüm getirmeyeceği; çünkü etrafta satın alınabilecek tarla yoktur.

2.Bölgemizin sanayi değil, tarım bölgesi olması nedeniyle fabrikaların çok azdır ve bunca kişiye fabrikalarda iş teminine imkân yoktur; fabrikaların var olduğunu düşünsek bile fabrika işine uyum sağlayamayacak 40-50 yaş üstü işsizlerin durumu ne olacaktır.

3.Yaka kuzeyinin dağlık olmasına rağmen hayvancılık ta yapamıyoruz. Çünkü ağaçlandırma yapıldığından yasak vardır. Halihazırdaki hayvan sahipleri bile otlak bulamadıklarından çok güç durumda kalmaktadırlar.

Bundan dolayı toprağa bağlı olan bizlerin meselesi ancak toprakla çözülebilir. Ve başka yerlerden toprak edinmemize imkân olmadığından, Trakya Üniversitesi Komotini bölümü binaları için 2 Ocak 1983 tarihli açıklamamızda belirttiğimiz karalarımızda ısrar ediyoruz. Yani 300 dönüm arazimizi para karşılığı beklemeden Üniversiteye bağışlıyoruz. Geriye kalan araziler de tamamen topraksız kalan sahiplerine verilmelidir.

Mücadeleye devam ediyoruz.

a)İsteklerimiz gerçekleşinceye kadar tarlalarımızın kamulaştırma bedellerini almamaya,

b)Milletvekillerimizden (Nea Dimokratia’daki Mehmet Hafız Yaşar ile Pasok’taki Ahmet Mehmet’ten) davamızla ilgili Millet Meclisine soru önergesi vermelerini istemeye,

c)14-15 Şubat günleri Thamna (Eşekçili) köyü ilkokul öğrencilerini okula göndermemeye,

d)Vaaz ve İrşad Heyetini Batı Trakya’nın bütün camilerinde davamızı duyuracak konuşmalar yapmaya davet etmeye,

e)Mücadelemizde kararlı olduğumuzu belirtmek için, Eşekçili camiinden köy meydanına kadar yürüyüş yapmaya ve orada iki saat oturma direnişi gerçekleştirmeye(5)

KARAR VERİYORUZ.

Bu önerilerimizi genel kurulun onayına sunuyoruz.

Bu karar metni, Yaka halk meclisinin onayına sunuldu ve oy birliğiyle kabul edildi.

Karar metninin son maddesinin gereği olarak köy meydanına kadar yürüyüş yapılmasına girişildi. Yürüyüş yarıda kesildi (5). Daha sonra tekrar camiye dönüldü. Tekrar konuşmalar başladı. Doğal olarak elektriklenen havanın etkisiyle pek çok kişi camiye girmeyi reddetti.

Camide ilk konuşmaları Sabahattin Galip ve İleri gazetesi sahibi Halil Haki yaptılar. Halil Haki, eskilerin bu tür mücadeleleri bilmediklerine işaret etti ve toplantının başarıya ulaştığına inandığını söyledi.

Sözü Hafız Cemali aldı, heyetler oluşturulmasını önerdi, Atina ve Ankara’ya gidilmesi gerektiğini ve kendisinin konuyu İslâm Kongresine götüreceğini söyledi.

Daha sonra sözü Naim Kadıoğlu aldı, mücadelenin düşünüle düşünüle verilmesi ve mümkün olduğu kadar soğukkanlılığın korunması gerektiğini söyledi.

Daha sonra dava, Müftünün başkanlığındaki Yüksek Kurula devredildi (6).

Toplantı saat 14’te sona erdi.

Divan Başkanı

Komotini (Gümülcine) Müftüsü Hüseyin Mustafa

Yazmanlar

Mehmet Nuri, İsmail Rodoplu

(1)İçişleri Bakanı Genimatas’a, diğerleri yanında, kamulaştırmadan zarar gören yurttaşların elden geldiğince zararlarını gidermek ve onları yeniden düzlüğe çıkarmak Devletin bir yükümü olduğu halde, 5 yıldır bu konuda hiçbir şey yapılmadığı hatırlatılmıştı. Yaka’da tümü küçük toprak sahibi olan rençperlerin kamulaştırmadan sonra yegâne gelir kaynaklarını yitirdikleri ve işsiz kaldıkları, ayrıca topraksız kalan bir rençperin yeniden toprak edinmeye kalkması halinde Azınlığa uygulanmakta olan taşınmaz mal edinme yasağıyla karşılaşacağı şikayet edilmişti. Bakan da, bu şikayetlere yanıt olarak, Rodop İş Bulma Kurumuna derhal emir verip Yakalılara fabrikalarda ve başka yerlerde öncelikli olarak istihdam sağlayacağını ve yine Yakalılar için taşınmaz mal edinme yasağını kaldıracağını vaadetmişti.

Burada kimi çelişkilere işaret etmeden geçmek istemiyorum. Biz, bir yandan kamulaştırmanın kaldırılmasını veya kısıtlanıp gerçek ihtiyaçlara, yani 3.200 dönümden 300 dönüme, indirilmesini talep ediyoruz, öbür yandan yol açtığı sıkıntıları şikayet ediyoruz, bu sıkıntıların giderilmesini istercesine, dolayısıyla kamulaştırmayı kabullenmiş görünürcesine. Bu bizim çelişkimiz. Bundan yararlanan Bakan da, kamulaştırma yüzünden ortaya çıkan sıkıntıları gidermeye çalışacağına söz vermeye koşuyor, yeter ki başlayan direniş dursun. Bakanın çelişkisi ise şurada: Kamulaştırma, Azınlığa uygulanmakta olan tenkil siyaseti çerçevesinde alınmış bir önlemden başka bir şey değildi, bütün öbür büyük kamulaştırmalar gibi. “Ektenepol” için, sanayi bölgesi için, askerî ihtiyaçlar için Rodop ilinde yapılan kamulaştırmalar, İskeçe’de İnhanlıların tarlalarından kovulması, hep Azınlık aleyhinde alınmış önlemlerdi. Ve hedef, Azınlığı bizim Bakana şikayet ettiğimiz sıkıntıların içine itmek ve Trakya’dan kaçmasını sağlamaktı. Şimdi Bakan, bu sıkıntıları gidereceğini vaadediyordu. Bu vaadlerinde samimî olabilir miydi? Tenkil siyasetini delebilir miydi? Sonra, biz Bakanla görüşürken bilmiyorduk, ama o büyük bir olasılıkla biliyordu, bir kaç ay sonra Resmî Gazetede yeni bir toplu kamulaştırma kararı yayımlanacaktı. Bu yeni kamulaştırma, kurulacak açık hava hapishanesinin ihtiyaçları için, Karacalköy ve Balafar’dan Kozlukepir’e kadar uzanan ve onlarca azınlık köyünü içine alan 30 bin dönümlük geniş bir alanı kapsıyordu. Besbelli Rodop’taki Azınlığa son darbe olarak tasarlanmıştı. Açık hava hapishanesi konusu 10 yıla yakın bir süre gündemde kaldı ve 1992’lerde Miçotakis hükümeti döneminde ilgili kamulaştırma iptal edildi.

Dolayısıyla Azınlıkta hangi belirli bir sorun için mücadeleye girişilse girişilsin, sonunda bu mücadele genel azınlık sorununu dile getirmeye yönelecekti, yani tenkil politikasının durdurulması talebinde odaklanacaktı, tüm Azınlığı harekete geçirerek. Yaka Direnişi de böyle bir boyut kazanmıştı, Hükümetin büyük rahatsızlığı bu yüzden.

(2)Azınlık heyeti, Genimatas’a ayrıca bir de muhtıra sunmuştu. Orada, Trakya Üniversitesinin ihtiyaçları için bölgeden 300 dönümlük bir alanı bağışlamaya hazır olduğunu söylüyor, 3.200 dönümlük araziden geriye kalanının sahiplerine işlemeye geri verilmesini talep ediyordu. Bu arada gelecekte Üniversitenin genişlemesi ve yeni arsalara ihtiyaç duyulması halinde her defasında bölüm bölüm yeni kamulaştırmalara gidilebileceğine işaret ediliyordu.

Zira 5 yıdan beri dikenli tellerle çevrilmiş olan 3.200 dönümlük eski tütün tarlaları ve kirazlıklar kullanılmadan boş duruyordu, orada hayvan otlatmak bile yasak edilerek, Yakalı rençper ise tütününü ve diğer ürünlerini işleyecek toprak bulamıyordu. Yaka’daki kamulaştırmanın kasıtlı yapıldığına, Üniversitenin gerçek ihtiyaçlarını çok aştığına ve bunların bir bahane olarak kullanıldığına dair kanaatimizin kesin olduğunu söylemiştik Bakana. Trakya Üniversitesi, üç ilin bölüştüğü bölgesel bir üniversiteydi, yalnızca Rodop ilinden 3.000 dönümden çok bir yer kamulaştırılıyorsa, diğer iki ilden de, Evros ve İskeçe’den, aynı genişlikte iki alana ihtiyaç duyulacağını farzedebilirdik, yani bölgesel bir üniversite 10 bin dönümlük bir alana mı oturtulacaktı? Ayrıca, bir kaç yıl sonra diğer iki komşu ilin de, Kavala ve Drama’nın, üniversiteden pay isteyeceklerine kesin gözüyle bakılmalıydı. Yani toplam yüzölçümü 12 bin dönümü aşan bir üniversite mi tasarlanmıştı? Oysa 30 bin öğrencisiyle Balkanlar’ın en büyük üniversitesi diye gurur duyduğumuz Selanik Üniversitesi, 550 dönümlük bir arsa üzerine inşa edilmişti. Öte yandan Gümülcine’de Trakya Üniversite sitesi için ilk seçilen yer, Küçükköy yolundaki radyo merkezi ve çevresindeki çayırlıklar idi, kısmen devlet arazisi olan ve kısmen işlenen ve yüzölçümü 300 dönümden çok olmayan bir alan.

Genimatas’ın bu savlarımıza verdiği yanıt, “Ama biliyor musunuz, Ankara’da ODTÜ, 13 dönümlük bir alan üzerine inşa edilmiş bulunuyor” olmuştu.

Kamulaştırmanın üzerinden 30 yıla yakın bir süre geçti. 30 yıl sonra bugün 3.200 dönümlük alanın ancak 300 dönümlük bir bölümüne binalar inşa edilmiş bulunuyor, geri kalanı boş duruyor, bizim o zamanki bütün olumsuz tahminlerimizi doğrulayarak. Görünen köy kılavuz istemez. Ayrıca bu yıl Üniversitenin, elimizde boş durmaktansa bir işe yarasın bari düşüncesiyle besbelli, 80 dönümlük bir arsayı özel bir eğitim kurumuna bağışladığını öğrendik. O tarlalar azınlık insanının elinden gerçekte bedelsiz alınmıştı veya bir parça ekmeye, onları şimdi bedelsiz bağışlamak ta kolay oluyor. Ancak ileride Yaka tarlalarının parsellenip arsa olarak satılmaya başlaması kimseyi şaşırtmamalıdır. “EKTENEPOL” için kamulaştırılan ve büyük çoğunluğu azınlık insanına ait tarlaların akibeti de benzeri bir skandala konu olmadı mı? Sanayi bölgesinde de kısmen aynısı olmadı mı?

(3)Hasan Hatipoğlu (ve Takım), her fırsatta, mücadelenin Yakalıların elinden alınıp Müftü başkanlığındaki Yüksek Kurula devredilmesini ısrarla istemektedir. Zira Yüksek Kurul, Takımın cirit attığı yerdir. Halk meclisinin ise, dolapların döndürülemediği ve gerçek niyetlerin gizlenemediği bir alan olduğu ortaya çıkmıştır. Mücadelenin Yüksek Kurula devredilmesi, batağa saplanması ve durması demekti ve halk meclisi bunu çok iyi seziyordu. Hatipoğlu’nun önerisine Mehmet Nuri’nin derhal tepki göstermesi o yüzden.

(4)Azınlığa taşınmaz mal edinme yasağı, 1366/1938 sayı ve tarihli yasayla gerekçeleniyordu. Buna göre, sınır bölgelerinde taşınmaz mal alımı (hatta kiralama), bir millî heyetin onayından sonra gerçekleşiyordu. 1965 yılına dek bu şarta pek uyulmazken, o tarihten itibaren azınlık üyeleriyle ilgili olarak alımsatım işlemleri için millî heyetin bir türlü gelmeyen onayı bekleniyordu. İskeçe kökenli Atinalı avukat Georgios Apostolidis, yaptığı bir araştırmadan sonra, bu heyetin azınlık üyelerinin ilgili taleplerini incelemek üzere (ve reddetmek üzere bile) hiçbir zaman toplanmadığını saptamış ve bunu bir yazısında ifşa etmişti. Söz konusu yasa ve öngördüğü heyetin sözüm ona vermediği onay, bir bahaneden başka bir şey değildi. Azınlık politikası, yasalarla değil, yasadışı gizli genelge ve direktiflerle yürütülüyordu, tam bir keyfîlik içinde. Nitekim Yunanistan AET’ye girdikten beş yıl sonra bu yasa yürürlükten kaldırıldı, ancak azınlık insanına uygulalanan yasak aynen devam etti, 1992’lere kadar.

(5)Görüldüğü gibi, Mücadele Heyetinin sunduğu karar metninde Gümülcine’ye yapılacak yürüyüşten vazgeçilmiş, köy içindeki bir yürüyüşle yetinilmiştir. Böylesi, o koşullarda belki realist bir öneriydi, ancak herhalükarda geri atılmış bir adımdı, gerçi sonunda ona bile müsaade edilmedi.

(6)“Dava, Müftü başkanlığında Yüksek Kurula devredildi.”, ama tutanakta ilgili öneriyi kimin yaptığı, önerinin nasıl oylandığı kaydedilmiyor. “Yürüyüş yarıda kesildi.” diye bir kayıt var, ama neden yarıda kesildiği hiç açıklanmıyor. Polisle uzun süren bir sürtüşmeden sonra yürüyüşçüler geri dönüp yeniden camiye girildiğinde, heyecan ve gerginlik son haddine varmıştı. Yakalılar, “liderlerin” polis kuvvetleri karşısında gerilemiş ve yürüyüşü devam ettirmemiş olmasından öfkeliydiler ve bu yüzden halkın büyük çoğunluğu yeniden camiye girmeyi ve orada bir kez daha nutuk dinlemeyi reddetmişti. Bunların arasında ben de varım. Hasan Hatipoğlu, camide, yeni bir fırsat yakaladığını sanarak, Yaka davasının yerinde yürütülmesi yerine Müftünün başkanlığında Yüksek Kurula devredilmesi önerisini yinelemiş ve o gerginlik ve karışıklık içinde kimse itiraz etmemişti. Böylece nihayet muradına ermişti.

Takım, daha ilk gününden itibaren, Yaka mücadelesinin halkın elinden alıp Müftü başkanlığındaki Yüksek Kurula devrini istiyordu, bunun belki muhafazakâr ve yanlış, ama samimî bir bir anlayıştan ileri geldiği düşünülebilir. Ve sonunda böyle bir karar aldırmayı başarmıştır. Şimdi ardından gelen soru, peki sonra ne yapmıştır, böyle bir yüküm ve sorum altına girdikten sonra? Kesinlikle hiçbir şey! Bir taş altına bir taş üstüne, Yaka mücadelesi oracıkta son buldu, ve bir kez daha hiçbir zaman gündeme gelmedi, ne Yüksek Kurulda ne de bir başka yerde. O halde rahatlıkla şu sonucu çıkarabiliriz: Takımın hedefi, daha baştan, Yaka Direnişini durdurmaktı ve bu hedefine ulaşmıştır. Ve bu olay yalnızca Azınlıktaki iç çelişkiler ile açıklanamaz.

Ama yalnız o değil. Yaka Direnişinin sona ermesinden asıl sorumlu olan biziz, başlamasında ve iki ay boyunca devam ettiği süre içinde ona öncülük edenler. Yoksa biz kararlılık göstermiş olsaydık, mücadeleyi durduğu yerden yeniden başlatabilirdik, Yakalılar kararlıydı, azınlık halkı kararlıydı, Takım engel oluşturamazdı. Bu konuya ve özeleştiriye yeniden döneceğim.

Geçen sayıda Trakya’nın Sesi gazetesinin “Hak Verilmez, Alınır” başlıklı derlemesinden alıntılayarak yayımladığımız ilk genel kurul toplantısının tutanaklarında o gün oluşturulan Mücadele Heyetinin üyeleri ifşa edilmiyordu. Tutanağın aslından Mücadele Heyetinin şu 7 isimden oluştuğunu öğreniyoruz: 1. Kadı İsmail 2. Salih Aydın 3. Mehmet Suka 4. Salih Hasan 5. Recep Karapaça 6. Mehmet Nuri 7. Hüsamettin Suka. Burada ilginç isim Recep Karapaça. Recep ağabeyin Yakalılardan oluşan heyete nasıl girdiğini hiç anımsamıyorum.

arkası var

Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken

Azınlıkça
Sayı:32
Eylül 2007
Yazı Dizisi
İbram Onsunoğlu

Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken

Refika Nazım’ın anısına

-K-

13 Şubat 1983 Eşekçili olayları
13 Şubat, Yakalıların 3. kez yürüyüşe giriştikleri tarihtir. O gün yine önce Eşekçili camiinde genel kurul toplantısı yapıldı. Bu toplantı daha öncekiler kadar kalabalık değildi, Takımın el altından yürüttüğü engelleme çabaları semeresini vermişti.
Takımı niye dışlamadık
Yıllar sonra Yakalı bir dostla sohbet ediyoruz, 1983 kışındaki mücadelede ve toplantılarda hiç yer almayanlardan. Nedenini soruyorum. “Yahu biliyorsun” diyor, “o zaman o toplantılarla ilgili o kadar çok şey söylendi ki, etkilendim, katılmamaya karar verdim.” Hayır, o zaman bilmiyordum, çoğunu çok sonraları öğrendim. Gümülcine Müftüsünün Takım üyeleriyle birlikte akşamları bir (veya birkaç) kez Yaka’ya çıkıp halkı mücadeleden vazgeçtirmek için uğraştıklarını da direniş sona erdikten sonra öğrendim. Biz, Takımın başlayan mücadelenin liderliğini ele geçirmek için çalıştığını sanıyorduk yalnızca, ve bunu olağan karşılıyorduk, beceremeyeceğini de biliyorduk ve onun için rahattık, el altından geniş bir sabotaj hareketine girişebileceğini aklımızdan bile geçirmiyorduk. Öbür yandan açık toplantılarda Takım üyelerinin söyleminin keskinliği bizimkini zaman zaman beş geçiyordu. Tam profesyonelce bir provokatörlük. Örneğin Hasan Hatipoğlu, tarlaları kamulaştırılan kişileri bu arada belirlenmiş olan kamulaştırma bedelini tahsil etmemeleri için sürekli teşvik ediyordu gazetesi Akın’da. Tazminatı tahsil etmek demek, kamulaştırmayı kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek ve davaya ihanet demekti, böyle yazıyordu. Bunu direniş durduktan sonra da devam ettirdi. Kimse, buna en çok ihtiyacı olanlar bile, tazminatı tahsil etmeye gitmedi, her şey bittikten sonra bile. Birçok kişilerin paracıkları yandı. Bu arada yine Hatipoğlu, kamulaştırmanın iptal edileceğine dair her tarafta “yeşil ışıklar” görüyordu, ve bunu neredeyse garanti ediyordu, kamulaştırmanın iptal edileceğine dair o meşhur “Londra’dan haber aldım” sözü de onundur. Dipsiz bir demagoji ve umut ticareti, ama etkileyici bir mantığa sahipti.
“Yaka’daki toplantıları komünistler düzenliyor” iddiasını da pek gayriciddi bulmuş ve önemsememiştik. Bu iddianın ciddi bir raporculuk konusunu oluşturduğunu da sonradan kavrayacaktık. İlgili bir olay daha: Kalabalık azınlık heyeti Atina’dayız, sonraki sabah Dışişlerinde Yannis Kapsis’le randevumuz var, akşam yemeği için hep birlikte bir lokantaya gittik. Mehmet Nuri bana “Aga” dedi, bu yakınlarda eczanesi olan bir asker arkadaşım var, onu görmek isterdim, benimle gelir misin?” Gruptan ayrıldık, o arkadaşı gördük, bir çeyrek yirmi dakika sonra lokantaya döndük. Hafız Yaşar atıldı, “Bir günahımızı söyleyeceğim, doktor” dedi, “gıyabınızda burada sizi çekiştirdik. Dendi ki, Mehmet’in bir arkadaşını görecekleri sözü palavra. Gerçek olan, İbram’ın Mehmet’i alıp KKE bürolarına götürdüğü. Orada yarınki görüşmelerde neler söyleneceği konusunda partiden direktif aldılar.” Gülüştük.
Yaka Direnişi durdurulduktan az sonra, Takım, Türkiye’de çıkan milliyetçi ve aşırı sağcı Töre dergisinde Ahmet Aydınlı imzalı bir makaleyi çoğaltıp dağıttı. Makalede Yaka mücadelesini başlatanlar solcu gençler olarak suçlanıyor, ne yaptığını bilmeyen, ve sonunda 13 Şubatta onların ağabeylerinin yardımına (!) sığınmak zorunda kaldıkları iddia ediliyordu. BTTDD’nin eski başkanlarından MİT’çi Aydınlı, makalesinde Takımın kendisine verdiği bilgiler doğrultusunda olayları tahrif ediyor ve mücadeleye çamur atmaya çalışıyor, ama bunu pek te beceremiyordu. Herhalükarda iletilmek istenen mesaj, Yaka hareketine Ana Vatan Türkiye’nin kuşkuyla baktığı ve onaylamadığı idi ve bu açıdan makale misyonunu layıkıyla yerine getiriyodu.
Yaka Direnişi başladığında Almanya’daki Batıtrakyalılar da yürüyüş düzenlediler, daha başka destekleme girişimlerinde bulundular. Gurbetçiler Azınlığın mücadele gündemine ilk kez bir yıl önce İnhanlı Direnişinde girmişlerdi. Takım oraya da el attı. Sendikacı bir soydaştan dinliyorum, bir Takım üyesi onları Yaka’da başlayan mücadele konusunda telefonla bilgilendiriyor: “Efendim, Yaka’daki kamulaştırmanın iptal edilmesi için her şey yolunda gidiyormuş. Hükümet bunu gerçekleştirme hazırlıkları içine girmiş. Ama yerel güçler ve Vilayet buna karşı çıkıyormuş ve Yaka’daki kavgayı onlar örgütlemişler, karışıklık çıksın da kamulaştırmanın iptali engellensin...”
Takımın sabotajını görmüyorduk veya görmek istemiyorduk. Yoksa önlem alıp, onları dışlamaya kadar gidebilirdik, buna gücümüz vardı. Kamuoyu bizden yanaydı ve, politik duyumu bizden daha duyarlı, bunu istiyordu da. Ama biz, Azınlıkta birlik adına ve herkese ihtiyacımız var inancıyla gevşek davrandık.
Sabahattin Galip’in tavrı
Mehmet Nuri’nin ağzı pek sıkıdır, gereksizce sıkıdır. Yaka müdürü olarak Takımın faaliyetlerinden haberdar oluyordu, ama bilgi aktarmıyordu. Örneğin eski milletvekili Sabahattin Galip’in tavrı hakkında. Haki, sonraları birkaç kez İleri’de hep yazdı, Sabahattin Galip’in de direnişi sabote etmek isteyenlerin arasında olduğunu ve Eşekçili’ye gidip yürüyüşten vazgeçilmesi konusunda Mehmet Nuri’ye baskı yaptığını. Mehmet Nuri’den ise bu iddiayı ne doğrulayan ne de yalanlayan bir tepki. Ağız sıkılığının bu kadarına da pes doğrusu. Sabahattin abiyle ilgili benim izlenimlerim ise tam tersi, yani onun Yaka Direnişini hararetle desteklediği yönünde, engelleyici hiçbir hareketine şahit olmadım. Haki’nin öteden beri Sabahattin Galip’e olsun, Salahattin Galip’e olsun muhalefet ettiğini biliyorum ve araya kişisel konular girince nesnelliği nasıl rafa kaldırdığını ve hırslarına nasıl yenildiğini de biliyorum.
S. Galip, Takımın kenarındaydı, ortasında değil. Ortasında Hasan Hatipoğlu vardı, o orada olduğuna göre S. Galip olamazdı, aralarındaki çelişkiler öylesine derin ve “tarihî” idi. Nitekim Atina dönüşü Müftülükte yapılan Yüksek Kurul toplantısında Eşekçili’deki genel kurullar yerine Yüksek Kurulu savunan H. Hatipoğlu’na karşı “Yüksek Kurul yoktur!” diye haykırmıştı ve bu yüzden aralarında kavga çıkmıştı. S. Galip, Takımın boykot ettiği ilk genel kurul toplantısında yoktu. Boykot çağrısına uyduğundan mı? Bana o tarihte Türkiye’de bulunduğunu söylemişti. Diğer tüm toplantılarda oradaydı, Yaka’daki ve Müftülükteki, Atina heyetinde yer aldı, Dışişlerinde Kapsis’le çatıştı, Yakalıların mücadelesini hep savundu, Takımla özleştiğine hiç tanık olmadım. Yeri gelmişken şimdi burada onun anısını savunmak gereğini duyuyorum.
Haki’nin sözünü ettiği olay, yasaklanan ilk yürüyüşün arifesinde gerçekleşmiş olmalı, 17.1.1983 pazartesi gecesi. Ο gün Gençler Birliği’nde öğleden sonra S. Galip’le karşılaştım, spor giyinmişti, ayağında çizmeler, böyle bir kılıkla kendisini hiç gördüğüm yoktu. “Ben yarınki yürüyüş için Yaka’ya şimdiden gidiyorum.” dedi. “Yakalılara cesaret vermeye. Baksana, Yakalıları korkutma hareketi başlamış, köylerde geceleri silahlar patlıyormuş, evleri taşa tutuyorlarmış. Bu gece Eşekçili’de Mehmet Nuri’lerde yatacağım. Mehmet benim uzaktan akrabam olur.” Haki, olaya son değinişinde nihayet ayrıntıya girmiş, o gece Mehmet Nuri’nin kendisine Eşekçili’den defalarca telefon ettiğini ve S. Galip’in yarınki yürüyüşü iptal etmesi için kendisine baskı yaptığını söylediğini yazıyordu. Ben ikna oldum, olayın doğruluğuyla ilgili çekince bildirmeme gerek yok artık. Haki’nin Yaka Direnişi ve öncesi ve sırasında Mehmet Nuri’ye danışmanlık ettiğini biliyorum. Ama burada kendi tanıklığımı da açıklamak zorundayım. Ben, Yaka Direnişi boyunca S. Galip’in herhangi bir falsosunu yakalamadım. Mehmet Nuri o günlerde yürüyüşü iptal etmek ve direnişi durdurmak için çok kişilerden ve çok taraflardan baskı görüyordu. Bunlara yürüyüş arifesinde S. Galip’in de katılmış olmasına şaşmamak elde değil. Çünkü aynı S. Galip bir kaç saat önce bana yarınki yürüyüş için Yakalılara cesaret vermeye gideceğini söylüyordu. S. Galip hayatta olmadığına göre, konuya Mehmet Nuri’nin kendisinin bir açıklık getirmesi gerek artık.
Şimdi burada normal anlatıma ara verip bir parantez daha açıyorum.

EŞEKÇİLİ CAMİİNDE YAPILAN İLK GENEL KURUL TOPLANTISININ TUTANAĞI
Yaka Direnişinin anlatımında ayrıntıya girdik. Daha da ayrıntıya girerek, aşağıda Eşekçili camiinde yapılan ilk genel kurul toplantısının tutanaklarını yayımlıyoruz.
“Azınlığın yakın geçmişini bilmiyorum. Öğrenmek istiyorum, ama kaynak bulamıyorum.” diye bir genç kızımızın gözlemine hedef olmuştum ya, ben hâlâ bu gözlemin etkisi altındayım. Konuyu uzatmam o yüzden. Bütün bildiklerimi ve elimdeki bütün belgeleri ortaya dökerek o gözleme yanıt verdiğimi sanıyorum.
Aşağıdaki tutanak, iki yazmanın müsvetteleri birleştirilerek, daha o günlerde tarafımdan tamamlanıp bir belge olarak yayımlanır hale getirilmiş ve bir süre sonra Trakya’nın Sesi gazetesinde yayımlanmıştı. İkinci ve üçüncü toplantı tutanaklarının da müsvetteleri elimde, onlara yeniden bir göz attım, iyi kayda geçirilmemiş ve yarım yamalak, yayımlanır hale getirmek neredeyse mümkün değil. Bunu zamanında yapmak gerekirdi, 24 yıl önce, hep aklımdaydı, ama vakit bulamamıştım. Hayretle gördüm ki, arşivlerimin arasında Gümülcine Müftüsü Hüseyinoğlu’nun başkanlık ettiği dördüncü ve son genel kurul toplantısının da tutanağı var, nereden elime geçmiş hiç anımsamıyorum. Bu son tutanak, iki müsvettesi birleştirilip tamamlanmış ve daktilo edilmiş şekliyle, Mehmet Nuri’nin eseri olsa gerek. Ama çok özet, herhalükarda bir belge, onu da yayımlasak mı?

TUTANAK
Trakya Üniversitesi ihtiyaçları gerekçesiyle yapılan toprak kamulaştırmasından zarar gören Yaka köylüleri adına Thamna köyü cemaatinin daveti üzerine, bugün, 26 Aralık 1982 Pazar günü saat 12:30’da, Thamna köyünde ve köy camiinde, öğle namazından sonra, Trakya Üniversitesi için kamulaştırılan “Yaka tarlaları” konusundaki son gelişmeleri ve yeni mücadele yol ve olanaklarını görüşmeleri amacıyla, Asomatos nahiyesi ahalisi ile Komotini ve Ksanthi’den davet edilen kişilerin katıldığı açık toplantı yapıldı.
Cami imamı bay Hafız Kadir cemaata, "hoşgeldiniz" dedikten sonra, Yakalıların kanser­leşmiş derdine ilgi gösterdikleri ve yapılan davete böyle kalabalık olarak icabet ettikleri için, Yakalılar adına misafirlere teşekkür etti. İşledikleri biricik topraklarının bu kadar geniş kap­samlı olarak kamulaştırılmasından dört Yaka köyünün geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kal­dığını; köylülerin gelirlerinin her geçen yıl daha da azıldığını; özel olarak Thamna köyünün gelirlerinde % 50'yi çok aşan bir düşüş kaydedildiğini; bu düşüşün her geçen yıl daha da arttığını; Yaka'nın ekonomisini sarsan ilk darbenin köylerin hemen kuzey sınırından başlamak üzere tepelere çam ekiminden sonra hayvancılığın kısıtlanması olduğunu; 3200 dö­nümlük toprak kamulaştırmasıyla Yaka'ya ikinci darbenin indirildiğini; böylece civar köyle­rin artık büsbütün bozulma tehlikesiyle karşılaştığını; yeni hükümetin kamulaştırılan alanı daraltacağına dair doğan kimi umutların da birkaç haftadır yürütülen alt yapı çalışmalarının başlamasıyla boşa çıktığını; bunun üzerine köylülerin dertlerini daha geniş bir şekilde du­yurmak, destek sağlamak ve dayanışma aramak için bu toplantıyı düzenlemeyi kararlaştırdıklarını anlattı ve toplantıya başarılar diledi.
Ardından sözü Asomatos nahiye müdürü bay Mehmet Nuri aldı. Nahiye müdürü, konuşmasında, Trakya Üniversitesi inşaası için Asomatos nahiyesi yöresinden 3200 dönümlük işlenen verimli arazinin zorunlu kamulaştırmaya tâbî tutulmasından sonra nahiye halkının büyük sosyo-ekonomik sorunlarla karşı karşıya kaldığını söyledi. Bu kamulaştıımanın böl­ge halkına yarattığı sorunlara Yönetimin, ne varmış ne yokmuş gibi, tamamen ilgisiz kaldı­ğından yakındı. Söz konusu arazide beş yıl boyunca hiçbir çalışma yapılmamışken, son haftalarda buldozörlerle düzleme çalışmalarının başlamasıyla, Yönetimin kamulaştırma işini yeniden gözden geçireceği yolundaki kimi üstü kapalı söz vermelerin ve bunlardan doğan umutların artık boşa çıktığını; son olarak yeni nahiye meclisinin, Milli Eğitim Bakan Yar­dımcısı Papathemelis'e Komotini'yi ziyaretinde "Yaka tarlaları" davasıyla ilgili bir muhtıra verdiğini; muhtıraya karşılık alınamayınca köylülerden bir heyetle Bakan Yardımcısının Atina'da bizzat makamında ziyaret edildiğini; heyetin, Papathemelis'in ağzından, kamulaştı­rılan arazinin artık hükümet için bir görüşme konusu olamayacağını; hükümetin inşaat çalışmalarına başlamakta kararlı olduğunu; arazinin azaltılamıyacağını; hatta inşa edilmeye­cek yerlerin bile, geçici olarak ta olsa, köylüye işlemeye geri verilemiyeceğini dinlediğini anlattı. Bu yeni gelişmelerden sonra "Yaka tarlaları" konusunda bundan öte artık neler ya­pılması gerektiğini tartışmak üzere bütün ilgili ahali ile Azınlık ileri gelenlerinin ve her ilgi duyan başkasının katıldığı bu toplantının düzenlenmesine nahiye halkı tarafından karar ve­rildiğini ve daveti ve yükümlülüklerini Thamna cemaatinin üstlendiğini söyledi ve toplantı çalışmalarının başarılı geçmesini diledi.
Topluluktan bir ses, toplantıyı yönetmek üzere bir divan başkanı seçilmesini önerdi. Bir başka ses, divan başkanlığına doktor bay ibram Onsunoğlu'nun seçilmesini istedi. Millet­vekili bay Hafız Yaşar Mehmetoğlu, toplantıyı nahiye müdürü Mehmetoğlu, toplantıyı nahi­ye müdürü Mehmet Nuri'nin yönetmesinin daha uygun olacağına inandığını söyledi. Mil­letvekili bay Ahmet Mehmet, divan başkanlığına Onsunoğlu'ndan başkasının önerilmesini istedi, ve kendisinin de Mehmet Nuri'yi onayladığını söyledi. Divan başkanlığı için başka ad önerilmeyince, Mehmet Nuri, kendisinin Onsunoğlu başkanlığı kabul etmemesi halinde ancak aday olmak istediğini ve kendisinin de Onsunoğlu'nu önerdiğini söyledi. İbram On­sunoğlu'nun divan başkanlığına getirilmesi önerisi oylamaya konuldu ve oy çoğunluğu ile kabul edildi.
Divan başkanı seçilen Onsunoğlu, tutanak yazmak için topluluğun iki yazman göster­mesini istedi. Yazman olarak bay Naim Kadıoğlu ile bay İbrahim Tevfik seçildiler.
Divan başkanı: "Bugüne dek çeşitli safhalardan geçen Yaka tarlalarının kamulaştırıl­masına karşı verilen mücadele, Yönetimin zaman zaman konuyu yeniden gözden geçire­ceğine ve köylülerin kamulaştırma yüzünden karşı karşıya kaldıkları geçim sorunları ile il­gileneceğine dair doğan veya öyle gösterilen son umutların da kesin olarak boşa çıkma­sından sonra, artık yeni bir aşamaya giriyor. Yönetim için "Yaka tarlaları" dosyasının ka­panmış olduğu yetkili Bakan Yardımcısı Papathemelis'in ağzından bir kez daha dinlenmiş, nitekim iki haftadır kamulaştırılan arazide kimi alt yapı çalışmaları da başlatılmıştır. Bugü­ne dek bütün yargısal ve yönetimsel yollar denenmiş ve tüketilmiş, ancak olumlu bir sonuç alınamamıştır. Ama haksızlığa uğrayan Yakalı için mücadele bitmemiştir. Bitmemiştir ki, bugün böylesine kitlesel bir katılmayla, bütün ilgili köylülerin ve yazılı veya sözlü davetle gelen veya bütün bunlara lüzum görmeden toplantıyı duyup koşan cami dolusu bunca dayanışmacının hazır bulunduğu bu toplantı Yaka'da düzenliyor. Toplantıda Yakalının uğra­dığı haksızlığa, itildiği sefalete ve yok olmaya mahkûm edilişine karşı mücadelede kararlılı­ğı vurgulanacak, mücadelenin amacı duyurulacak, yeni mücadele yolları tartışılacak ve onları uygulama kararı alınacak. Bugüne dek sürdürülen yargısal ve yönetimsel girişimlerin öy­küsünü özet olarak bir kez daha dinlemekte yarar olur düşüncesiyle, bildiğim kadarıyla, dava avukatı bay Mehmet Müftüoğlu'na başvurulmuş ve kendisi ciddi bir rahatsızlık geçir­mekte olmasına rağmen toplantıya katılmak istediğini ve oradaki cemaate gereken bilgiyi vermeye hazır olduğunu bildirmişti. Rahatsızlığı müsaade etmemiş olsa gerek ki, Mehmet Müftüoğlu'nu topluluk arasında göremiyorum. Yakın geçmişte Yönetimin haksız bir işle­mine maruz kalarak toprağı elinden alınan bir başka Azınlık köyü Evlalon halkının direnişi, geçici olarak ta olsa başarıya ulaşmıştır. Evlalon köylüsünün tecrübesini, direnişe nasıl baş­layıp nasıl devam ettiğini, nelerle karşılaştığını dinlemek te yararlı olacaktır. Aramızda top­lantıya katılan kahraman Evlalon köylüleri de var. Evlalon direnişi tecrübesini anlatmak üzere, o direnişi başarıyla yönetmiş ve sorumluluğunu yüklenmiş avukat bay Orhan Hacıibram'ı çağıracağım. Ayrıca Evlalonluların kendilerini de dinlemek isterdik. Onların da bizzat tec­rübelerini anlatmalarını rica edeceğim. Ancak avukat Mehmet Müftüoğlu özürlü olarak top­lantıya gelemediğine göre, acaba kamulaştırma öyküsünü ve bugüne deyinki kamulaştır­maya karşı yürütülen girişimleri anlatmak istiyen bir başkası var mı?
Asomatos nahiyesi eski müdürü bay Hakkı Emin söz istedi.
Hakkı Emin, Trakya'da üniversite kurulmasına Cunta döneminde karar verildiğini; daha
önce başka yerler gösterilip tartışıldığı halde, hatta Komotini hastanesinin arkasındaki bağ­lıklar kamulaştırıldığı halde, üniversite kenti için Yaka'dan ilk defa 1976'larda söz edilme­ye başlandığını; konuyla eski cumhurbaşkanı Çaços'un bizzat ilgilenip eski vali Foteas'la Yaka'yı ziyaret ettiğini; olayı ilk kez kendisinin söylentilerden öğrendiğini; ardından üniver­site için kamulaştırılacak tarlaların Yaka'dan olmamasını isteyen bir muhtıraya köylüler­den imza toplandığını; bu muhtıranın Rodop valisine, ayrıca cumhurbaşkanına, başbaka­na, ilgili öbür bakanlara gönderildiğini; bu işi avukat Mehmet Müftüoğlu ile kendisinin yü­rüttüğünü; bu arada üniversitenin avukatı Vangel Bertunidis'in Yaka köylerini dolaşarak üniversite için 200 dönümlük kadar bir araziyi köylülerden satmalarını istediğini; ancak tarla satmak isteyenin çıkmadığını; bir gün Rodop vali vekili Yapıcakis'in kendisini çağırtıp üni­versite kenti için Yaka'dan toprak satın almak istediklerini ve satılık yer bulunmadığı tak­dirde zorunlu kamulaştırmaya gidileceğini söylediğini; ancak istenilen arazinin yüz ölçü­münü belirlemeyi redettiğini; kendisinin nahiye müdürü olarak bu bilgileri köylülere ilettiği­ni; ama tarlasını satmak isteyen kimse çıkmadığını; zaten arazinin parçalı olup, herkesin beş on dönümlük, en 'çok yirmi dönümlük tarlası olduğunu ve kimsenin tabii olarak bu tek gelir kaynağı toprağı satmaya yanaşmadığını; bu toprak satın alma hikayesi daha tazey­ken ve kapanmamışken Asomatos nahiyesine Komotini belediyesinden Komotini şehir pla­nının genişletilmesi ve kapsamına kamulaştırmaya karar verilen Yaka tarlalarının da gir­mesine dair evrak geldiğini; bu arada kamulaştırma ilanının yerel gazetelerde yayımlana­rak köylülerden belirli bir süre içinde topraklarını üniversiteye satmalarının, yoksa zorunlu kamulaştırmaya gidileceğinin duyurulduğunu anlattı. Hakkı Emin, Asomatos nahiye mecli­sinin Komotini belediyesine gönderdiği red cevabını nahiye meclisi tutanağı kopyesinden okudu. Asomatos nahiye meclisinin, 22-11-1982 tarihli toplantısında, nahiye yöresinden bir bölgenin Komotini şehir planı içine girmesine dair belediye meclisinin aldığı kararı na­hiye olarak reddettiğini açıkladı.
Divan Başkanı İbrahim Onsunoğlu, Hakkı Emin'den Komotini Belediyesinden gelen evrak ile nahiye meclisinin ilgili tutanağından birer kopyeyi başkanlığa bırakmasını istedi ve Hakkı Emin başkanın bu önerisini kabul etti. (Söz konusu kopyeler başkanlık dosyasında kaldılar.)
Hakkı Emin, nahiye başkanı olarak ve kendi öncülüğünde kamulaştırmaya karşı yapılan çeşitli girişimleri anlatırken, eski nahiye idaresinin üstüne düşen mücadeleyi vermediğine dair kimi suçlamalara hedef olduğunu söyledi. Müdahale eden başkan ibrahim Onsunoğ­lu, nahiye eski müdürü Hakkı Emin'in konuşmasına bir savunma havası vermeye başladı­ğını; burada kimsenin bu niye yapılmadı diye nahiye eski meclisine bir eleştiri yöneltmedi­ğini; zaten eski meclisin ne yaptı, ne yapmadı, ne yapması gerekirdi diye herhangi bir ko­nunun tartışılmadığını ve tartışılamayacağını; bilindiği kadariyla eski meclisin üstüne dü­şen görevleri layıkıyla yerine getirmiş olduğunu; bazıları tarafından amaçlı çıkarılmış bu dedikoduları burada unutmasını kendisinden rica ettiğini; ve konuşmasının devamında bu söylediklerini göz önüne almasını istediğini söyledi.
Hakkı Emin, kamulaştırma konusunda Müftülükte toplantılar yapıldığını, heyetler oluştu­rularak Atina'da ilgili bakanlara şikayete gidildiğini; ilgili makamlara muhtıralar yazıldığını; üniversite kenti için başka yerler gösterildiğini ve önerildiğini; son olarak kamulaştırmanın Asomatos asfalt yolunun altına kaydırılmasının önerildiğini ve bu konuda mühendis Ahmet Üntirenli'nin asfalt yolun altındaki 'Çayırlıklar' diye anılan yerin planını çıkarıp bu planın istem üzerine ilgili yerlere sunulduğunu, ancak bu önerilerden hiçbirinin kabul edilmediği­ni; konunun Komotini'de Bidayet ve istinaf mahkemeleri ile bir de Atina'da Danıştay'da görüşülmesi yanıyla bilgi veremeyeceğini; yetkili kişinin dava avukatı Mehmet Müftüoğlu olduğunu; son olarak kendisinin seçim öncesi Aleksandrupolis'e propaganda konuşması­na gelen başbakan vekili Papakostandinu'ya kamulaştırmanın yeniden gözden geçirilme­si için bir muhtıra verdiğini; bütün bu mücadeleden bir sonuç alınamadan bugüne kadar gelindiğini anlattı. (Bu muhtıranın da bir kopyesi divan başkanlığına teslim edilmiştir.)
İbram Onsunoğlu, Asomatos nahiyesi eski müdürü Hakkı Emin'in çok yararlı bilgiler ver­diğini ve cemaatı aydınlattığını; şimdiden sonra yürütülecek mücadelede "Yaka tarlaları" davasında bütün bilgilerin ve ilgili evrakların gerekeceğini; bu yüzden bunların divan baş­kanlığında toplanmasının yerinde olacağını; davanın en yetkili kişisi olarak avukat Mehmet Müftüoğlu’na baş vurulması gerektiğini; yapılacak mücadelede davanın bütün ayrıntılarıyla bilinmesinin şart olduğunu; onun için şu öneride bulunacağını söyledi: "Karar alalım. Müf­tüoğlu, davanın onun elindeki evraklarını divan başkanlığına sunsun. Ayrıca davanın bugüne kadar geçirdiği safhaları anlatan bir rapor yazmasını kendisinden rica edelim." Baş­kanın bu önerisi oy birliğiyle kabul edildi. (*)
Hakkı Emin'e topluluktan sorular yöneltildi. Orhan Hacıibrahim, komotini belediyesi ile Asomatos nahiyesi arasında geçen yazışmalar hakkında, ayrıca burada Rodop vilayeti­ne yapılan girişimlerle ilgili daha ayrıntılı bilgi istedi. Hakkı Emin, Komotini belediyesinin, Asomatos nahiyesine ait yöreden üniversite için kamulaştırılmasına karar verilen yerleri bakanlığın önerisiyle şehir planına dahil etmeyi oy birliği ile kararlaştırdığını; nahiyeye da­ha önceden bu konuda bilgi verilmediğjni; Asomatos nahiyesi yöresinin o bölümü Komoti­ni belediye meclis kararıyla Komotini şehri sınırlarına dahil edildikten sonra belediyenin bir yazıyla durumu nahiyeye bildirdiğini ve bu kararı onaylamasını istediğini; nahiye mecli­sinin ise bu öneriyi 6'ya 3 çoğunlukla önce reddetiğini ve daha sonra bu karara itiraz ettiği­ni söyledi. Vilayete yapılan girişimler konusunda vali Foteas'la ilk defa temas edildiğinde­ kendisine köylülerce imzalı, Yaka'da hangi nedenlerle kamulaştırma yapılmamasını iste­yen bir muhtıranın sunulduğunu anlattı.
Naim Kadıoğlu, Komotini Belediyesi'nin, itirazdan sonra şehir planını nasıl genişletebildiğini ve böylece Asomatos nahiyesinin haklarının çiğnediğini ve dolayısıyla nahiye nasıl bertaraf edilerek belediye kararıyla kamulaştırmaya gidildiğini, ayrıca hükümet makamla­rıyla köylü arasındaki yazışmalardan ve temaslardan ne sonuçlar alındığını sordu. Hakkı Emin: "Kamulaştırmayı Komotini belediyesi değil, devlet yapmıştır. Daha önceden ilgili ara­zinin Komotini şehri sınırları içine dahil edilmesiyle, nahiye olarak bizden gelebilecek iti­razlar önlenmek istenmiştir. Nitekim Komotini belediyesi artık kendisinin buyurduğu bu ara­ziye üniversite sitesi yapılmasını oy birliği ile uygun görmüştür. Nahiyenin, komotini bele­diyesinin kararına yaptığı itiraz reddedilmiş ve usulen görüşülmemiştir bile. Hükümet ma­kamlarına yapılan yazılı müracaatlara ise cevap gelmemiştir."
Bir başka soru üzerine Hakkı Emin: "Köylüler, kamulaştırmanın şimdiki verimli toprak­lar yerine asfaltın altında tütüne elverişsiz çayırlıklara kaydırılmasını önerdiler. Bu, o za­man bir muhtırayla ilgili bakanlıklara sunuldu. Ardından vali Foteas bizi davet etti. Ben müttü ve Hafız Yaşar gittik. Foteas şunları söyledi: Yeri değiştirme imkânı var. Ama biz ikinci bir kamulaştırmaya gidemeyiz. Köylü kendi arasında anlaşırsa, bu olabilir. Vali böyle konu­şunca, biz girişimlere başladık. Çayırlıkların planını istediler. Plan, mühendis Ahmet Ünti­renli tarafından hazırlandı ve vilayete sunuldu. Baştan bir süre cevap çıkmadı. Sonra bu teklif de reddedildi. Üniversite ille de bugünkü arazi üzerine yaplacaksa üç yüz beş yüz dönümlük yer kamulaştırılsın dedik, yine de 3200 dönümlük yer kamulaştırıldı.”
Başka soru sormak isteyen çıkmayınca, divan başkanı, Evlalon direnişi tecrübesini anlatmak üzere sözü avukat Orhan Hacıibram'a verdi. O. Hacıibram, devletin, Evlalon köylü­lerinin işledikleri topraklar üzerindeki köylülerin mülkiyetini inkâr yoluna gittiğini; ardından köylülere topraklarından ve evlerinden çıkmayı emrettiğini; buna mahkeme yoluyla itiraz edildiğini; ancak çeşitli olaylarla yönetim makamlarınm iyi niyetten çok uzak bir yaklaşımla konuyu ele alışlarının apaçık ortaya çıktığını; sonunda köylünün direnişe geçmekten baş­ka çaresi kalmadığını; direnişle Evlalon davasında köylünün haklılığının duyulduğunu; Yönetimin ayıbının ifşa edildiğini yargı yollarının henüz tüketilmediği halde ve bugün davanın mahkemede yeniden görüşülmesi beklenirken, Evlalonluların hep birlikte giriştikleri ve çeşitli safhalardan geçen direnişlerinin ardından kovuldukları topraklarını işlemeye yeniden başladıklarını ve mücadelenin devam ettiğini anlattı. Direnişin programsız başladığını; bir şekil kazanması için çok uğraşıldığını; bir sürü engeller ve eksikliklerle karşılaşıldığını; Azın­lıkta ilk kez yapılan böyle bir direnişin, köylülerin kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar hep birlikte günlerce Ksanthi şehir meydanında oturuşu, yürüyüş, mücadelenin nedenlerini anlatan broşürler, gazetecilere demeçler, uluslararası yankı ve destekleme, bütün bunların bugün bize çok şeyler öğrettiğini ve tecrübeler kazandırdığını soyledi. Yaka tarlaları konusunda haksızlığa uğrayan köylü mücadelede kararlıysa, direnişe geçerse, Evlalon tecrübesinden, her ne kadar iki davanın içeriği birbirinden değişikse de yararlanılabileceğine inanıyorum. Köylü kendi davasını herkesten daha iyi ancak kendisi yüklenebilir. Yakanın dışından gelecek desleklemenin önemi olmakla birlikte, mücadelenin yürümesi için en gerekli faktör, Yakalının kendisinin mücadele kararlılığıdır ve inisiyatifi kendi elinde tutmasıdır.
Ksanthi eski milletvekili bay Celal Zeybek söz istedi. Celal Zeybek Ya­ka direnişini Evlalon direnişinin devamı olarak gördüğünü, her iki yerde de devlet tarafından azınlık insanının elinden çeşitli bahanelerle, ama kasıtlı olarak topraklarının alındığını; ancak Evlalon davası ile Y:aka davası arasında hukukî açıdan büyük fark olduğunu; bu farkın iyi değerlendirilmesi gerektiğini; kamulaştırma yapmanın devletin bir anayasal hakkı olduğunu, oysa Evlalon’da devletin köylünün elindeki Osmanlı senedini tanımadığını; iki dava arasındaki hukukî farkı unutmamak ve mücadeleyi ona göre bir kanala sokmak gerektiğini söyledi.
Orhan Hacıibram: “İki dava arasında hukuken fark vardır. Ama konu bu değil. Konu başka ve bu açıdan iki dava arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Evlalon’da da, Yakada da Yöne­tim, bahaneler değişik te olsa, Azınlık köylüsünün elinden toprağını almak istemektedir. Orada bir başka kalıp, burada bir başka kalıp uygulanmıştır belki ama kasıt aynıdır. Önemli olan yönetimin niyetidir. Ve bu, Evlalon'da da, Yakada da aynı niyettir."
Milletvekili Ahmet Mehmet: "Celal Zeybek işin hukukî tarafına değindi. Ama ben davet edilenler arasında hukukçularımızı göremiyorum. Çağrılıp ta gelmedilerse, acaba niye gel­mediler? Davet edilenlar arasında başkalarını da görmüyoruz. Müftü Libya'daymış, ama Müftülükten başka kimse de yok. Avukatlara gidelim, gelmeleri için uğraşalım. Onlar yok­ken görüşme olur mu? Divan başkanı: "Avukatlar davet edilmişlerdir. Kimileri gelmemiş­se, özürleri olsa gerek. Müftümüzün burada olmayışı nedeniyle toplantıda hazır bulunma­yışı eksikliktir." Milletvekili Ahmet: "Ama avukatlar olmadan, müftüler olmadan toplantı ya­pılmamalıydı, ertelenmeliydi." Divan Başkanı: "Toplantıyı köylüler yapmaktadır, Davet edi­lenler arasından icabet edemiyenler çıkmış olabilir. Bu erteleme nedeni teşkil edemez. Daha doğrusu. toplantıyı düzenleyen köylüler için erteleme nedeni teşkil etmemiştir."",
Milletvekili Hafız Yaşar Mehmetoğlu söz istedi. Hafız Yaşar: "Yaka tarlaları davasıyla başından beri ilgilenenler arasında ben de varım. Kamulaştırmadan sonra müftülükte ko­nuyla ilgili toplantılar yapılmıştı. Ben size ilgili bir hatıramı nakletmek istiyorum. Durumu şikayet etmek üzere Müftülükte Atina'ya gidecek bır heyet teşkil edildi. Heyette ben de vardım. Aramızda iki teklif üzerinde anlaşmaya varılmıştı: 1) Üniversite sahası çayırlara kay­drılsın, 2) Bu olmazsa kamulaştırılan arazi 500 dönüme düşürülsün. Atina'da zamanın Dışişleri Bakanı Ralis'le görüştük, 500 dönüme düşürülmesi teklifini reddetti. Üniversite sa­hası için çayırlığın seçilmesi teklifini tartışır göründü. Ama öyle şartlar öne sürdü ki, bana göre hiçbir açık kapı bırakmadı. Kısaca ben bu görüşmeden hiçbir şey kazanılmadığı inti­basıyla otele geldim. Orada konuyu tartışırken heyetteki bazı kişiler, Ralis'in bizi büyük bır anlayışla karşıladlğını, tekliflerimizi çok ciddi bir şekilde ele aldığını ve çok ümitli olma­mız gerektiğini söylüyorlardı. Ben fikrimin menfi olduğunu söyledim. Keşke yanılmış olsay­dım. Ama o günden bugüne geçen zaman içinde ne yazık ki hiçbir müsbet gelişme olma­dı. Bugün üniversite sahasında çalışmalar başlamıştır. O kişiler yine ve hâlâ Yaka tarlalarının kaybedilmediğini iddia ediyorlar. Bu, niye böyle oluyor, anlamıyorum. Şimdiye kadar toplantılar hep Müttülükte ve müftü başkanlığında yapılırdı. Bu toplantı Thamna'da yapılı­yor. Müttümüzün Libya'dan dönmesi beklenebilirdi. Biz davetiye aldık ve geldik. Toplantı­yı niye yapıyoruz, bilmiyorum. Kendi kendime soruyorum, acaba bir karar var da bu kararı uygulamak üzere mi toplandık? Yoksa burada mı bazı kararlar alacağız? Bir de şunu söyleyeyim. Yaka tarlaları davası benim için kapanmamıştır. Sizin için nasıldır, onu da sizden dinleyeceğim."
İbrahim Onsunoğlu, Hafız Yaşar'a hitaben: "Bu sorularınıza cevap verecek en uygun ki­şi belki ben değilim. Çünkü Yakalı değilim ve toplantıyı da ben düzenlemiyorum. Ama top­lantının nüfuzuna gölge düşürebileceğini sandığım için, samimiyetle ifade ettiğiniz kuşkularınıza karşı gelmek, onları aydınlatmak divan başkanı olarak önce bana düşüyor. Gönde­rilen yazılı davetiyelerın de altında yazılı olduğu gibi, toplantıyı kamulaştırmadan zarar gören Asomatos nahiyesi ahalisi adına Thamna Cemaati yapıyor. Bu toplantı, daha önce Müftülükte yapılanlara bir sagısızlık ifadesi değildir. Müftülükte yapılan toplantılara hepimizinzin saygısı büyüktür. Müftütükteki top­lantılara seçkin kişiler, toplum adamları katılıyor. Bugün ise burada köylünün kendisi, da­vasını herkesin katıldığı bir toplantıda görüşmek istiyor. Buraya daha önceden alınmış bir kararı uygulamaya veya uygulatmaya gelmedik. Hiç olmazsa benim alınmış bir karardan haberim yok. Böyle bir şey olsaydı, bana bildirilmiş olması gerekirdi. Hem bu nasıl bir ka­rar olabilir ki? Karar alırsak, hep birlikte alacağız, ben de beraber, siz de beraber. Yalnızca bir kararı, önceden var olan bir kararı, hepimiz daha baştan biliyoruz. O da, ne şartlar al­tında olursa olsun, Yaka tarlaları haksızlığına karşı mücadele kararıdır. (Divan başkanı ce­maata hitaben) Burada Yaka tarlaları haksızlığına karşı mücadelede kararlılığımızı vurgu­lamak üzere toplandık. Oy birliğiyle, hep bir ağızdan karar verelim ve bağıralım kararlıyız diye. Soruyorum, mücadelede kararlı mıyız?
Hep bır ağızdan "KARARLIYIZ" diye bağrıldı.
Milletvekili Ahmet: "Deminden beri burada düşünüyorum. Acaba avukatlar niye gelme­ di? Üstelik mütfü yok, Müftülükten başkası da gelmemiş. Daha başka tanıdık yüzleri de göremiyorum. Acaba bu kişiler davet edilmediler mi?" Divan başkanı: "Milletvekilimiz dönüp dolaşıp hep aynı konuya geliyor. Müsaadenizle kimi açıklamalar yapayım, önce müftü ile ilgili Müftünün yokluğuna Hafız Yaşar da değindi. Bu toplantıyı düzenlemekle Müftülük makamına sanki saygıda kusur edildi diye bir suçlama yapılmak isteniyor gibime geliyor." Milletvekili Hafız Yaşar: “Suçlama yok. Müftünün başkanlığında yapılacak toplantının nü­fuzu büyük ve ağırlığı daha çok. Ben bunu hatırlatmak istedim." Divan Başkanı: "Gözle­minize itirazım yok; Ama müsaade ederseniz ben izlenimimi açıklayayım. Öyle gibime ge­liyor ki, kafalarda şöyle bir soru yaratılmak isteniyor: Acaba burada bu toplantıyla Müftülük makamı aşılmış olmuyor mu? İşte bu soruyu sormak yanlış. Karşılaştıkları bir sorun hak­kında, o sorunu kendi aralarında tartışmak, çözüm yolları aramak ve mücadele etmek için ilgili yurttaşlar, soydaşlar toplantı yapabilirler. Azınlık sorunlarını, azınlık insanını içine alan sorunları Müttülükte Azınlık ileri gelenleri arasında görüşmek gerçi bir gelenek olmuştur. Ama bu, demek değildir ki, soydaşlar kendi sorunlarını kendi aralarında tartışmamalıdırlar. Tersine tartışmalıdırlar. Böyle toplantılar düzenlemelidirler. Düzenleyebilirler. Azınlık ileri gelenlerini de çağırabilirler. burada da öyle olmuştur. En başta müftüler davet edilmişler­dir. Komotini müftüsü yurt dışındaymış. Bugün toplantı olacağına dair haberler halk ara­sında daha önceden yayıldığı için ve halk toplantıyı sabırsızlıkla beklediği için, müftünün burada bulunmadığı öğrenildikten sonra bile toplantıyı ertelemek ve müftüyü beklemek yö­nüne gidilmiştir. Gerçek budur. Lütfen bu konuya bir kere daha değinmeyelim."
Milletvekili Ahmet: "Bu toplantıya herkes çağrıldı mı?" Divan Başkanı: "Davetlileri ben tespit etmedim, bilmiyorum." Bu arada köylülerden biri kendilerine yazılı davetiye gönde­rilmiş kişilerin adlarını içeren bir kataloğu divan başkanlığına sundu. Başkan: "Elimde ken­dilerine davetiye gönderilmiş 58 isim var, okuyayım mı?" Başkan Onsunoğlu, cemaatin "okuyun" demesi üzerine katalogtaki isimleri yüksek sesle okudu. Başkan: "Kuşkuların burada tüketilmiş olmasını dilerim. Lütfen kısır tartışmalara girmeyelim. Mücadelemizin amaçları neler olmalıdır, ne istemlerde bulunmalıyız? Görüşmemiz gereken başlıca konulardan biri bu. Görüş beyan etmek isteyen var mı?
Topluluktan bir yurttaş: "Biz tazminat istemiyoruz. Toprak yerine bize işlemeye toprak verilsin." Bir başka yurttaş: "Tarlalar dört senedir işlenmiyor boş. Yazık değil mi? Biz işle­yecek toprak bulamazken oradaki tarlalarımız öyle boş duruyor. Bina yapılmayacak olan yerler bize geri verilsin."
Milletvekili Ahmet söz istedi. Ahmet, divan başkanına hitaben: "İyi başkanlık yapmıyorsu­nuz. İnsan ayırıyorsunuz. Daha önce ben görüşülmek üzere bir teklifte bulundum. Görüş­meye getirmediniz. Divan başkanı; "Anlayamadım, nasıl bir öneri sundunuz, ne zaman?"
Milletvekili Ahmet: "Müftüler ve avukatlar gelmedikleri için toplantının ertelenmesini teklif ettim. Görüşmeye getirmediniz." Başkan Onsunoğlu: "Bunun bir öneri olduğunu söy­lemediniz. Müttüler konusunda gereken açıklamaların yapıldığını sanıyorum.Tatmin olup olmamak size bağlı. Davete bazı avukat arkadaşlar icabet edememiştir. Avukat olarak Or­han Hacıibram burada. İhtiyaç hissederseniz, hukukî danışman olarak Orhan'a başvurabi­lirsiniz. Orhan'ın her seferinde sizi aydınlatacağından emin olabilirsiniz. Hem bazı kişilerin toplantıda bulunmayışını ikide birde vurgulamanız neden? Onlardan cesaret mi almak istiyorsunuz? Yaka tarlaları konusunu tartışmakta kendinize güveniniz mi yok? Biz Ahmet'i öyle tanımıyoruz. Sonra iyi başkanlık yapmadığımı söylediniz. Acaba bu bir güvensizlik öne­risi midir?" Milletvekili Ahmet: "Evet" Divan Başkanı: "Peki. Bu en tabii hakkınızdır. Top­lantıyı yönetişimden memnun olmayan herkes, isterse, her an başkanı değiştirmek için baş­kanlık aleyhinde güvensizlik önerisi sunabilir. Kararı halk meclisi verecek. Milletvekili Ah­met'in toplantı başkanlığı aleyhindeki güvensizlik önerisini oylamaya koyuyorum. Komşu­lar! Benim divan başkanlığında kalmamı istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Hep bir ağızdan: "İSTİYORUZ". Başkan, milletvekili Ahmet'e hitaben: "Başkanlık aleyhinde sunduğunuz güvensizlik önerisi, sizin dışınızda, oy birliğiyle reddedilmiştir."
Doktor Mustafa Mustafa söz istedi. Mustafa: "Üniversite için kamulaştırmada topraksız kalan Yakalı köylülerin bu mücadeleci toplantısını saygıyla selamlarım. Köylünün kendi ka­derini kendisinin tayin edeceğini anladığını gösteren bu toplantının bu bakımdan anlamı ve önemi büyüktür. İşi sürekli başkalarına aktarmak eğiliminden artık vaz geçilmeye baş­landığını gösteriyor, bugünkü bu halk meclisi. Mücadeleyi yürütecek olan asıl köylünün ken­disidir, karar almak ta önce onun hakkıdır ve görevidir. Toplumda ileri gelenler size ancak destekçi olabilirler. Yardım ederler, yol da gösterebilirler. Ama kararı önce siz vereceksi­niz, mücadeleyi siz yükleneceksiniz. Biz dayanışmacılar, gerekirse ve bizden istenirse si­ze bilgi vermeye çalışacağız, mücadelenizde yanınızda olacağız. Önce mücadelenin amaç­ları kesin olarak saptanmalıdır. Davanız ne kadar duyulursa, ne kadar yaygınlaşırsa, o ka­dar iyidir. Mücadelenin bu yeni aşamasında yeniden bir kez daha gereken yerlere başvur­mak, üzere köylülerden bir kurul oluşturulabilir. Hazırlanacak bir broşür ile kamulaştırma­nın doğurduğu sorunlar, bizim önerdiğimiz çözüm yolları, çeşitli kuruluşlara, basına, parti­lere, halka duyurulmalıdır. Oralardan destek istenmelidir. Vilayetimiz içinde en başta çiftçi kuruluşlarına ve tarım kooperatiflerine başvurulabilir. Partilere, vilayet kooperatiflerine, üniversite öğrencileri derneğine, gazetelere gidip davamızı anlatabiliriz. Atina gazetelerine yazılar gönderebiliriz. Direniş kararı alınırsa, bu açlık grevi mi olacak, platiyada oturmak mı, yürüyüş mü yapılacak, halk meclisi tarafından kara verilmelidir."
Cemaattan bir köylü: "Geçmişte çeşitli girişimlerde bulunduk bir fayda vermedi. Biz köy­lüler olarak artık direnişten başka bir çaremiz kalmadığına inanıyoruz." Bir başka köylü: "Burada toplantı bitince hep birlikte çıkıp kamulaştırılan tarlaların etrafında yürüyelim.”
Hüsamettin Tevfik: "Kamulaştırılan yerler konusunda bugüne deyin kuşkusuz kimi girişimler yapıldı. Ancak bunlar daha çok azınlık ileri gelenlerinin öncülüğünde çeşitli merciilere gönderilen muhtıralar ve yazılar ve çeşitli yetkili kişilerle yapılan görüşmelerden öteye geçmeyen, "medeni" düzeyde kalan girişimlerden ibaretti. Yargısal başvuruların ise akibeti önceden belliydi, tartışılamaz, çünkü böyle durumlarda Yönetim, konuları oynamaz yargısal kalıp içine yerleştirmeyi iyi bilir. Azınlık insanının toplumsal kavgaların içinde yoğrulmamış olması, deneyimlerinin azlığı ya da hiç bulunmayışı, Yakalıda kendi sorununa kendisinin sahip çıkması gerektiği bilincinin gelişmesini geciktirdi. Onun için baştan hep kurtarıcılar arandı ve tabii kurtarıcı bulunmadığı için, mutlu söz söyleyenlere, geleceği aydınlık gören falcılara inanıldı ve onlara kurtarıcı gözüyle bakıldı. Bu da bugün artık filizlenmeye başlayan yeni bilince ayrıca engel olmuştu. Psikososyolojik komplikasyonlar, bilinç­lenmeye, kuşkusuz içinde yaşanılan toplumsal ve öbür koşullar yön verir, onu hızlandırır ya da yavaşlatır. Yakalı, direnişi daha baştan, korka korka da olsa, tek çözüm yolu olarak düşünmüş ve uygulama yönüne gitmek istemişti. Ama o zaman da yine Azınlık içindeki ki­mi güçler, onlar da kendi saplantılarının tutsağı olarak, direnişten onlar daha çok korktu­lar, bu yetmezmiş gibi bir de korkuttular. Bunlar, azınlık çelişkilerinin sonucuydu, aşılmış olmasını ummak isterim. Geçmiş bir yana, önemli olan bugün bu toplantının böyle başarılı bir biçimde düzenlenmiş olması ve halkın bu düzeye ulaşmış bulunmasıdır. Daha önceden iyice programlaştırılmış olarak köyden vilayete deyin yapılacak bir yürüyüş, valiye ve­rilecek köylülerce daha önceden onaylanmış yazılı bir metinle, sloganlarıyla, pankartlarıy­la, miting koruyucularıyla, bana şimdilik en uygun direniş biçimi olarak görünüyor. Başarımız ve gücümüz oranında sonradan direniş kademeleştirilebilir."
Bir ses: "Toprakları işgal edelim."
Abdülhalim Dede: "Köylü direniş yapmaya gerçekten kararlı mıdır? Baştan kararlıyız di­ye hep bir ağızdan bağırdık. Müslüman gibi acaba kalben de tasdik ettik mi? Zira, direniş kelimesi kullanılmaya başlayalı beri, dikkat ediyorum, birer birer sıvışmalar oluyor. Eğer direnişe başlayacaksak, bu işe bütün bir Yaka olarak girişmeliyiz. Erkeğiyle, karısıyla, ço­cuğuyla. Deneme mahiyetinde toplantıdan sonra camiden kamulaştırılan tarlalara kadar bir yürüyüş yapalım. Var mısınız?"
Halil Salih Haki: "Arkadaşlar, Meşeli bir yaşlıya sormuştum. Sizin köy Batı Trakya'nın en aydın, en ileri ve en sağlam Türk köyü görünümündeydi, niye bozulan ilk köylerden biri oldu? İhtiyar düşündü ve şu cevabı verdi: Köyün bozulmasına tarlalar sebep olmuştur. Tar­lalarımız elimizden alındıktan sonra, köyümüz darmadağınık oldu. Ve ben şimdi size soruyorum: Meşe tarlaları hikayesini içimizden kaç kişi biliyor? O zaman ne yapıldı? Meşe tar­lalarını kurtarmak için kim uğraştı? Müftülerimiz, ileri gelenlerimiz o zaman neredeydiler? Bugün Yaka da aynı sebep yüzünden bozulmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Direnişten başka yapılacak ne kaldı ki!"
Salih Aydın: "Mücadele dört köy halkı tarafından yürütülecektir. Asomatos, Thamna, Ri­zama ve Ayazma. Kamulaştırma bu dört köyü yıkmıştır. Ve kararı bu köylerin halkı vere­cektir. Mücadele kararı, başka yerlerden daha önceden yardım edebileceğine dair vaad verilmesi şartına bağlanamaz. Biz önce mücadeleye başlayalım, sonra yardım bekleyelim." Divan Başkanı Onsunoğlu: "Komşular! Alınan kararları uygulamak için her seferinde bu­gün toplandığımız gibi sekiz yüz, bin kişinin bir araya gelmesi olanaksız. Alınan kararlar paralelinde mücadeleyi koordine etmekle mükellef daha hareketli bir organ oluşturulsun. Bu organın adına mücadele heyeti diyebiliriz. İşleri yürütmeyi bu heyet üstüne alsın. Ve bu heyet, genel kurul, yani buradaki halk meclisi önünde sorumlu olsun. Ne dersiniz?" Oy birliğiyle mücadele heyeti oluşturulmasına karar verildi. Mücadele heyetine önerilen ve seçilen kişiler şunlardır...(*)
Divan Başkanı: "Arkadaşlar! Mücadele heyeti yalnızca kamulaştırılmadan zarar gören Yakalılardan oluştu. Bir de ayrıca Yakalılar dışından, Komotinili ve Ksanthlilerden bir da­yanışma heyeti oluşturulmasını önermek istiyorum. Kabul ediyor musunuz?"
Oy birliğiyle dayanışma heyeti kurulmasına karar verildi. Dayanışma heyetine önerilen ve seçilen kişiler şunlardır: 1) Orhan Hacıibram. 2) Mustafa Mustafa. 3) Abdülhalim Dede. 4) İbram Onsunoğlu. 5) Firuz Boyacı. 6) Ahmet Üntirenli. 7) Mehmet Bağdatlı.
Milletvekili Ahmet Mehmet kendisinin de dayanışma heyetine girmesi önerisini reddetti:
"Milletvekili olarak ben zaten mücadelenin başındayım."
Divan Başkanı: "Komşular! Şimdi direniş biçimi olarak yapılan önerileri bir gözden geçi­relim. Direnişin köyden vilayete kadar yapılacak bir yürüyüşle başlaması önerisi var. Daha sivri direniş biçimleri de önerildi. Yumuşağından sertine doğru onları biraz tartışalım. Bu konuda karşı görüşü olan var mı?" Hep bir ağızdan: "Yok." Başkan: "Köyden başlayıp vilayete kadar sürecek yürüyüş önerisi hakkında görüş beyan etmek isteyen var mı?" Or­han Hacıibram: "Direnişe böyle bir yürüyüşle başlanması bana en uygun geliyor. Yürü­yüş, dükkanların ve vilayetin açık olduğu bir günde yapılmalıdır. Öyle ki, vali de makamın­da bulunsun ve ona daha önce köylünün onayladığı yazılı metin sunulabilsin. Yürüyüşün nasıl yapılacağı konusunda çeşitli ayrıntıların önceden etraflıca tartışılması ve saptanması gerek. Tarih olarak ben şunu önereceğim: Yürüyüş ocak ayının yedisinden önce, yani ta­tiller bitmeden yapılmasın. Tarih olarak ocak ayının yedisinden sonrası saptanmalıdır." Di­van Başkanı: "Komşular! Yürüyüş yapma önerisini karara bağlayalım. Soruyorum, kesin tarihini sonradan saptamak üzere, şimdi prensip olarak, köyden vilayete kadar sürecek bir protesto yürüyüşüne evet mi, hayır mı?" Hep bir ağızdan "evet" diye bağrıldı ve yürü­yüş yapma önerisi oy birliğiyle kabul edildi.
Cemaatten bir ses: "Yürüyüş ne zaman yapılacak?" Divan Başkanı Onsunoğlu: "Bura­dan kasabaya, vilayete kadar yapılacak bir yürüyüş kolay iş değil. Başarısı sıkı hazırlık ça­lışmalarıyla garanti altına alınmalıdır. Yaka davasını anlatan beyannameler hazırlanmalıdır. Yakalının mücadelesi bütün Rodop ilinde ve daha geniş çapta, gerek basın yoluyla ol­sun, gerek kulaktan kulağa, duyurulmalıdır. Dayanışma, destek, ilgi sağlanmalıdır. Pan­kartlar hazırlanmalıdır. Miting sözcüsü, mitingi koruma güçleri seçilmelidir. Valiye sunula­cak metin hazırlanmalıdır. Yürüyüşe katılım çok olmalıdır. Bizim bura ölçülerimize göre katılanlar birkaç bini bulmalıdır. Yürüyüş düzenlemede tecrübeden yoksunuz. Bu biçim mü­cadelelere Azınlık yeni yeni giriyor. Halkımız yürüyüş yapma tecrübesinden yoksun. Onun için hazırlık çalışmaları çok sıkı olmalıdır. Bu işten alnımızın akıyla çıkmalıyız. Bütün bu nedenler yüzünden, bir yandan mücadelemizin amaçlarını bir kez daha görmek, öbür yandan kararlaştırılan yürüyüşü koordine etmek ve kesin tarihini saptamak üzere, bu toptantı­nın devamı olarak ikinci bir toplantı yapılsın. Karşı görüş var mı?" Hep bir ağızdan “hayır!” diye bağrıldı.
Cemaattan bir ses: "ikinci toplantı bir hafta sonra, ocak ayının 2'sinde yapılsın." Baş­kan: "Münasiptir. Soruyorum, öbür hafta ocak ayının 2'si Pazar günü için itiraz eden var mı?" Hep bir ağızdan "hayır" diye bağrıldı. (**)
Divan Başkanı: "O halde halk meclisine duyuruyorum ki, önümüzdeki hafta Pazar günü Ocak ayının 2'sinde ve saat 12.00'de Thamna köyünde ve köy camiinde öğle namazından sonra bugünkü toplantının devamı olan herkese açık ikinci bir toplantı yapılacaktır. Bu ikinci toplantıda, özellikle, kararlaştırılan yürüyüşü düzenleme çalışmaları yapılacak ve yürüyüş tarihi kesin olarak saptanacaktır. Heyetlere seçilen arkadaşlara seslenmek isterdim: Bu an­dan itibaren çalışmalara başlıyoruz. İkinci toplantıyı hazırlama, daha kitlesel bir katılım sağlama, Yaka davasını duyurma ve kamuoyu oluşturma en başta bizim görevimiz..
Bir başka öneri daha var. Toplantı dağılırken direniş kararımızı vurgulamak için küçük çap­ta bir deneme yürüyüşü yapalım diye önerildi. Bu konuda önerilerden biri, kamulaştırılan tel örgülü arazinin çevresinde yürümektş. 3200 dönümün çevresinde yürümek saatler sürer, karanlık basıncaya kadar bitmez. Oysa saat 4'ü geçiyor, dışarıda hava çok soğuk, kar yağıyor, sıcaklık sıfırın altında, üstelik yemek te yemedik, açız ve üşüyoruz. İkinci öneri kö­yün içinde sembolik bir yürüyüş yapmaktı. Ben ikisini de oylamaya koyacağım, ama oyu­mu ikincisine kullanıyorum. Benim oyuma itiraz eden var mı?" Hep bir ağızdan "hayır" diye bağrıldı.
Divan başkanı ibram Onsunoğlu: "O halde bugünkü toplantıyı kapatırken cemaati köyün içinde hemen şimdi yapılacak olan yürüyüşe davet ediyorum. “***”
Thamna 26-12-1982

*Avukat bay Mehmet Müftüoğlu, kendisine başvurudan sonra dava dosyasını divan baş­kanlığına seve seve teslim etmiş, ayrıca dört yıl boyunca yapılan girişilerle ilgili bir rapor hazırlanmıştır. Müftüoğlu'nun verdiği bilgilerden direnişin öbür safhalarında çok yararla­nılmıştır.

* Yönetim, "mücadele heyeti"nde yer almayı yurttaşların kişisel dosyalarına işlenmesi gereken bir öge olarak değerlendirildiği için, zira Asomatos nahiye müdürü bay Mehmet Nuri'ye mücadele heyetinde yer aldığı için vilayetçe hesap sorulmuştur. Bu yüzden, heyet üyelerinin adlarını açıklamamayı uygun gördük. Dayanışma heyetine girenlerin adlarını giz­lemeyişimizin nedeni ise, onların kişisel dosyalarının çok şişik olması yüzünden, o dosya­lara başka bilgi sığacak yer kalmamış olacağını sandığımızdandır.

** Kararlaştırıldığı gibi, ikinci toplantı 2 Ocak’ta yapılmış, 18 Ocak’ta 3’üncü toplantı, 13 Şubat’ta ise dördüncü toplantı düzenlenmiştir. Bu sonuncusunda Yaka davasının camide­ki halk meclislerinde artık görüşülmemesi, onun yerine Müttülükteki toplantılara aktarılma­sı kararı aldırtılmıştır. Yönetimin arzuları paralelinde olan bu kararın ardından Yaka direni­şi de canlılığını geçici olarak yitirmiştir.

*** Toplantı bittikten sonra halk, "HAK VERiLMEZ ALINIR" sloganını haykırarak Thamna sokaklarında yürümüştür.



Azınlıkça
Sayı:32
Eylül 2007
Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken
İbram Onsunoğlu

Azınlığın yakın geçmişine bir göz atarken - K

Azınlıkça
Sayı 31
Ağustos 2007

İbram Onsunoğlu

Refika Nazım’ın anısına


-K-


1981-1985 DÖNEMİ

Azınlıkta mücadele nasıl başladı nasıl devam etti
İlk toplu mücadele, 1981 yılında 1091 sayı ve 1980 tarihli yeni Vakıflar Yasasına karşı verildi. Bu amaçla Gümülcine Müftülüğünde sonradan Yüksek Kurul diye adlandırılan geniş katılımlı toplantılar yapılmaya başladı, Kemalistinin ve İslamcısının, sağcısının ve solcusunun, eski ve yeni kuşakların yer aldığı toplantılar, böylesi azınlık tarihinde ilk kez oluyordu. Azınlık, yeni yasanın kötü niyetli olduğunu, vakıfları dağıtma amacını taşıdığını ve kabul edilemeyeceğini söylüyor, eski yasanın yeniden yürürlüğe getirilmesini istiyordu. Bakanlıklara Azınlığın itiraz ve şikayetlerini dile getiren bir muhtıra yazıldı, muhtırayı hazırlamayı rahmetli avukat Sabahattin Emin Salepçi ile bu satırların yazarı üzerimize aldık, ayrıca Müftü Mustafa Hüseyinoğlu başkanlığında bir heyet temaslarda bulunmak üzere Atina’ya gitti.
Yüksek Kurula getirilip görüşülen azınlık sorunları hakkında birçok kez böyle muhtıralar yazıldı, sonra bunlar imzaya açılıp Bakanlıklara gönderildi ve yine birçok kez heyetler oluşturulup Bakanlarla görüşmek üzere Atina’ya gidildi.
(Şimdilerde açıklama çıkarmak bir moda halini aldı, o zamanlar ise muhtıra hazırlayıp ilgili makamlara göndermek yoluna başvuruluyordu. Şu farkla ki, muhtıralar Azınlığın kendi ürünüydü, Danışma Kurulunun açıklamaları ise zahmet çekmeden hazır geliyor, bu süre içinde Azınlıkta meydana gelen “teknolojik gelişmenin” sonucu olarak.)
Aynı dönemde İnhanlı Direnişi, Kozlukepir nahiye mücadelesi, Yüksek Tahsilliler Derneği’nin kuruluşu, Yaka Direnişi, “Dikaça” mücadelesi ve daha başka toplu mücadeleler patlak verdi. Bu sayılanlar, Yüksek Kurul öncülüğünde yürütülmedi, onlara Yüksek Kurulun katkısı hiç olmadı veya az oldu. İnhanlı Direnişi en büyüğü idi, onu sonradan Yüksek Kurul çerçevesine taşıdık, ama orada yeni oluşan Takım sayesinde öylesine iç kavgalara neden oldu ki, mücadeleyi yönünden saptırıp durduracak noktalara varıldı. O zaman dehşetle gördüm ki, Takım için önemli olan egemen olmak, denetimi ve yönetimi ele geçirmek, bu isterse verilen mücadeleyi durdurmak anlamına gelsin. Ardından gelen mücadelelerde İnhanlı’dan örnekle Yüksek Kurula bir çeşit mesafe kondu. Bu arada Azınlıkta yeni oluşan bu organı ve toplantılarını kargaşa ortamından çıkarıp kurallı bir çalışma düzenine kavuşturmak için uğraşıldı. Yüksek Kurulun öncülüğünde mücadele verilen sorunlar arasında Karaçanlar köyü öğretmen sorunu, azınlık liselerinde değiştirilen mezuniyet sınavları, “maliye terörü”, açık hava hapishanesi için Şapçı ovasında yapılması kararlaştırılan geniş kamulaştırma ve bu dönemin sonunda Müftülük sorunu var.
(Azınlık rençperine ait topraklarda yapılan büyük kamulaştırmalardan Sanayi Bölgesi için Yahyabeyli altındaki ile askerî “ihtiyaçlar” için Kum Yolu’ndaki hakkında mücadele verilmemiştir, hele bu ikincisi hakkında. Zira birinci kamulaştırma, Azınlıkta mücadele başlamazdan önce gerçekleştirilmişti, yerel tepkilerle yetinildi. İkincisinde ise tarlalara birkaç yıl boyunca ordu tarafından geçici olarak el konuldu, kamulaştırmaya sonradan geçildi ve bu nedenle ve daha başka nedenlerle Azınlıktan hiç tepki gelmedi. Kum Yolu, İsmail Rodoplu’nun köyü Semetli’nin altındadır. Rodoplu, o sırada palazlanan Takımın parlayan yıldızlarındandır, İnhanlı ile Yaka direnişlerinde çıkan iç kavgalarda en çok konuşanıdır ve gazetesi Gerçek’te Takımın bir çeşit sözcülüğüne soyunmuştur. Yürütülen kavgaların tekerine çomar sokmakta oldukça başarılıdır. Ona takılıp tahrik ediyoruz: Kum Yolu senin bölgen, hodri meydan, oradaki mücadeleyi sen diğerleriyle örgütle de görelim bakalım.)

Yüksek Kurul toplantıları ve Takım
İlk Yüksek Kurul toplantılarından bazı olayları daha önce anlatmıştım. Eski kuşak ileri gelenleri arasında “ideolojik” ayrılıkların ve özellikle eski kişisel kinlerin ve yine onların yeni kuşağın “hırslı” temsilcilerine karşı rekabet ve husumet duygularının zaman zaman belirgin bir şekilde ortaya çıktığı ve anlamsız kavgaların da yapıldığı bu toplantılar, her şeye rağmen azınlıksal birliği simgeliyor ve bir çeşit “katılımlı doğrudan demokrasi” koşullarında yürütülüyordu. Bunlar benim ilk izlenimlerim.
Azınlığın belleğinde Yüksek Kurul bu ilk olumlu izlenimleriyle yer etti ve daha sonra Takım sayesinde çalışması yozlaştıktan sonra bile olumlu izlenimler silinmedi. 1986’larda Yüksek Kurul gerçekte dağılmış, yeni bir döneme girilmiş bulunmaktadır. Yüksek Kurulun yerini alan Takımın Azınlık içinde astığı astık kestiği kestiktir on yıl boyunca. Faşizm ve terör. 1991’de Yunanistan’in tenkil politikasının gevşemesi ve daha başka gelişmelerlerle birlikte Takıma karşı sessiz bir direniş oluşmaya başlar. Türkiye’nin çıkmazdaki azınlık politikası iyice iflasa gitmekte ve “korkutarak Türkiye’yi sevdirmek” çabaları artık geri tepmektedir. Bu arada bazı kesimlerden Yüksek Kurulun o ilk demokratik şekliyle yeniden kurulmasına müsaade edilsin diye baskılar gelmektedir, zira on yıl boyunca yerle bir edilen Azınlık kendi kendine örgütlenmekten acizdir. Yıllar 1997. Koca Kapı, Yüksek Kurul yerine bir hilkat garibesi olan Danışma Kurulunu kurdurur. Size böylesi layık diyerek. Aradan bir on yıl daha geçti. Bu günlerde Danışma Kurulu tüzüğünün daha demokratik olacak, Yüksek Kurula da rol verilecek bir şekilde değiştirileceği ve görev kadrosunun tayinle değil de seçimle belirleneceği söylentileri ortalıkta dolaşıyor. İnanmayın. Azınlıkta devrim olmadan hiçbir şey değişmeyecektir.
Toplantılar, sayıları 50-60 kadar olan belirli kişilerin Müftülük tarafından davet edilmesiyle oluyordu. Bunların arasında o zaman daha az sayıdaki tüm yüksek tahsilliler vardı, ama toplantılar halka açık olduğu için her isteyen katılıp söz alabiliyordu. Kimse dışlanmıyordu, belirli kişilerin dışlanmaları sonradan başladı, iki yıl sonra.
Gerçi ilk dışlanmalara daha ilk toplantıda teşebbüs edilmişti, hem de dönemin yeni kuşaktan iki azınlık milletvekiline karşı, Hasan İmamoğlu ile Celal Zeybek’e, ama tutmadı. Bu olayı da ileri sürülen nedeniyle birlikte anlatmıştım. Gümülcine’de Hasan Hatipoğlu’nun Hasan İmamoğlu’na, İskeçe’de Mehmet Emin Aga ile Ahmet Faikoğlu’nun Celal Zeybek’e karşı olan kişisel kinleri o koşullarda iki milletvekilini dışlamaya yetmezdi.
Burada şunu da anımsatmakta yarar var: Toplantılara başkanlık eden Gümülcine Müftüsü Mustafa Hüseyinoğlu, onu gazetesi Akın’da “yegâne dinî ve millî liderimiz” diye adlandırıp pohpohlayan Hasan Hatipoğlu’nun etkisi altındaydı, ikisi arasındaki yakın ilişki ta 1967 öncelerine dayanıyordu. Toplantılar, Gümülcine Müftüsünün davetiyle oluyordu, ama onun arkasında akıl hocalığı eden ve gündemi belirleyen Hatipoğlu vardı. Oradan öte sık sık evdeki hesap çarşıya uymuyor, her toplantının kendine göre dinamikleri ortaya çıkıyor ve geniş katılımlı o ilk toplantılardaki demokratik ortamda tartışmalar ve kararlar ona göre yön alıyordu, baştan belirlenmek ve empoze edilmek istenenlerin dışına çıkılarak. Aga ve Faikoğlu ise İskeçe Müftülüğünün kendisi demekti. Gümülcine Müftüsü M. Hüseyinoğlu’nun Gümülcine’deki toplantılara katılmayan ve kendisi yerine oğlu Mehmet Emin’i gönderen yaşlı İskeçe Müftüsü Mustafa Hılmi Aga ile ilişkileri pek iyi sayılmazdı. Bir gün Mustafa Hüseyinoğlu, Agalar’ın bazı davranışlarından canı sıkılmış bir halde, bana Aga sülalesinin geçmişine nasıl küçümseyerek baktığını göstermişti, Azınlıkta birlik adına onlara tahammül etmek zorunda kaldığını söyleyerek. Hatipoğlu’nun ise İskeçe Müftüsüyle de arası pek iyiydi, Agalar’ın “millî cepheye” katılmalarına o aracılık etmişti. Gümülcine Müftüsünün ölümünden sonra, Hatipoğlu ve Akın gazetesine göre “yegâne dinî ve millî liderimiz” İskeçe Müftüsü Mustafa Hılmi Aga oldu. Bu hal, Hatipoğlu’nun Yüksek Kurul toplantılarında baş rolde oynamasına ve şov yapmakta olduğu kadar komplo düzenlemekteki yeteneklerini de sergilemesine meydan veriyordu.
İmamoğlu ile Zeybek’i cezalandırmak unutulmadı, bu ikisi, diğerleriyle birlikte, 1984 sonlarına doğru Yüksek Kurulda Takımın tam egemenliği kurulunca toplantılardan dışlanmaya başladı ve daha sonra kara listeye girdiler. Bu kez olay azınlıkiçi kişisel rekabet sınırlarını aşmış, Ana Vatan’ın mührünü taşıyordu ve karar Derin Devlet mekanizmasından çıkmıştı.
1967 öncesi Azınlıkta mücadele, politikacılar ve ileri gelenler tarafından şimdikinden çok değişik koşullarda ve daha çok kişisel düzeyde yürütülüyordu. Azınlık 1965’ten bu yana son 15 yıldır Büyük Kovma’nın hedefini oluşturarak ayrım ve baskılar altında inliyordu, hiçbir esaslı mücadeleye girişmeden. Araya 7 yıllık diktatörlük girmiş, demokrasi geleli bir 6 yıl daha geçmiş, ama hiçbir şey düzelmemiş, tersine baskı ve ayrım düzeni yeni uygulamalarla gittikçe şiddetleniyordu. Azınlık, şimdiye dek durumların kendiliğinden düzeleceğini beklemiş, bir türlü gerçekleşmeyen yeni bir Yunan-Türk yaklaşmasına veya anlaşmasına bel bağlayarak, ve hiçbir sorununu ne gündeme getirmiş ne de kavgasını vermişti, böyle sayılabilecek ama arkası getirilmeyen birkaç olay hariç. 1981 başlarında toplu mücadele başlıyor, Azınlık kendi göbeğini kendi kesmeyi öğrenmek zorunda kalıyordu, zaten yapılması gereken de oydu, ama büyük bir deneyimsizlik vardı. Ne teori, ne de pratik. Eski kuşak temsilcilerinin en iyi bildiği şey, milletvekili ve cemaat seçimlerinde iç kavgalardı, birbirlerine çelme takmak ve çamur atmak. Az sayıda da olsa okumuşlu yeni bir kuşak yetişmişti, Türkiye’den okuyup dönen birkaç kişi, onların sayısı şimdi artmaya başlamıştı, ve Selanik mezunları, özellikle onlar Yüksek Kurul toplantılarına ton ve yön veriyorlardı. Meydanlarda yapılacak mücadeleyi örgütlemeyi ve yönetmeyi de belirli kişiler ve arkadaş grupları üstüne alacaktı.
Yüksek Kurul toplantıları bir süre “halka açık azınlık meclisi” gibi çalıştı. Birçok işlev bozukluğu ortaya çıkıyordu, ama bunlar zamanla düzelebilirdi. Tersi oldu, Yüksek Kurul düzlüğe çıkacağı yerde Takım sayesinde gün geçtikçe batağa saplandı. Gümülcine ve İskeçe Müftülüklerini elinde tutan Hatipoğlu ve M. Emin Aga, etkiledikleri kişilerle bir fraksiyon gibi çalışıyor, sanki gruplaşmalar varmış gibi hareket edip gereksiz çelişkiler yaratıp nifak çıkarıyor, rakip gördükleri kişileri tecrit ve sabote ediyor ve bu amaçla seviyesiz oyunlara ve hilelere baş vurmaktan çekinmiyorlardı. Takım, Yüksek Kurula hakim olmak istiyordu, ama kime karşı? Sesini hiç yükseltmeyen ve her makul öneriyi onaylayan Hafız Yaşar ve İslamcı gruba karşı mı, oradaki tutucu ortama uyum sağlamış olan birkaç solcu gence karşı mı, birkaç hırslı Selanik mezununa karşı mı, kime karşı, anlamak mümkün değil. Fikir ayrılıkları vardı, ama derin ayrılıklar yoktu, ideolojik çatışma denilebilecek şeyler olmuyordu, paylaşılamayan bir şey yoktu. Gerçi bir nüfuz kazanma ve erk kavgası vardı, ama Azınlıkta erk neydi ki, ve bütün bu oyunlara, hilelere değer miydi? Ve Takımın hedefini, yer yer patlak veren mücadelelerde başı çeken, onları örgütleyen ve Azınlığı sokağa döken ve bu yüzden Azınlık içinde nüfuz kazanmaya başlayan genç kuşak temsilcileri, demokrat kişiler ve birkaç solcu genç oluşturuyordu özellikle. Yüksek Kurulda egemen olmak, Azınlıkta egemen olmak demekti. Takım, “bıçağının aşkıyla” kazanacağı egemenliğini ve erkini, o zamana kadar sergilediği ahlâkına uygun olarak rakiplerini kara listeye sokmakta kullanacaktı. 1988’lerde “Azınlık bizden soruluyor” diye böbürleniyordu, Takım üyelerinden çenesi düşük İsmail Rodoplu. Ayaklarımız çok sonraları suya erdi.

Takımın arkasında Koca Kapı
Gerçi daha ilk zamanlar bile Takım gücünü nereden alıyor diye sorsalar hepimiz yanıtını biliyorduk: Koca Kapı’dan! Ama kimse bu soruyu kendine sormaya cesaret edemiyordu. Bu hal bazılarımızda bugüne kadar devam ediyor. Yoksa hayalimizde inşa ettiğimiz bina o anda yıkılıverecek ve altında kalıp ezileceğiz, ortalıktan sessizce çekilmeyi yeğleyerek ve kendimizi pasifize ederek, veya Koca Kapı’ya karşı tavır koymak ve direnmek zorunda kalacağız. Korkunç bir psikolojik çıkmaz.
Mehmet Müftüoğlu’nun verdiği ve benim önceleri çok garipsediğim erken tepkiyi anlatmıştım. Daha sonra yine Müftüoğlu, çok duygusal ve çok gururluydu rahmetli, milletvekili seçildikten sonra, 1987 miydi yoksa 1988 mi, Azınlıkta yürüttüğü ayrımcılık-kayrımcılık yüzünden, burada yine Takım kastediliyor, Konsolosluğa karşı sert bir kınama çıkardı, kınama Trakya’nın Sesi ve İleri gazetelerinde yayımlandı. Az önce birkaç azınlık nahiye müdüründen yine aynı gazetelerde yayımlanan benzeri bir tepki gelmişti. Böylesi şeyler ilk kez oluyordu. Azınlıkta öfke yükseliyor ve bir tabu aşılıyor muydu? Koca Kapı izlediği azınlık politikasını düzeltecek miydi? Tabiî ki hayır. Azınlığın Türkiye’ye kaçtığı ve kalanın da kaçmaya hazırlandığı baskı koşullarında olacak şey değil. Müftüoğlu’nun emdiği südü burnundan getirdiler. Yatırım çok büyüktü. Birkaç ay sonra terör faslı başlıyor, Takım dışında kalan ileri gelenlerin tümüne Türkiye’ye giriş yasağı konuyor ve Azınlık Takım aracılığıyla Derin Devletin yörüngesine sokuluyordu. Büyük bir “millî hedef” seçilmişti, Türk Azınlığını Yunanistan’ın PKK desteğine karşı koz olarak kullanmak. Ama bunlar bir sonraki döneme ait.
1981-1985 dönemine dönelim. Hepimiz Koca Kapı’nın çocuklarıydık, orasının yanlışlıklarına karşı çıkacak demokratik olgunluğa henüz erişmemiştik. Onun için o zaman ve daha sonraları bütün bu olup bitenleri yalnızca azınlıkiçi çelişkiler çerçevesi içinde değerlendiriyorduk, daha ötesini düşünmekten korktuğumuz için. Azınlığın kısa geçmişinde Koca Kapı’ya karşı tavır alanlar, Yönetimin güdümüne giren İslamcılardı, onları da büyük ölçüde yönlendiren Batı Trakya’ya yerleşen Türkiye kaçakları olmuştu. Aynı pozisyona girmiş gibi görüneceğiz ve Takım tarafından zaten öyle çamurlara hedef olmaya başlamıştık. İslamcı grup, 1974 sonrası, hatta daha önceleri Büyük Kovma dediğim olay belirgin bir hal alınca tavır değiştirmiş, Koca Kapı tarafından 1974’te affedilmiş ve Azınlıkta “ulusal birlik” oluşmuştu. Ama Azınlık 15 yıldır mık diyemeden tükeniyordu. Şimdi kavga zamanıydı, önemli olan başlayan kavgayı devam ettirmekti. Biz de öyle yaptık. 1981-84 dönemindeki tüm mücadelelerde yer alırken, Koca Kapı-Konsolosluk ne diyormuş, ne düşünüyormuş gibi konular bizi pek az ilgilendirdi, oraya ne güdüm almaya ne de danışmaya gittik, böyle şeyler aklımızdan bile geçmiyordu. Azınlık mücadeleye kalkmış ve rüşdünü ispat ediyordu, Koca Kapı bundan tabiî memnun olmalıydı. Belki de derinliğine içimizdeki beklenti, mücadele büyüdükçe Koca Kapı’nın yapmakta olan hatasını nasıl olsa göreceği ve politikasını değiştireceği idi. Tersi oldu. Koca Kapı, tam bir bürokratik devlet anlayışıyla hareket edip, Azınlık üzerinde denetimi elden kaçırıyorum telaşına kapıldı ve denetimsiz kişilerce denetimsiz yürütülen mücadeleyi Takım eliyle sabote etmekten çekinmedi.

Yaka Direnişinden görüntüler
Bundan birkaç ay önce Mehmet Nuri’yle eskileri konuşuyoruz. Üniversite sitesi için yapılan kamulaştırmalara karşı başlayan Yaka Direnişini kim durdurdu diye soruyorum. Çünkü yanıtından korktuğumuz için soramadığımız sorulardandır. Yönetimin oyunlarına mı yenildik te direniş durdu, polisin tehditlerinden mi korktuk, Yakalılar yıldı da mı vazgeçtiler, azınlık kamu oyu desteğini mi çekti de durdu? Mehmet Nuri, Yaka’da dönemin nahiye müdürü idi ve direnişin hazırlayıcısı ve baş sorumlusu. Direniş, Yönetimin kurduğu tuzaklara, polisin terörüne, Yakalıları içten ve dıştan yıldırma çabalarına rağmen durmadı ve devam ediyordu. Ve Eşekçili köyünden çekilip Vilayet önünde tamamlanacak bir yürüyüşte kilitlenmişti, değişik tarihlerde üç kez yürüyüş özgürlüğü yasaya aykırı olarak yasaklanarak ve artık polisin yasadışı hareketi iyice kanıtlanarak. Şimdi, Yönetimin ve Polisin maskesini düşürmüş, daha kararlı bir biçimde dördüncüsüne teşebbüs etmeye hazırlanıyorduk. Yaka sorunu yerel sınırlarını aşmış, ilan edilen tarihlerde mitinge katılmak için Vilayet önünde ve çarşı içinde bekleşen binlerce kişi tarafından genel azınlık sorunu dile getirilecek boyutlara ulaşmıştı, baskı ve ayrımlara ve tenkil politikasına karşı. 29 Ocak 1988, beş yıl öncesine çekilmiş olacaktı. Sonra Yaka Direnişi pat diye durdu, kim durdurdu? Takım, ve Takımın arkasındaki Koca Kapı. Ama neden?
Azınlık, hazır yanıtlarla yönetiliyor, Danışma Kurulunun hazır gelen açıklamaları gibi. Soru sormak yasak, tartışmak, yanıt aramak yasak. Her şeyin yanıtı hazır. Azınlığın çıkmazı bu, gelişiminin önündeki en büyük engel. “Koca Kapı bizi elinden tutulup yürütülen bir bebek gibi gördü hep. Onun için kendi kendimize yürümesini öğrenmedik.”
Yaka olaylarına gelelim. Eşekçili camiinde yapılan ilk genel kurul toplantısında (26.12.1982) cami hıncahınç dolu, herkes orada, ama Takım ve etkilediği kişiler yok. Takım, toplantıyı boykot etme kararı almıştır. Yeni oluşmaktadır, Yaka’da olduğu gibi çeşitli mücadeleler patlak verdikçe bunları örgütleyenlere karşı muhalefet ede ede, yerine göre mücadeleyi boykot ve sabote ederek veya yokuşa sürerek gittikçe güçlenecek ve deneyim kazanacaktır. Gerçi iktidar partisi milletvekili Ahmet Mehmet Muncura, Takımı o gün hiç aratmadı, toplantının ertelenmesini, o günlerde Libya’da bulunan Gümülcine Müftüsünün başkanlığında yürütülmesini istiyordu, yalnız kaldı. Ahmet’in oyalama taktikleri beni çok uğraştırdı. Boykot çabası suya düşünce, öbür genel kurullarda Takım yekvücut Eşekçili camiine gelecek ve bu kez Yaka sorununun Yakalılar toplantısında yerinde değil de, kendi sahası saydığı Müftülükte Yüksek Kurul çerçevesinde ele alınması gerektiğini inatla savunmaktan geri durmayacaktır, ama bu öneriler hep geri püskürtülecektir. Paralel olarak sorunla ilgili Yakalılar davet edilmeden ve onların gıyabında Müftülükte sınırlı Yüksek Kurul toplantıları da yapılacaktır, daha sonra bunlara Yakalılar da katılacaktır, ama sonunda mücadele merkezinin Yaka’da Eşekçili’de kalmasını sağlayacağız.
İlk genel kurul toplantısı sona erdikten sonra, Gümülcine’ye yapılması kararlaştırılan büyük yürüyüşün bir provası olarak, katılımcılar Eşekçili köyünde bir yürüyüş gerçekleştirdiler, slogan attılar. Bu toplumun insanı ömründe herhangi bir yürüyüşe ve mitinge katılmamıştı, onlara böyle şeyleri göstermek gerekiyordu.
Bir yıl önce İskeçe’deki İnhanlı Direnişinde şehir meydanında gerçekleştirilen “πικετοφορία” eyleminde aynı durumla karşılaşmış ve İnhanlılara yürüyüş nasıl düzenlenir konusunda yerinde seminer (!) yapmak zorunda kalmıştık. Beş-altı slogan seçilmişti, Yunanca, bunlardan bir tanesi ünlü Türkçe slogan “Toprak işleyenindir”in çevirisi, “H γη ανήκει σ’αυτούς που την καλλιεργούν”. Onlara bu sloganları ve hangi tempoyla söyleneceğini öğretinceye kadar akla karayı seçmiştim. Sonunda herbirinin eline sloganların yazılı olduğu birer kâğıt tutuşturduk, buradan okuyacaksınız diye. Mehmet Emin Aga da orada, şehir meydanında, beni şaşkın şaşkın izliyor. Bir kartona eğilmiş bir şeyler yazıyordum ki, beni sol omuzumdan tuttup kaldırdı, ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim: “Doktor, şimdi ne yapacağız!” Çünkü hazırlıklar uzayıp gidiyordu. “Beşer kişilik saflar halinde bir kuyruk oluşturacağız, herkes boynuna bu yazılı kartonlardan birini asacak. Sonra bu platiyanın çevresinde öğrendiğimiz bu sloganları bağırarak yürümeye başlayacağız, ayaklarımıza sarı su ininceye kadar veya polis gelip bizi dağıtıncaya kadar.” Yıllar sonra rahmetli vaiz Koca Sabri bir gün bana “Doktor, o gün bize, bizim gibi din adamlarına bile, komünist sloganları söylettin” diye takılıyordu gülmekten kırılarak. Haşa!
Eşekçili’deki ikinci genel kurul toplantısında (2.1.1983) birincisinde ilk büyük eylem olarak yapılması kararlaştırılan yürüyüşün tarihi tesbit edildi (18.1.1983).
Bu ikincisinde bütün Takım oradaydı. Gümülcine Müftüsü Mustafa Hüseyinoğlu da, Sabahattin Galip te. Takım ilk toplantıyı boykot etmişti, ikincisini sabote etmeye geliyordu. Toplantıyı yönetmeye yine ben geçiyorum. Hasan Hatipoğlu itiraz ediyor, toplantının Müftü tarafından yönetilmesi gerektiğini söylüyor, kendisine özgü demagojik kısa bir nutuk atarak. Yegâne dinî ve millî liderimiz Müftü efendinin hazır bulunduğu yerde toplantıya bir başkası başkanlık edemezmiş diye falan. Benim için sorun değil, hemen oracıkta genel kurul başkanlığını Müftüye terkedebilirdim. Ama biliyorum ki, bu olursa Takım cirit atacak ve toplantı batağa sürüklenecek, yürüyüş mürüyüş te bekleme. Bunu benim bildiğim kadar Yakalı da biliyor. Müftü mü Onsunoğlu mu diye oylamaya gidiliyor. Müftü lehinde Takım üyeleri dışında kimse oy kullanmıyor. Genel kurul beni seçiyor.
18.1.1983 tarihindeki yürüyüş salı gününe rastgeldiği ve ekonomik yaşamı felce uğratacağı (!) gerekçesiyle yasak edildi. 1974’ten bu yana Yunanistan’da ilk kez bir yürüyüş yasak ediliyordu, zira yürüyüş ve miting yapmak 1974 siyasî değişikliğinden beri izne bağlı değildi. Biz de polise yürüyüşü ve güzergahını bildirerek, asayiş için önlem almasını istemiştik, izin istememiştik. Çünkü yandevlet bir kez daha Azınlığı açıkça tehdit ediyordu, 1975 yılında belediye seçimleri münasebetiyle Azınlık aleyhinde estirilen terörü bir kez daha yinelemek için Hristiyanları tahrik etmeye başlamıştı. Bu çirkin rolü üstlenenlerden başlıcası yine “Hronos” gazetesi. Yürüyüş için gidilen Eşekçili’deki toplantıda (18.1.83), yasaka rağmen o gün yürüyüşün yapılıp yapılmayacağı uzun tartışmalara yol açtı, özellikle Takım üyeleri uzattıkça uzattılar. Yakalılar kararlı, ama saatler geçti, saat 12’de başlaması beklenen yürüyüşe bunca gecikmeden sonra artık teşebbüs edilemezdi. Salı gününe mi itiraz edilmişti, bu kez yürüyüşün çarşamba günü (2.2.83) ve muhtemel yasağa rağmen yapılacağını ilan ettik.
Bu toplantıdan bir ayrıntı. Dağılırken, Mehmet Emin Aga yanıma yaklaşıyor, “Doktor” diyor, “bir kere daha bizi buraya konuşmak için çağırma. Öbür toplantıda emir ver, hep birlikte kazıkları çıkarmaya gidelim”. Kamulaştırılan arazi az aşağıda başlıyor, demir kazıklar ve tel örgülerle çevrili, Aga bu kazıkları kastediyor. Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum, samimî mi yoksa provokasyon mu yapıyor diye, çıkaramıyorum.
Bu yürüyüş te yasaklandı. Ama bu arada araya giren 15 gün içinde büyük gelişmeler ve korkunç şeyler oldu. Bunlardan birçoğunu çok sonradan öğrendim. Yönetim, Gümülcine Müftüsüne ve milletvekili Ahmet Mehmet’e Yaka toplantılarını durdurmaları için büyük baskılar yaptı. Ama onların elinde değil. Takım ise etkilemekte olduğu Müftüyle birlikte Yaka köylerini dolaşıp köylüleri korkutarak yürüyüşten vazgeçmeye çağırıyordu.
Polisin sorgulamalarına ve tehditlerine daha baştan beri en çok ben maruz kalıyorum, defalarca çağrılıp tehdit ediliyorum. Muayenehanemin karşısına dikilen sivil polis artık oradan hiç ayrılmıyor. Daha sonra polis tarafından Mustafa Mustafa’ya da göz dağı veriliyor. Mustafa resmen KKE üyesi, ben ise “gizli komünist”, öyle diyorlar. Takım, Yaka’daki toplantıların komünistler tarafından düzenlendiği dedikodusunu yayıyor, alakası yok tabiî. Bu konuda Yunan polisini bile kandırıyor. Son olarak Atina dönüşü Yakalılar yürüyüşte israr edince, Emniyet binasında bütün yüksek rütbeli polisler toplanmış, 6-7 kişi, beni ortalarına aldılar, Trakya polis komutanı olanı “Yürüyüşe teşebbüs ederseniz, orada ilk önce senin ayaklarını kıracağım!” diye bağırıyordu.
Bu arada milletvekili Ahmet Mehmet aracılığıyla Hükümetin Yakalılarla dialog istediği mesajı iletiliyor ve Atina’ya davet ediliyoruz. Öneri Müftülükte tartışılıyor, davete icabet edelim mi etmeyelim mi, ama toplantıya Yakalıları çağırmıyorlar. Atina’da Bakanla randevu 3 Şubatta, öneri Müftülükte ikinci kez 1 Şubatta görüşülüyor, sonraki gün 2 Şubatta Atina’ya hareket etmek gerekecek. Ama 2 Şubatta yürüyüş var, Atina’ya gidilirse yürüyüş ertelenecek. Davetiyenin bu amaçla yapıldığı besbelli, oyalamak ve vazgeçtirmek, o halde icabet etmeyelim ve yürüyüşü gerçekleştirelim. Bu görüş taraftar bulmuyor. Müftü ve Takım ille de Atina’ya gidilmesi ve yürüyüşün ertelenmesi üzerinde diretiyorlar. Bu ikinci görüşe sonunda ben de katılıyorum. “Biz sorunu görüşmek üzere koskoca Hükümet onları davet ettik, ama daveti ve dialogu kabul etmediler” dedirtmemek için. Mehmet Nuri de aynı görüşte. Top bizim elimizde kalmamalıydı. Türkiye’de okuyan birkaç hızlı öğrenciden, anımsıyorum, bana tepki geldi, “Atina’ya gitmeyi niye kabul ettiniz, bu davet direnişçilerin azmini kırmak için bir oyundan başka bir şey değildir, mücadeleye ihanet ediyorsunuz!” Onlara kararlığımız ve bilincimizin oyunlara gelmeyecek kadar yüksek olduğunu söylüyorum. Nitekim Atina ziyaretinden sonuç alınamayınca, yürüyüş için hemen yeni bir tarih tesbit ediyoruz: 13 Şubat.
Bu arada öğreniyorum ki, Müftü Yakayı ziyaret edip köylülerle konuşmuş ve Bakanlarla görüşme önerisinin kabul edilmesi ve 2 Şubat yürüyüşünün ertelenmesi için onlara baskı yapmış. Takımla özdeşleşmiş olan Müftüye köylülerin güveni sarsılmış durumda, öte yandan bir aydır devam eden direnişin tabiî liderleri başkaları, Müftü değil, onu dinlemiyorlar. Yakalılara Atina’daki görüşmelerden umutlu olduğunu söylemiş, yok eğer görüşmelerden bir sonuç alınmazsa, düzenlenecek yeni yürüyüşte kendisinin başa geçeceğine dair söz vermiş. Yaşlı Müftünün bu coşkusunu her şeye rağmen sevimli bulmamak elde değil.
Zira yine öğreniyorum ki, daha önce Müftü yanına Takım üyelerini alarak, daha doğrusu Takım yanına Müftüyü de alarak bir akşam Yakaya çıkmış ve orada camideki cemaate hitaben yapılan konuşmalarda Yakalıları yürüyüşten ve direnişten vazgeçmeye davet etmiş. Bir görgü tanığından dinledim, Müftünün yanında İsmail Rodoplu, İbrahim Şerif ve daha başkaları, en çok konuşanı Rodoplu. Rodoplu, kendisine özgü kinizmiyle şöyle haykırıyor: “Yönetim, ucu yukarıya gelecek şekilde bıçağını masaya dikmiş. Buna yumruk atacak erkek var mı?” Bu sahneyi bana anlatan Yakalı, “Aga” diyordu, “camide olmasak, Rodoplu’nun karşısına geçip pantolonları indireceğim, işte be, ben erkekim diyerek!”... Bir mücadele yürütülürken, o koşulların duygusallığı içinde, Rodoplu’nun ve Takımın bu hareketi ancak bir tek kelimeyle nitelendirilebilirdi: İhanet.
Sonraki yıllar Rodoplu Koca Kapı tarafından ödüllendirildi, nedenleri arasında, sanırım, Yaka Direnişindeki bu hizmetleri de olmalı. Ayrıca Yunan Yönetimi tarafından da ödüllendirilip ödüllendirilmediğini bilmiyorum.
Aşağıdaki olayı on yıl sonra öğreneceğim, Hafız Yaşar’dan, Gümülcine Müftüsünün ölümünün üzerinden beş yıl geçmiştir. Bir gün Hafız Yaşar’la konuşuyoruz, eskileri yadederek. “Yıllardan beri içimde sakladığım bir sır var, seninle ilgili, oysa daha o zaman sana bildirmeye karar vermiştim. Gel zaman git zaman olmadı, bugüne kısmetmiş.” diyor. “O günlerde beni ve Müftü efendiyi vali çağırdı. Yanında 105’in şefi Pavlidis te var. Konu, Yaka olayları. Bizden bunları durdurmamızı istiyorlar. Müftüye yükleniyorlar, onu yerine göre pohpohlayarak veya tahrik ederek. Müftü bir an patlıyor ve ne derse beğenirsin? “Ben o olayları kimin çıkarttığını çok iyi biliyorum. O komünistin işi bunlar!” Ve senin adını zikrediyor. “Ama ben onun ayaklarını kıracağım!” Aynen böyle dedi. Kulaklarıma inanamadım, arkamdan haşlak sular döküldü.” Hafız Yaşar’ın beni bu gammazlama olayından çok etkilenmiş olduğu anlaşılıyordu. Ben ise doğrusu pek değersemedim, gizli bir iş yaptığımız yoktu ki, öbür yandan aynı suçlamayla polisin tehditlerine daha baştan maruz kalmaya başlamıştım, Müftünün beni gammazlamasından önce. Ağzından kaçırıverdi anlaşılan, o günlerde bana çok kızdığı için, Takım benim aleyhimde kafasını şişirmişti. Bir süre sonra dolaylı bir şekilde bana bunları itiraf etmişti.
“Yaka toplantılarını komünistler düzenliyor” provokasyonu üzerine bir olay daha. Celal Zeybek’ten birkaç kez dinlemiştim. “Eşekçili’deki toplantıya gitmek üzere beş kişi Gençler Birliği önünde Abdulhalim Dede’nin arabasına binmeye hazırlanıyoruz, ben, sen, Orhan Hacıibram, Refika Nazım ve Dede’nin kendisi. Yanıma bir Konsolosluk görevlisi yaklaştı, beni bir kenara çekip kulağıma şunları fısıldadı: Sen o komünistlerle nasıl beraber olabiliyorsun? Ben de teessüf ederim efendim, dedim, hata ediyorsunuz. Onlar komünist değil, azınlık mücadelesinin kalbini teşkil ediyorlar.” Zeybek, bu kişinin kim olduğunu ifşa etmek istemiyordu.
Atina’ya gitmezden önce Mehmet Nuri Yakalılar adına çıkardığı bir açıklamada yürüyüşün süresiz ertelendiğini bildirdi.
Kalabalık bir heyet oluşturup Bakanlarla görüşmek üzere Atina’ya gidiyoruz. Mehmet Nuri ve Yaka’dan üç kişi daha, milletvekilleri Hafız Yaşar ve Ahmet Mehmet, Sabahattin Galip ve ben. Gazeteci Abdülhalim Dede, o zaman çok daha hızlı, o da bizimle birlikte geliyor. Heyet önce iktidardaki Pasok partisinin ilimizdeki diğer milletvekili Dimitrios Vradelis ile buluşacak, Yaka toplantılarından ikincisine onun da katılmasına müsaade etmiştik, amacının tekerimize çomar sokmak olduğunu bile bile. Ama Vradelis’in oyunları bize vız gelir, kendimize güveniyoruz.
Nereye gidiyoruz? Dışişleri Bakanlığında Bakan Yardımcısı Yanis Kapsis’le görüşmeye, zira Azınlıktan o sorumlu. Kapsis bizim karşımızda şov yapıyor, Amerikalı yerlilerden bir heyet kabul eden İspanyol kaptan gibi, Dışişlerindeki o gülünç sahneyi anlatmayayım, ve bizi İçişleri Bakanı Gergios Genimatas’la görüşmeye gönderiyor. Genimatas ciddi ve saygılı, görüşmemiz iki saate yakın sürüyor. Heyetin sözcülüğü bana verildi. “Sayın Bakan, Trakya Üniversitesi için yapılan kamulaştırmayı şikayet etmeye va iptal edilmesini istemeye geldik. Bu kamulaştırmanın Azınlık aleyhinde kasıtlı bir hareket olduğundan emin olmasaydık, bugün bizi huzurunuzda görmeyecektiniz.” diye söze başlıyorum. Ve bu iddiayla ilgili kanıtlarımızı sıralıyorum, tabiî uygulanmakta olan ayrım ve tenkil siyasetini de anlatarak. Genimatas sıkışıyor ve bir noktada artık sıkıştığını itiraf ediyor. Uzatmayayım, beklendiği gibi sonuç fiyasko. Kamulaştırma iptal edilemez, alanı azaltılamaz, ama bölge halkında yol açtığı kötü sonuçların giderilmesi için önlemler alınabilir, bunlar arasında Yakalıların öncelikli olarak işe alınması ve daha başka önlemler var. Siz taleplerinizi tespit edin, ben de konuyla buradan ilgileneceğim. Programımda pek yakında Gümülcine’yi ziyaret etmek var, o zaman sizinle orada yeniden görüşeceğim ve taleplerinizi hayata geçirmeye çalışacağız. Bakan, bu vaadlerde bulundu. Boş vaadler. Genimatas bunları iyi niyetle söylemiş olabilirdi, ama onun iyi niyeti o dönemde şiddetle uygulanmakta olan devletsel tenkil politikasını ne aşmaya ne de delmeye yeterdi. Bakan bunu bilmiyor olabilirdi, ama biz biliyorduk. Yaka kamulaştırması, çok güçlü gerekçelerine rağmen, gerçekte Azınlığı yok etmek planı çecevesinde atılmış adımlardan biriydi, bölgedeki bütün öbür toplu kamulaştırmalar gibi, şimdi bunun yol açtığı yaraların sarılacağından söz ediliyordu. Bu vaadler hiç samimî olabilir ve gerçekleşebilir miydi? Azınlığı yok etmek hedefinden vazgeçilecek te kurtarmaya mı çalışılacaktı? Zaten Yaka Direnişinin ve öbür bütün direnişlerin asıl amacı, açıkça itiraf edilmemesine rağmen, yerel ve belirli sorunların ötesinde, tenkil politikasının kaldırılması idi. Tenkil politikasının kaldırılmasının iki yolu vardı: Ya Yunanistan ile Türkiye arasında yeni bir anlaşlaşmaya varılacaktı, Azınlık yıllardan beri bir türlü gelmeyen bu anlaşmayı bekleyerek tükeniyordu, ya da mücadele edilecekti, yollara dökülerek. Ve Yönetim bu mücadeleyi durdurmaya çalışıyordu. Bir üçüncü yol daha vardı, Avrupa Ekonomik Topluluğu, ama biz orasını daha keşfetmemiştik. Ama herhalükarda örgütlenip mücadeleye soyunmak gerekiyordu.
Atina ziyaretinin sonuçları hakkında Yüksek Kurul ve toplantıya katılan Yakalılar bilgilendirildi. Özetle ziyaretin fiyaskoyla sonuçlandığı anlatıldı. Karamsarlık, ve kararlılık. Bir tek Hasan Hatipoğlu bir yeşil ışık yandığını görüyordu, Bakan da bir gelsin bakalım diye bir şeyler geveleyecek oldu. Ufak tefek kavgalar çıktı. Yüksek Kurul denilip durulmasından canı sıkılan Sabahattin Galip, “Yüksek Kurul yoktur!” diye haykırıyordu.
Onun için 13 Şubat olarak tespit edilen yeni yürüyüş tarihine itiraz eden çıkmadı. Plan hep aynı, Eşekçili camiinde toplanılacak, oradan hareket edilerek Gümülcine’ye kadar yürünecek ve Vilayetin önünde miting düzenlenecekti. Eşekçili’ye gelemeyen kişiler, Vilayetin önünde mitinge doğrudan katılacaklardı. Bu ikinci katılım planda yoktu, daha önce iptal edilen yürüyüşlerde kendiliğinden oluşmuştu. Nitekim 13 Şubat günü Yakalıları bekleyen soydaşların Vilayetin önünü ve cıvar sokakları doldurduğunu ve polis tarafından dağıtılmaya çalışıldığını öğrendik. Hazırlıklar yapıldı, ama Yönetim de yürüyüşü engellemeye hazırlanıyordu. Selanik’ten Gümülcine’ye toplum polislerinin taşındığını öğrendik. Geceleri Yaka’da silahlar patlıyor, evlerin kapıları taşlanıyordu. Yollarda trafik polisi ceza kesiyordu. Kamulaştırılan ve beş yıldan beri işlenmeyen 3500 dönümlük boş arazide sürülerini otlatan Yakalılar hakkında dava açılıyordu. Ben polis tarafından son bir kez daha çağrılıp ikaz ve tehdit edildim. Bunlar bizim saptayabildildiklerimiz.
Takım da boş durmuyor, bozgunculuğunu sürdürüyordu. Eşekçili’deki toplantıya katılacak, ama etkileyebildiği kişileri oraya gitmekten alıkoyacaktı. İskeçe ovasından dayanışma için kalkıp gelen İnhanlıların Takım üyeleri tarafından Gümülcine’de alıkonulduğunu öğrendik. Takımın Yaka Direnişi aleyhindeki büyük sabotajı, 13 Şubat olaylarının sonunda gerçekleşti ve direniş orada noktalandı. Yönetim, doğal olarak ellerini oğuşturuyordu, ama yalnız o değil. Azınlık, denetimsiz başlatıp denetimsiz yürüttüğü bir mücadeleden daha dersini almıştı. Resmî kayıtlara ise Batı Trakya Türk Azınlığına komünistlerin sızma çabasının püskürtüldüğü notu düşmüştü.


arkası var...