Batı Trakya'ya dinî liderler


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

Samim Akgönül
akgonul@umb.u-stasbg.fr

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Benimle beraber, soğukkanlı ve realist bir biçimde düşünürseniz sevinirim. Aşağı yukarı yirmi senedir, açıkça söylemek gerekirse, Batı Trakya Türk Azınlığı’nın kimliksel uyanışa geçtiği 1980’lerin sonundan bu yana, Batı Trakya’da bir müftülük sorununun olduğu bir gerçektir. Bu sorunda üç tarafın da (Yunanistan, Türkiye, Azınlık) ilerleme kaydetmek için gayret göstermesi zamanının geldiğini düşünüyorum.

Durum kısaca şöyle: Batı Trakya’da hukuksal olarak 3, fiili olarak 2 adet müftülük makamı bulunmakta. Bu makamların, hem Yunanistan’daki azınlık rejiminde, hem de Yunanistan’da din ve devlet işlerinin genelde ayrılmamış olmasından dolayı, kişisel ve ailevî hukuk alanında bir takım görevleri mevcut. Ayrıca bu müftülüklere bağlı din görevlileri aracılığıyla insan kaynakları görevleri ve Vakıflar aracılığıyla da finansal görev (ve güç)leri var.

1980’lerin sonunda bir taraftan azınlık ileri gelenlerince kabul edilmeyen 2 müftü merkezden atanırken, diğer taraftan camilerde erkekler tarafından yapılan seçimlerle de 2 yerel müftü görevlendirildi. Camilerde yapılan seçimle işbaşına gelen müftülerin varlığı merkezî yönetim tarafından tanınmamakta.

Asıl konuma gelebilmek için giriş kısmını özellikle kısa tuttum. Hem hukukî hem de siyasî olarak durum elbette çok daha çetrefilli, ancak okuyucularımız yine dergimizin yazarı olan Konstantinos Tsitselikis’in çalışmalarına başvurabilirler.

Şu anda mevcut sorunun çözümünde izlenebilecek 4 yol olduğunu düşünüyorum.

1. Status quo: diğer bir deyişle bu ikili (dörtlü) durumun değişmeden devam etmesi. Ancak bu durumun bazı hukukî ve sosyal sorunlar yarattığı yadsınamaz. Bu sorunları şöyle sıralamak mümkün: Hukukî olarak seçilmiş müftülere başvuranların mağdur durumda kalmaları; sosyal olarak bu durumun azınlık kimliğinin reddine devam edildiğinin kanıtı olarak kalması ve siyasî olarak da Azınlık ve Yunanistan Yönetimi arasındaki ötekilik, dışarıdanlık algılamasının devamı.
AİHM tarafından iki kere hukuken de tanınmış din özgürlüğünün engellenmesi konusuna ise şimdilik hiç değinmiyorum.

2. Sistemin yeniden kurulması ve atanmış müftülerin görevden alınarak seçilmiş müftülerin bu görevlere atanmaları. Bu çözüm azınlık tarafından talep edilse de, soğukkanlı düşünüldüğünde, şu anki konjonktürde zor gibi görünüyor. Ayrıca Müftülerin hukukî görevlerinin devamı için bir atama şart olduğundan gelecekteki seçimlerde merkezî yönetime yakın kişilerin öne çıkmaları riski de yok değil.

3. Atanmış müftülerin hukukî ve idarî görevlerine devam etmeleri ve seçilmiş müftülerin sadece dinî lider olarak kalmaları.
Bu durum, ilk bakışta ideal gözükse de içerden bakıldığında bir kavram, temsil ve meşruiyet kargaşası yaratacaktır kanısındayım. Böyle bir çözümde iki başlılık resmîleştirilecek, gerginlik devam edecektir.

4. Cesaretli bir reform yapılarak, Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde olduğu gibi, azınlığın dinî bir cemaat olarak kendi liderini kendisinin seçmesinin önünün açılması. Ancak seçilen liderin gerçekten dinî bir lider olabilmesi için hukukî ve idarî görevlerinin yeni bir yasayla iptal edilmesi.

Bu son şıkkın biraz daha derin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Yunanistan açısından bakıldığında bu çözüm demokratik bir ülkenin gereklerinin yerine getirilmesi olarak görülebilir. Son tahlilde Fransa Hükümetinin Fransız vatandaşı Yahudilerin, Protestanların, Müslümanların liderlerini, adı geçen cemaatlerin karşı çıkmalarına rağmen seçmesi nasıl düşünülemezse, Yunanistan hükümetinin Müslüman cemaatin dinî liderini seçmesi de kabul edilemezdir. Ancak işin içine idarî ve hukukî sorumluluklar girdiğinden bu atamalar bir anlamda meşrulaşmaktadır. Bu idarî ve hukukî sorumlulukların kaldırılması, tam aksine Azınlığın kendi dinî liderini seçmesi, haklı isteğini daha da meşrulaştıracak, güçlü kılacaktır. Böylelikle Yunanistan AİHM kararlarına da uymuş olacaktır.

Bu tip bir reform karşısında Türkiye’nin ağırlığını göz ardı etmek gerçekçilikten uzak bir düşünce olur. Türkiye hem kendini Batı Trakya Türk Azınlığ’ının koruyucusu olarak görmekte, hem azınlık tarafından bu rolü içselleştirilmekte, hem de azınlığa dair bütün Yunanistan politikaları, aslında varolmayan ve olmaması gereken “karşılıklılık” politikası çerçevesinde değerlendirilmektedir. Türkiye laik bir devlet olarak (ilkenin açılımı Türkiye’ye özgü olsa da) din adamlarının hukukî sorumluluklarının olmadığı bir ülkedir. Kendi iç gelişiminin, yani hukukî sekülerleşmenin, Batı Trakya Azınlığı’na da yansıdığını görmek Ankara’yı mutlu etmelidir; aynı konu Medreseler için de geçerlidir. Kaldı ki, 1926’dan beri bu konuda bir “karşılıklılık” da kalmamıştır. Zira İsviçre Medenî hukukukun kabülü sürecinde Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklar (meşruiyeti tartışılır bir yöntemle olsa da) kişisel ve ailevî hukuk rejimlerinden feragat etmişlerdir. Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye vatandaşı iki Rum ancak belediyelere bağlı nikâh memurlarının önünde evlenirlerse bu geçerli sayılmaktadır. Bu durum kilisede de evlenmelerine engel teşkil etmez. Aynen imam nikahının resmî nikahtan sonra yasak olmaması gibi. Bu tip bir durum Batı Trakya için de düşünülebilir olmalıdır.

Azınlık açısından bakıldığında, ilk gelecek duygusal tepkileri tahmin edebiliyorum. Genelde azınlıklar kendilerine verilen hakların geri alınmasına son derece sert bir biçimde karşı çıkarlar. Çünkü bur durum cemaatin varlığına bir darbe olarak görülür. Bu yüzden de azınlık içinde bazı toplumsal reformların yapılması dile getirilse dahi, dışarıya karşı bu tepkisel davranış biçimi sürdürülür. Gelecek ilk tepkilerin de bu yönde olacağını tahmin etmek zor degil, “Lozan’la verilen haklarımız geri alınıyor !”

Ancak biraz daha derin düşünüldüğünde bu çözümün azınlığın birçok davasına katkıda bulunacağı görülebilir. Birincisi, azınlık dinsel degil ulusal bir azınlık olduğunu duyurmaya çalışmaktadır. Yunanistan tarafından Müslüman azınlık olarak isimlendirilmesi tepki çekmekte, dernek isimlerinde ulusal nitelendirmelerin bulunmasına izin verilmemesi haklı olarak şikayet konusu olmaktadır. Bu şartlar altında din görevlilerinin hukukî ve idarî sorumluluklarının devam etmesini savunmak, kanımca paradoksal bir durum yaratmaktadır. Böylelikle azınlık ulusal kimliğinin tanınmasında önemli bir adım atmış olacaktır. Kısacası dinî liderler gerçekten inananların dinî liderleri olmalıdırlar, ulusal bir azınlığın hukukî ve idarî liderleri değil. Osmanlı’dan miras kalan millet sistemini tarih sayfalarında bırakmanın zamanı gelmedi mi?

Diğer taraftan bu tip bir çözüm, azınlık vakıflarının yönetiminin tamamen azınlığın eline geçmesine de fırsat tanıyacaktır, ki bu da en doğal haklarıdır.

Nihayetinde, evlenme, boşanma, velayet, nafaka ve miras gibi konularda ne kadar azınlık bireyinin müftülüklere başvurduğunun istatistikî olarak ortaya koymanın da zamanı gelmiştir. Tamamen şahsi fikrim olarak bu rakamın oransal olarak çok da büyük olmadığını tahmin ettiğimi belirtmek istiyorum.

Son olarak bu yazının demokratik bir fikir tartışmasını başlatmak, varolan tartışmaya katkıda bulunmak amacıyla yazıldığının göz önüne alınmasını arzuluyorum. Ama ne olursa olsun müftülük sorununa azınlığın lehinde bir çözüm bulunması gerektiğine olan inancımı da muhafaza etmekteyim.


0 yorum: