"The Rums" saçmalığı


Azınlıkça
Sayı:44
Şubat 2009

Dimostenis Yağcıoğlu
dimostenis@rocketmail.com

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Türkiye Rumlarıyla ilgili Yunanca ve Türkçe dışındaki dillerde (özellikle İngilizce ve Fransızca) çıkan yayınlarda ve bilimsel eserlerde son yirmi yıldır gözle görülür bir artış tespit ediyorum. Bu güzel bir gelişme. Ancak yine son yıllarda, bu artışa parallel bir şekilde gelişen ve gittikçe belirginleşen, yaygınlaşan başka bir eğilim de gözlemliyorum. Beni rahatsız, biraz da rencide eden bir eğilim: İster geniş kitlelere, ister uzmanlara yönelik olsun, İngilizce ve Fransızca yayımlanan makalelerde, haberlerde, kitaplarda Rumlar için gittikçe artan bir sıklıkta “İstanbul Greeks”, “Greques de Turquie” gibi terimler yerine “the Rums”, “the Rum community” “les Rums”, hatta “la Rumluk” gibi terimler kullanılmakta.1 Yani bu cemaat için Türkçe’de ve Türkler tarafından kullanılan terim, başka dillere neredeyse olduğu gibi aktarılmakta, benimsenmekte ve o dilde mevcut olan eski terimlere (sanki onlarda bir sorun varmış gibi) tercih edilmekte.

Herşeyden önce, Türkçe’de “Rum/Rumlar” teriminin kullanılmasının normal olduğunu söyleyeyim. “Rum”, Türkçe’de bin yıllık, kökleşmiş bir terim. Tabii “Rum” aslında “canlı fosil” olarak nitelendirebileceğim bir kelime. Yüzyıllarca önce ilk kullanıldıklarında belli bir mantığı ve anlamı olan, ismi olarak kullanıldıkları topluluk veya kavram evrilmiş ve değişmiş olmasına rağmen, dilde kök saldıkları için değişemeyen ve aynen kullanılmaya devam eden kelimeleri birer canlı fosile benzetiyorum. Başka dillerde de böyle kelimeler bulmak mümkün: Meselâ, Yunanca’da Fransa için kullanılan Gallia (Γαλλία), İngilizce’de Yerli Amerikalılar için kullanılan “Indians” vs. Türkçe’de “Rum”a alternatif kelimeler bulup onların kullanımını özendirmek kolay değil. “Hellen” kelimesi Türkçe’ye yerleşmiş sayılmaz, “Yunanlı” kelimesinin ise “Yunanistan sınırları içinde yaşayan Hellen” veya, daha geniş bir tanımla, “Yunanistan vatandaşı” anlamında kullanımı öyle yaygın ve benimsenmiş ki, bunun değişmesi çok zor.2

Ama Türkçe’den başka dillerde “Rum” terimi niye kullanılsın?
Beni özellikle rahatsız eden şöyle bir gerçek de var: “The Rums” türünden terimleri sadece Rumları hor görenler, onları tehdit ya da düşman olarak algılayanlar kullanmıyorlar. Öyle kişilerin yanında, Rumları incelemiş, bu topluluğu nispeten iyi bilen, hatta bu topluluğa karşı samimi bir sempati besleyen, empati duyan insanlar bile bu terimleri kullanmayı tercih ediyorlar. (Üstelik bu eğilim Yunanlı gazeteci ve sosyalbilimcileri bile etkilemiş durumda)3

Peki ama neden?
“The Rums” gibi terimleri kullanmış kişilerle yaptığım sohbet ve tartışmalar sonucunda, bu tercihlerinin arkasındaki dört ana sebebin olduğunu tespit ettim. Aşağıda bu sebepleri ve bunlara olan itirazlarımı açıklamaya çalışacağım.

1. Türkiye’deki Rumları Yunanlılardan ayırt etmek, ya da Rumlarla Yunanlıların farklılığını vurgulamak için.

Ama aynı şey Türkiye’deki başka azınlıklar için yapılmıyor. Meselâ, “the Ermenis of Turkey”, veya “the Yahudis of Turkey” denmiyor. Böyle terimlerin gülünçlüğü ve yapaylığı hemen belli olurken, “the Rums”, sanki çok normal, hatta bilimsel ve politik açıdan doğru bir terimmiş gibi kabul ediliyor.

Evet, Rumlarla Yunanlılar arasında kültürel farklar var, ama aynı şey Türkiye Ermenileri ve Ermenistan Ermenileri için de, Türkiye Yahudileri ve başka herhangi bir ülkedeki Yahudiler için de söylenebilir.

2. İstanbul Rumları’nın “Rum” terimini “Yunan” terimine tercih ettikleri düşünüldüğü için. Yani Rumların kendi kimliklerini belirleme hakkına saygı amacıyla.

Evet, Rumlar Türkçe konuştuklarında kendilerini “Rum” diye tanımlıyorlar. Ama Yunanca konuştuklarında kendilerine ya “Ellines” (Έλληνες) ya da “Romioi” (Ρωμιοί) diyorlar. “Eimaste Rum” (είμαστε Ρούμ) demiyorlar. Başka dillerde de, konuştukları dilde Yunanlı için hangi kelime geçerli ise onu kullanıyorlar, ama onunla birlikte mutlaka İstanbulluluklarını veya Türkiyeliliklerini de vurgulayacak bir sıfat da kullanıyorlar (“İstanbul Greeks” gibi). Her halükârda “we are Rums” gibi bir şey demiyorlar.

Son zamanlarda, özellikle sosyal bilimlerde, etnik toplulukların kendi kimliklerini ve isimlerini belirleme hakkına saygı önem kazandığı için, bilimadamları belli bir topluluktan söz ederken o topluluğun kendine verdiği ya da kendine uygun gördüğü ismi kullanmayı tercih etmekteler. Toplumların, yani geniş kitlelerin de bu yeni yaklaşımı yavaş yavaş benimsediğini görüyoruz. Örneğin, artık “Çingene” terimi yerine “Roman” terimi tercih edilmektedir. “Abaza” yerine “Abhaz” terimi tercih edilmektedir. Yunanca’da Yifti, Tsingani (Γύφτοι, Τσιγγάνοι) yerine Romà (Ρομά) kullanılmaktadır. Fransa’da “les nègres”in yerini “les noirs” hatta “les afro-français” almaktadır. İngilizce’de “Negro” ve “Colored” yerine “Black” veya “African-American” terimi kullanılmaktadır.

Aynı yaklaşımı Rumlara da uygularsak, bu topluluktan “the Romioi/Romii” “les Romioi” diye bahsetmemiz gerek. Rumlardan “the Rums” diye bahsetmek, bu yaklaşımın gerektirdiğinin tam tersini yapmak anlamına gelir: “The Rums” türü terimleri kullananlar, Rumların kendileri için uygun gördükleri ismi değil, devletin ve çoğunluğun o topluluğa uygun gördüğü ismi benimseyip, o ismi Türkçe’den diğer dillere taşımaktadırlar.

3. Rum cemaatinin sadece Hellen kökenlileri değil, başka etnik kökenlerden insanları da içeren ve ortak dini kurumlara dayanan bir dini topluluk gibi görüldüğü için.

Türkiye’deki Rum cemaatı 19. yüzyılın sonlarından itibaren birkaç etnik kökenden insanların oluşturduğu, ama Hellenlik kimliğinin Ortodoksluk kadar kuvvetli olduğu bir ulusal azınlıktır. Lozan Antlaşması’nda dini bir azınlık olarak tanımlansalar bile Türkiye Rumları fiiliyatta ulusal bir azınlıktır. Rumların çok büyük bir bölümü, kendilerini birçok bakımdan Yunanistanlı Yunanlılardan farklı görseler bile, yine de onları soydaş olarak görmektedirler. Kendi cemaatlerini de Hellen ulusunun bir parçası olarak kabul etmektedirler.

Ancak yaklaşık son yirmi yıldır İstanbul Rum Azınlığı’nda önemli bir demografik değişim gözlenmektedir: Hatay’dan İstanbul’a yerleşen ve anadili Arapça olan Rum-Ortodokslar, şehirdeki Rum cemaatine entegre olmaya çalışmaktadır. Bu demografik gelişmenin cemaatin etnik veya ulusal kimliğini nasıl değiştireceğini gelecekte göreceğiz.

Kendilerini Hellen olarak gören ve görmeyen bütün Rumları kapsamak için İngilizce’de “the Greek-Orthodox Community” Fransızca’da “la communauté grec-orthodoxe” gibi bir terim kullanılabilir. Bu amaç için bile “the Rums” türünden terimlerin kullanılmasının yanlış olduğu kanaatindeyim.

4. Türkiye Rumları ve Batı Trakya Türkleri arasında mütekabiliyet kavramına dayalı bir paralellik kurup, Batı Trakya’daki azınlığa “Türk” dememek ve çelişkiye de düşmemek için Türkiye’deki azınlığa “Greeks” “Grecs” demeyenler.

Devletin resmi söylemini ve tezlerini bu derece içselleştirmiş olmanın hastalıklı ve acıklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Ama bu nedenden dolayı Rumlara İngilizce yazdıkları yazılarda “the Rums” diyenler bile Batı Trakya’daki azınlığa “the Muslims of Thraki” diyorlar. “The Mousoulmanoi/Mousoulmani of Thraki” demiyorlar. Zaten bunun gülünçlüğü hemen sırıtıyor.
İngilizce ve Fransızca’da “the Rums” türünden terimlerin - yukarıda göstermeye çalıştığım bütün mantıksızlık ve saçmalığına rağmen - kullanımı, son birkaç yılda o kadar baskın hale geldi ki, İstanbul Rum cemaatinin aydınları ve elitleri dahi artık bu dilleri kullandıklarında kendi cemaatleri için böyle terimler kullanmaya başladılar. Nitekim, 2006’da İstanbul’da gerçekleşen Rumların büyük konferansının programında bile Yunanca’daki “Romioi” (Ρωμιοί) ve Türkçe’deki “Rumlar”, İngilizce’ye “the Rums” şeklinde tercüme edilmiştir.4

Bu gibi gelişmeleri gördüğümde kendimi şu meşhur fıkradaki Temel gibi hissediyorum:
Temel otomobili ile otobanda giderken radyoda yapılan anons dikkatini çeker:
“Dikkat, dikkat, sayın dinleyicilerimiz! Falanca otobanda ters istikamette giden bir otomobil var. Dikkatli olmanız tavsiye edilir”
Temel hemen yola bakmış ve üzerine üzerine gelen araçları görünce bağırmaya başlamış:”Ula ne pirisu, hepisu hepisu!”

Ama “ters istikamette” ve tek başıma gidiyor olsam bile, yanlış ve saçma bulduğum bu pratiği eleştirmeye devam edeceğim. Şişeden bahsederken İngilizce’de “This is a şişe” demek ne kadar yanlış ve gülünçse, Rumlardan bahsederken “the Rums” demek de o kadar yanlış ve gülünç.


Dipnotlar:
1. Bu eğilimi gösteren yazılardan küçük bir örneklem sunayım:
• Ceren Zeynep Ak: “Minorities within Minorities: Between the ‘Self’ and the ‘Other’”. Turkish Policy Quarterly, Vol. 7, No. 3 (Fall 2008); pp. 115-112.
...Years of fear and uncertainty resulting from the repressive state policies exerted on the Rums of Istanbul have resulted in an introvert psychology within the community together with conservatism that forces Rums today to keep every practice that may have constituted as discriminatory, in the group and leave no space to any criticism or whatsoever.
• Faruk Bilici, “La rumluk après la rumluk: la survivance de la langue et de la culture grecques sur les côtes de la mer Noire”. Ρωμιοί της Μικράς Ασίας και της Κωνσταντινούπολης / Grecs d’Anatolie et d’Istanbul / Greeks of Anatolia and Istanbul: 1821-1964. (Atina Fransız Kültür Derneği’nde 23-24-25 Şubat 2006 tarihinde düzenlenmiş konferans.)
• İlay Romain Örs: “Cosmopolitanism, City Identity, and Disconcerted Displacement: The Rum Orthodox Community of Istanbul and Athens”. (Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Programı’na sunulmuş proje önerisi, 2007). (http://www.mirekoc.com/mirekoc_eng_new/index.php?dane=2007_2008_9)
...The proposed original research will focus on the Rum who continue to live in Istanbul, which will update, further, and complement my dissertation fieldwork on the diasporic Istanbulite Rum community residing in Athens.
• Richard Clogg: “The empty spaces where Greeks once were”. Times Literary Supplement, November 30, 2005 (http://tls.timesonline.co.uk/article/0,,25340-1897861,00.html)
...Also caught up in the expulsions were many of the Rum, often linked by marriage to Greek nationals, and all traumatized by the events of 1955.
• Guillaume Perrier: “Turquie: Le malheur des chrétiens d’Istanbul”, N°1800, Le Point 15/03/2007 (http://www.lepoint.fr/actualites-monde/le-malheur-des-chretiens-d-istanbul/924/0/124504 )
...Chaque 6 janvier, le Noël [l’Épiphanie] orthodoxe, une croix est traditionnellement lancée par le patriarche dans les eaux froides de la Corne d’or et de jeunes hommes doivent aller la repêcher. Cette année, les policiers étaient plus nombreux que les Rum et, pour aller sauver la croix de la noyade, il n’y avait que trois volontaires.
2. Kaldı ki, Rum azınlığın derneklerinin isminde ve bu cemaatin devletle olan ilişkilerinde “Rum” yerine “Yunanlı” ya da “Hellen” sıfatının kullanılmasına Türkiye’deki yasal mevzuat izin vermiyor.
3. Örneğin:
• Ariana Ferentinou, “Gönül’s remarks evoke reminiscences in the Rums”, Hürriyet / DailyNews.com (18 Kasım 2008) http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10380905&tarih=2008-11-18
• Maria Nikoloupoulou: “Space, Memory and Identity: The Memory of the Asia Minor Space in Greek Novels of the 1960s”. CAS Sofia Working Paper Series, issue: 1 / 2007, ss: 1-18 (www.ceeol.com)
...To the (…) Greek readers the description of these episodes must have drawn a parallel to the 1955 riots against the Rum community in Istanbul. (p.13)
• Markos Komondouros: Language Attitudes and use in the Rum Community of Istanbul. MA Thesis in Applied Linguistics, University of Reading, May 2005.
Komondouros’un daha sonraki yazılarında “Rum” terimini kullanmaktan vazgeçtiğini de belirtmem lâzım. (Meselâ: Markos Komondouros and Lisa McEntee-Atalianis. “Language Attitudes, Shift and the Ethnolinguistic Vitality of the Greek Orthodox Community in Istanbul”. Journal of Multilingual and Multicultural Development. 2007; 28(5): 365-384. http://www.informaworld.com/10.2167/jmmd483.1
4. Resmi Program: Συνάντηση στην Πόλη: το παρόν και το μέλλον. (İstanbul’da Buluşma: Bugün ve Yarın ) 30 Haziran, 1-2 Temmuz 2006.



Η Μουφτεία Κιρκασίων Θεσσαλονίκης: Μια άγνωστη ιστορία


Αζινλίκτσα 44 Φεβρουάριος 09

Του Κωνσταντίνου Τσιτσελίκη
Επίκουρος καθηγητής στο Πανεπιστήμιο Μακεδονίας
ktsitselikis@yahoo.com




ΣΕ PDF ΜΟΡΦΗ ΚΑΝΤΕ ΚΛΙΚ ΕΔΩ

Είναι γνωστό ότι με την Ανταλλαγή Πληθυσμών που υπαγορεύτηκε πολιτικά από την έκβαση της αποτυχημένης Μικρασιατικής Εκστρατείας, ή τον επιτυχημένο Πόλεμο της Ανεξαρτησίας, ανάλογα από την εθνική οπτική γωνία που εξετάζει κανείς τις ελληνοτουρκικές σχέσεις του 1920, ο μουσουλμανικός πληθυσμός της Ελλάδας αναγκάστηκε να αναχωρήσει από τις εστίες του και να εγκατασταθεί στην νεοσύστατη Τουρκική Δημοκρατία δημιουργώντας ζωτικό χώρο στους πολλαπλάσιους εκδιωγμένους έλληνες πρόσφυγες που κατέφθαναν σε άθλια κατάσταση από την Μικρά Ασία. Οι οργανωτικές δομές των μουσουλμανικών κοινοτήτων, λοιπόν, διαλύθηκαν από τον Μάρτιο του 1924 οπότε και άρχισε να εφαρμόζεται η Σύμβαση Ανταλλαγή Ελληνοτουρκικών Πληθυσμών της Λοζάνης (Ιαν. 1923). 48 περίπου κοινότητες και Μουφτείες, οι οποίες λειτουργούσαν βάσει της Συνθήκη των Αθηνών του 1913, καταργήθηκαν εν τοις πράγμασι. Η Μουφτεία Θεσσαλονίκης αποτελούσε την μητροπολιτική Μουφτεία των μουσουλμάνων της ηπειρωτικής Ελλάδας και σημαντικό πνευματικό κέντρο των μουσουλμάνων.

Ήδη γνωρίζουμε αρκετές λεπτομέρειες από την αναχώρηση του Μουφτή Θεσσαλονίκης και την προσπάθειά του να διευκολύνει τα πρακτικά ζητήματα που απασχολούσαν τους ανταλλάξιμους συμπολίτες του. Αυτό όμως που είναι άγνωστο είναι ότι η Μουφτεία Θεσσαλονίκης δεν καταργήθηκε, αλλά νομικά διατηρήθηκε και ουσιαστικά κληροδοτήθηκε σε ομάδα μουσουλμάνων ελλήνων πολιτών που εξαιρέθηκε από την Ανταλλαγή: τους μουσουλμάνους αλβανικής καταγωγής και τους μουσουλμάνους Τσερκέζους (Κιρκάσιους), μέρος των οποίων ήδη ζούσαν στην Ελλάδα, αλλά κυρίως είχαν έρθει ως φυγάδες στην Ελλάδα μετά την κατάρρευση του Μικρασιατικού μετώπου, ως συνεργάτες του ελληνικού στρατού, ή ως αντιφρονούντες του κεμαλικού καθεστώτος. Εικάζεται ότι συνολικά ήταν 9.000 σε όλη την Ελλάδα. Την πολυεθνική κοινότητα των μουσουλμάνων της Βόρειας Ελλάδας συμπλήρωναν και οι αλλοδαποί μουσουλμάνοι που βέβαια δεν υπάχθηκαν στην Ανταλλαγή. Έτσι ο Suleiman Osman Siri, ο ανταλλαχθείς Μουφτής Θεσσαλονίκης αναπληρώθηκε από τον Hatzi Ahmet εφέντη. Ενδεχομένως στο πλαίσιο της ελλνοτουρκικής προσέγγισης του 1930 ορισμένοι Τσερκέζοι της Θεσσαλονίκης να διώχθηκαν αλλά δεν είναι γνωστό σε πια έκταση. Η Μουφτεία ιδρύθηκε το 1923, σύμφωνα με την αναγραφή στην σφραγίδα της, όπως φαίνεται από σχετικό έγγραφο αλληλογραφίας με τη Μουφτεία Κομοτηνής.1 Δεν είναι γνωστό εάν άλλοι μουσουλμάνοι της Θεσσαλονίκης διατηρούσαν δικές τους οργανωτικές δομές σε εθνοτική βάση. Τον Ιανουάριο του 1928 με το Προεδρικό Διάταγμα αναγνωρίζονται δύο Μουφτείες, μία στην Θεσσαλονίκη και μία στον Λαγκαδά, άγνωστο για ποιο λόγο η δεύτερη, ούτε μέχρι πότε λειτούργησε. Μάλιστα, η Μουφτεία Θεσσαλονίκης αναγνωρίζεται ως «Μουφτεία Κιρκασίων». Τον πρώτο Μουφτή των Κιρκασίων, Hatzi Ahmet εφέντη, διαδέχεται ο Husein Husni Karaoglou, ο οποίος τον Σεπτέμβριο 19382 αντικαθίσταται από τον Mustafa Namouk Μuan Ζade, ο οποίος φέρεται να έχει εκλεγεί από τους μουσουλμάνους της Θεσσαλονίκης. Διορίζεται από τις αρχές ως προσωρινός Μουφτής (με το Βασιλικό Διάταγμα της 18.8.1938), ενώ είναι και συνταξιούχος του ελληνικού στρατού με τον βαθμό του συνταγματάρχη. Από το 1923 Γραμματέας της Μουφτείας και Ιεροδίκης (ενδεχομένως για ορισμένα διαστήματα μέχρι το 1938) έχει διοριστεί ο Mahmud Tzellaledin (Τζεζαϊρλί), αραβικής καταγωγής από το Αλγέρι και γάλλος πολίτης, φίλος και γραμματέας του πρώτου Τσερκέζου Μουφτή. Ωστόσο, όπως φαίνεται από τα σχετικά έγγραφα, ο νέος Μουφτής και ο Γραμματέας της Μουφτείας δεν έχουν καθόλου καλές σχέσεις.3 Όταν ο Μουφτής πέθανε τον Δεκέμβριο του 1943, ξέσπασε κρίση για την διαδοχή του.

Ο Mahmud Tzellaledin αποτελεί διφορούμενη προσωπικότητα με αμφιλεγόμενη δραστηριότητα, καθώς ενεργεί ως Μουφτής. Εναντίον του κατέθεσε μήνυση για αντιποίηση θρησκευτικής εξουσίας ο Ibrahim Memis, ο οποίος ασκεί καθήκοντα ιμάμη και ο οποίος ανταπέδωσε τις κατηγορίες ενώπιον των ελληνικών διοικητικών αρχών της γερμανικής κατοχής.4 Ο τελευταίος μάλιστα τύγχανε και της στήριξης του Μητροπολίτη Θεσσαλονίκης Γεννάδιου. Στους επόμενους ταραγμένους μήνες ως υπό διορισμό Μουφτής φέρεται ο Νedim Almahsit Muan Zade (ενδεχομένως γιος του αποθανόντος Μουφτή;) με Γραμματέα και πάλι τον Mahmud Tzellaledin. Το βέβαιο είναι ότι τον Αύγουστο του 1948 ασκήθηκε ποινική δίωξη κατά του Muan Zade για πλαστογραφία. Φαίνεται ότι η Μουφτεία των Κιρκασίων λειτουργούσε διαιρεμένη και με αμφισβητούμενη τη νομιμότητα του Μουφτή μέχρι τις αρχές του 1950 χρησιμοποιώντας κάποιο από τα παλιά τζαμιά ή μεζτζίτια της Θεσσαλονίκης. Σύμφωνα με την Γενική Διεύθυνση Αλλοδαπών λειτουργούσε τζαμί στη Θεσσαλονίκη τουλάχιστον μέχρι το 1952.5 Μια άτυπη Μουφτεία, μη νομικά αναγνωρισμένη λειτουργούσε και στη Βέροια (πολλοί Τσερκέζοι ζούσαν στο χωριό Αγ. Πρόδρομος).

Αυτά είναι τα σπαράγματα πληροφοριών που διαθέτουμε για την Μουφτεία της Θεσσαλονίκης που λειτούργησε από τους Τσερκέζους αλλά και τους μη ανταλλαχθέντες μουσουλμάνους. Πολλά ερωτηματικά παραμένουν αναπάντητα σχετικά με τη θέση των μουσουλμάνων εκτός Θράκης και τις κοινωνικές και οργανωτικές δομές των κοινοτήτων τους.

1. Μουφτεία Κιρκασίων Θεσσαλονίκης, ΑΠ 59/ 29.11.1935, Aρχείο Μουφτείας Κομοτηνής.
2. Πιστοποιητικό διορισμού του Γραμματέα της Μουφτείας, υπογεγραμμένο από τον Μουφτή, 2.7.1932, Αρχείο Ξένων και Μειονοτικών Σχολείων, ΓΑΚ Καβάλας, Φ. 93.γ.
3. Αναφορά Κιρκασίων Θεσσαλονίκης, 20.1.1944, Αρχείο Ξένων και Μειονοτικών Σχολείων, ΓΑΚ Καβάλας, Φ. 93.γ.
4. Έκθεση του Μουφτή στα ποινικά δικαστήρια της Θεσσαλονίκης, 19.9.1943, Έκθεση Κιρκασίων Θεσσαλονίκης, 20.1.1944, Επιστολή του Memis χότζα Ibrahim προς τον Γενικό Διοικητή Μακεδονίας, 2.6.1944, Επιστολή του Mahmud Tzelaledin προς τον Διευθυντή Θρησκευτικών Υποθέσεων, Γενική Διοίκηση Μακεδονίας, 28.1.1944. Επιστολή του Μητροπολίτη Θεσσαλονίκης Γεννάδιου, 2.6.1944 (όλα σε: Αρχείο Ξένων και Μειονοτικών Σχολείων, ΓΑΚ Καβάλας, Φ. 93.γ.
5. Έκθεση επί των εν Ελλάδι διαβιούντων μουσουλμάνων, ΑΠ 421/2/20/4, Ιούλιος 1952, Αρχείο Ξένων και Μειονοτικών Σχολείων, ΓΑΚ Καβάλας, Φ. 93.γ.

Özür dilemenin dayanılmaz hafifliği

Azınlıkça

Sayı:44
Şubat 2009


CETERIS PARIBUS

Ceren Zeynep Ak
ceren@tesev.org.tr

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Almanya’nın Weimar kentinden 2-3 saatlik bir mesafe uzaklığında Etter dağına doğru ilerlediğinizde, her iki tarafı sık ağaçlarla kaplı, çakıl taşlarıyla döşenmiş yollardan geçerek Buchenwald çalışma kampına gelirsiniz. Kapısında son derece gösterişli bir saat kulesi yer alan ve Nazi döneminde sadece Musevilerin değil aynı zamanda yabancılar, eşcinseller ve Roman azınlıkların da getirildiği kampta kapıdan içeri yürümeye başladığınızda ilk dikkatinizi çeken tepelerden esen ve yüzünüze adeta felç olmuş hissi verecek kadar kuvvetle çarpan dondurucu rüzgar olur…

Sizin otobüs veya araba ile geçtiğiniz, orman içinde gizli bir geçit görüntüsü veren çakıl taşlı yolların bir zamanlar çalışma kampına getirilen esirlerin saatlerce yürütüldüğü yollar olduğunu düşündükçe içiniz ürperir. Sadece esirlerin ulaşımını sağlayabilmek amacıyla yakınlarda inşa edilmiş tren istasyonunu görünce ise midenize bir sancı girer ve o kaçınılmaz soruyu sorarsınız kendi kendinize. Bir insan grubu bir başka insan grubunu yok edebilmek için harcadığı bu kadar enerji ile başka şeyler yapsaydı, neler yaşanırdı?

Buchenwald çalışma kampında daha da ilerleyip, büyük duvarlı, saat kuleli kapıdan içeri girdiğinizde soğuk ve itici bir mimari ile karşılaşırsınız. Esirlerin kaldığı barakaların yıkıldığı ve yerlerinde sadece bu yıkılan binalara ait gri, ruhsuz taşların olduğu uzun sıralar halindeki boşlukların biraz ilerisinde sarı soluk renkli binalar gözünüze çarpar. Bir zamanlar o kampta çalışmakta olan Gestapo subaylarının yaşadığı ve “çalıştığı” binaların arasında rüzgarın uğultusu kulağınızı tırmalar, kendinizi iki binanın arasında sıkışmış, nefes alamıyor hissedersiniz.

Her adımınızda daha da sıklaşan çelenkler, çiçekler, anıtlar, mumlar ve hatta mektuplar gözünüze çarpar. Binlerce insanın; alakalı veya alakasız, bu kampta yaşamış veya yaşamamış tüm dünya ülkelerinden farklı farklı birçok insanın aynı duyguyu paylaştığını görürsünüz: Pişmanlık. Her ne kadar kendileri direkt olarak sorumlu olmasalar da dünyanın farklı ülkelerinden insanlar ve devletler kampın her yerini özür anıtlarıyla döşemişler. Bütün bu acıların yaşanmasına sebep olan mekanizmaların aynı şekilde korunduğu binaları, odaları ve hücreleri gördükçe, insan bir kez daha sorgular kendini. Bizler; bir zamanlar hiç tanımasak da yüzbinlerce insanın öldürülmesine tanıklık etmiş ve bu tanıklığı dile getirmemiş/getirememiş bir jenerasyonun çocukları veya torunları mıyız gerçekten?

Aslında Almanya’da son derece dikkatli korunmuş bu Nazi kampları bambaşka birşeyi de ifade etmekte. Bu yaşanan soykırımın ağırlığıyla yıllardır yaşayan Almanlar, bu kampları koruyarak, bizleri de tarihe tanıklık etmeye çağırmakta ve bu trajediyi unutturmamaya kararlı olduklarını göstermekteler. Ve yaşananların telafisi olmasa da, onları hatırlamak insanlık için bir alarm mekanizması; bir daha yaşanmaması için bir önlem olmalı ve hepimiz buna tanıklık ederek bir kez daha bu sorumluluğu taşımalıyız. Çünkü artık haberdarızdır ve başımızı çevirecek yönümüz kalmamıştır. Özellikle şu son günlerde çokça tartışılan bir konu özür dilemek ve tarihe açık yürekle bakabilmek. Şüphesiz en belirgin geçmişle yüzleşme örneği Almanya’da yaşanmakta. Fakat tarihteki trajedilerden dolayı yaşanan vicdani rahatsızlık hiçbir şekilde Almanları inkara sürüklemiyor ya da başka uluslardan özürler bekleyerek savunma pozisyonuna geçmiyorlar. Yani aynayı başkasına çevirip kendileri kör noktaya yerleştirmek yerine aynayı devamlı kendilerine dönük tutuyorlar…

Son birkaç haftadır, Türkiye’de bir 6-7 Eylül tartışmasıdır gidiyor.. Tomris Giritlioğlu’nun yönetmenliğini yaptığı “Güz Sancısı” isimli filmde 6-7 Eylül’de yaşanan ve İstanbullu Rumların son kalan güven kırıntılarını da kaybetmesine sebep olan olayların beyazperdeye taşınması şüphesiz büyük önem taşıyor. Fakat gönül isterdi ki filmin sadece ve sadece sanatsal eleştirisini yapan yazılar olsun... Veya sinema eleştirmenleri bu filmi boyutluca, görüntü tekniklerinden oyuncuların performansına, müziklerden kullanılan kostümlere kadar, ele almaya çekinmesin..

Ama bütün bunların olabilmesi için, Türkiye’nin demokratikleşme yolunda önemli adımlar atmış olması ve geçmişiyle yüzleşmiş olması gerekirdi. Çünkü ancak o zaman bu tarz filmler hakkında yönetmen ve yapımcıları ürkütmemek için çekinilerek yapılan eleştiriler dile getirilebilir ve film sanatsal bir platformda tartışılabilirdi. Ama olsun, bu film bir çok açıdan yine de önem taşıyor. Filmin gösterime girdiği günden beri 6-7 Eylül olaylarına dair belgeseller yayınlanıyor, olayların içyüzü konusunda yazılıp çiziliyor. Bugüne kadar açık yüreklilikle dile getirilemeyen birçok iddia ortaya atılıyor, o gece yaşanan olayların organize edilmiş bir çabanın sonucu olduğu konuşuluyor.

Fakat 6-7 Eylül olaylarının nedeni ile sonucu arasındaki ilişki çok daha farklı bir anlam teşkil ediyor. Bu olayların bilinçli bir şekilde düzenlenen eylem politikalarının sonucu olduğunu tartışmaya başladığınız an ise, çok daha önceden başlayan bir dizi olayın devamı niteliği taşıdığını farkediyorsunuz. Dolayısıyla da, olaylara İstanbullu Rumların gözünden bakarken çok baharlar yaşandığını ama arkasından her zaman kışın geldiğini anlıyor, arkasında yaşadıkları sessizlik duvarını haklı bulabiliyorsunuz.

Türkiye’de azınlıklar konusunda yazıp çizen hatta ve hatta özellikle Türkiye’deki Rumları çalışan akademisyen, gazeteci veya araştırmacıların karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir demografi. Bu konuda yazılan birçok kitap, rapor veya makale demografi sorunundan başlar anlatmaya. Bu yazıyı İstanbullu Rumlar özelinde yazmaya karar verdiğimde, aklıma gelen ilk şey “klişe bir yazı yazmayacağım” idi. Yani sayılardan ve gittikçe azalan Rum nüfusundan bahsetmeyecektim. Fakat bu konuya gömüldükçe, sayılardan bahsetmemenin imkansızlığı önüme çıkıp durdu.

Ama sayıları yine de farklı bir açıdan ele alacağım. Gidenler ve kalanlar değil, kalanlar ve sadece kalanlardan bahsedeceğim. Bugün İstanbullu Rumların sayısı 3000 civarında. İstanbullu Rum cemaatin en çok eleştirilen ve en belirgin özelliği ise muhafazakarlık ve içe kapanıklığı. Peki insanlık tarihine bakıldığında, yenilikleri gerçekleştirecek ya da farkları yaratacak kişiler kaç senede bir ve kaç jenerasyonun içerisinden çıkabildiler? Daha da önemlisi, farklıyı ve yeniyi savunan bu insanlara arka çıkan kişiler o topluluğun yüzde kaçını oluşturmaktaydı?

Tahmini bir hesap üzerinden gidip de bir toplum içerisinde idealist olabilecek kesimin ancak o toplumun %1’lik bir dilimini oluşturduğunu varsayarsak, İstanbul Rum Azınlığı’nın durumuna belki daha da iyi ışık tutabiliriz. Çünkü 3000 kişilik bir topluluğun %1’lik dilimi ancak ve ancak 30 kişiye tekabül etmekte. Haliyle de, yerleşik azınlık politikaları ile mücadele ederken, cemaat içerisindeki idealizm ağır aksak yürümekte...

Fakat yine de İstanbullu Rumlar bu durumu kabullenmiş ve çıkış yolları aramaktalar. Burada önemli olan neden böyle olduğu değil ne yapılabileceği. Tabiî öncelik bu sesi duyurabilmek, sadece kendi içlerinde değil dış dünya ile de bağlantıyı kurabilmek. Dolayısıyla, Türkiye Rumlarını anlatan ve sadece anlatmakla kalmayıp, onlarla ilgili ve onlara yönelik haberleri iletebilen bir basın yayın organı şart. Böylece yaşanan sıkıntılar Türkiye kamuoyu ile paylaşılabilsin, geçmişle yüzleşmeye sayfalar açılabilsin. Ayrıca da Türkiye’de yaşayan Rumların da Türkiye’nin içeride ve dışarıda politika yapımına katkıda bulunabileceklerini göstermekle kalmayıp, halihazırda bu katkılar yapılabilsin. Şüphesiz bu çabalar, genç demografiyi kendi inisiyatiflerini göstermeleri konusunda da cesaretlendirecek, dolayısıyla da birşeylerin değişebileceğine olan inançlarını sağlamlaştıracaktır. Ayrıca bu tarz girişimler ile cemaatin sosyal hayatı sivilleşebilir, son yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan sivil toplum dalgası Türkiye’deki Rumlar için de bir çıkış noktası haline gelebilir.

Bu konuda belki de yaşanan en açık örnek, Ruhban okulu örneğidir. Bilindiği üzere, Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılması konusundaki çabalar uzun zamandır yetersiz kalmakta ve gittikçe artan din adamı eksikliği cemaati ve Patrikhane’yi zor duruma sokmaktadır. Ancak, Dışişleri Bakanlığı tarafından TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na gönderilen raporda Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasının söz konusu bile olamayacağı açıkça belirtilmektedir.1 Belki de 1971 yılında alınan bir karar doğrultusunda gerçekleştirilen bir uygulamanın gözden geçirilmesi için Türkiye’de birçok konuda algının değişmesine yardımcı olan sivil toplumun devreye girmesi gerekiyor.

Bir ülkenin tarihiyle yüzleşebilmesi çok önemli. Yüzleşebilmeli ki üzerinden yükleri atabilsin ve özür dilemenin dayanılmaz hafifliğini anlayabilsin. Yoksa sadece nefret ve kinle hareket eden nesiller yetişmeye devam eder, herhangi bir kıvılcım 6-7 Eylül cehennemini tekrar yaşatabilir. Ama bir yandan yüzleşmeye de imkan verilmeli. Böylece tanıklıklar artmalı, bir kez daha böyle bir şey ile karşılaşıldığında, vicdanlar o tanıklığın ışığında rahatsız olmalı. Çünkü unutmamak gerekir ki tanıklık ve suça ortaklık arasında iki göz kapağı kadar ince bir çizgi bulunmakta...

1. Cumhuriyet Gazetesi, 12.12.2008



Σώστε το Μεγάλο Τέμενος του Διδυμοτείχου


Αζινλίκτσα
Φεβρουάριος 2009
Τεύχος. 44

Γιώργος Δούδος
Συγγραφέας και δικηγόρος από τη Θεσσαλονίκη
g_doudos@yahoo.com



ΣΕ PDF ΜΟΡΦΗ ΚΑΝΤΕ ΚΛΙΚ ΕΔΩ

Στον φιλόξενο διαδικτυακό τόπο του Facebook που είναι πλέον πασίγνωστος πλέον και ιδιαίτερα αγαπητός σε όλες και όλους, όσους και όσες έχουν εξοικειωθεί με το internet και απολαμβάνουν την περιήγηση στους απέραντους ορίζοντές του δημιουργήθηκε μια ιστοσελίδα με τίτλο: Save the Grand Mosque in Didymoteicho, Greece (Σώστε το Μεγάλο Τέμενος του Διδυμοτείχου στην Ελλάδα), ενώ παράλληλα υπάρχει ένας πρόσθετος ιστοτόπος για την υποστήριξη της ίδιας ακριβώς υπόθεσης, δηλαδή τη σωτηρία του Τεμένους Τσελεμπή Σουλτάν Μεχμέντ στο Διδυμότειχο, που προσφέρει τη δυνατότητα σε όλους τους ενδιαφερόμενους, μέσω του διαδικτύου να απευθύνουν την έκκλησή τους (petition) προς τον κ. Καραμανλή, Πρωθυπουργό της χώρας μας, προκειμένου να αναληφθούν πρωτοβουλίες διάσωσης του μνημείου χωρίς καμιά απολύτως χρονοτριβή. Η όλη προσπάθεια είναι πολύ καινούργια και η ανταπόκριση θα μπορούσε να ειπωθεί ανεπιφύλακτα μάλλον είναι ικανοποιητική. Η πρώτη ιστοσελίδα συγκεντρώνει κάθε μέρα όλο και περισσότερους υποστηρικτές, ενώ οι υπογραφές στον δεύτερο ιστοτόπο προέρχονται από ανθρώπους κάθε γωνιάς της γης μας.

Το Τέμενος Τσελεμπή Σουλτάν Μεχμέντ που κοσμεί την κεντρική πλατεία του Διδυμοτείχου, κατά την γνώμη μου αποτελεί ένα λησμονημένο μνημείο της ανθρωπότητας, που όφειλε η UNESCO να το υιοθετήσει προ καιρού και να διατεθούν τα αναγκαία κεφάλαια για την αναστύλωσή του, για την συντήρησή σου και για την ανάδειξή του.

Το λυπηρό είναι πως μόλις τα τελευταία χρόνια άρχισαν οι τοπικοί παράγοντες, τουλάχιστον ορισμένοι απ’ αυτούς, να δείχνουν πως συναινούν και συνηγορούν υπέρ του σεβασμού του περίφημου αυτού Τεμένους. Ένας άνθρωπος που έχει δείξει ουσιαστικό ενδιαφέρον για την προβολή της αξίας του Μεγάλου Τεμένους του Διδυμοτείχου είναι ο πρώην βουλευτής του ΠΑΣΟΚ κ. Χρήστος Κηπουρός.

Στα δίσεκτα χρόνια της δικτατορίας των άμουσων και αφιλοπάτριδων συνταγματαρχών είχε ακουστεί πως πέρασε απ’ το μυαλό τους να καταλύσουν πλήρως από προσώπου γης με εκρηκτικά το Τέμενος Τσελεμπή Σουλτάν Μεχμέντ. Ίσως έτσι οι ένστολοι πατριδοκάπηλοι της εποχής εκείνης και μοιχεπιβάτες της εξουσίας στην Ελλάδα, να πίστευαν ότι θα επιτελούσαν εθνική αποστολή. Πρόσφατα, έπεσαν από τον μιναρέ του τεμένους πέτρες, γεγονός οπωσδήποτε επικίνδυνο για τους ανθρώπους που είτε συχνάζουν στην πλατεία, είτε διέρχονται ανυποψίαστοι απ’ αυτήν. Ακούστηκε και πάλι, ότι ορισμένοι υπεύθυνοι (στ’ αλήθεια άραγε;) εισηγήθηκαν να γκρεμιστεί ο μιναρές!

Επειδή θα ήθελα να δηλώσω ότι είμαι ανάμεσα στους υποστηρικτές τόσο του ιστοτόπου που επιχειρεί να διεγείρει το ενδιαφέρον όλων των επισκεπτών του διαδικτύου, πρωτίστως για τη σπουδαιότητα αυτού του Τεμένους του Διδυμοτείχου, ως παγκόσμιου μνημείου και κατά δεύτερο λόγο, όχι όμως ήσσονος προτεραιότητας, για την άμεση ανάγκη σωτηρίας του, όσο και της ιστοσελίδας έκκλησης προς τον Πρωθυπουργό της Ελλάδος, μέσω της συλλογής υπογραφών για την ώθηση του προέδρου της ελληνικής κυβέρνησης να ληφθούν κατ’ αρχάς απ’ το ελληνικό κράτος οι άμεσες πρωτοβουλίες υπέρ του μνημείου.

Θα ήθελα να θυμίσω σε όσους αγνοούν ή δεν τους βοηθά η μνήμη, ότι το Διδυμότειχο υπήρξε για ένα σύντομο διάστημα η πρώτη πρωτεύουσα της Οθωμανικής Αυτοκρατορίας στην Ευρώπη. Ότι αυτή η πόλη υπήρξε και δεν έπαυσε ποτέ να είναι ιερή για την πολυπληθή Αδελφότητα των Μπεκτασήδων, που δεν περιορίζονται μόνο στην Τουρκία. Ότι το Τέμενος Τσελεμπή Σουλτάν Μεχμέντ υπήρξε το πρώτο και το μεγαλύτερο μουσουλμανικό τέμενος στην Ευρώπη, με εξαίρεση την Αλ Ανταλούς, ονομασία της Ιβηρικής Χερσονήσου από τους Μουσουλμάνους Άραβες, που το 999 έκτισαν στο Τολέδο το μικρό χώρο λατρείας γνωστό ως Mezquita de Bab al-Mardum, ο οποίος έχει μετατραπεί σε καθολικό παρεκκλήσι του Τιμίου Σταυρού.

Είναι αλήθεια, πως ορισμένοι Τούρκοι θα επιχειρήσουν, αν δεν το έχουν κάνει ήδη, να χρησιμοποιήσουν το όλο για να προκαλέσουν τριβή στις ελληνοτουρκικές σχέσεις, κατηγορώντας, άλλοι το ελληνικό Κράτος για αδιαφορία για τα τουρκικά μνημεία στην επικράτειά του, άλλοι για παραβίαση της Συνθήκης της Λοζάνης, ενώ άλλοι μπορεί να κατηγορήσουν το ελληνικό Κράτος γιατί δεν αποδίδει το Τέμενος του Διδυμοτείχου στην Ελληνική Μουσουλμανική Κοινότητα. Σε όλους αυτούς, είτε ζουν εντός της ελληνικής επικράτειας, είτε από την άλλη όχθη του Έβρου, θα ήθελα να πω ότι κάνουν λάθος, όταν ψάχνουν συνεχώς αιτίες, υπαρκτές ή φανταστικές και υποθετικές για να δημιουργήσουν ένταση στις σχέσεις Ελλάδος και Τουρκίας. Αν θεωρούν την Τουρκία σαν μητέρα πατρίδα τους, μολονότι είναι Έλληνες πολίτες, τουλάχιστον θα έπρεπε να γνωρίζουν ότι οφείλουν να είναι νομιμόφρονες απέναντι στη χώρα που ζουν και η οποία τους τιμά με την ιθαγένειά της και το ευρωπαϊκό διαβατήριό της. Το ζήτημα της προστασίας ενός μνημείου, είτε είναι χριστιανικό, είτε μουσουλμανικό ελάχιστη σχέση μπορεί να έχει με τη Συνθήκη της Λοζάνης, που ο υπογράφων και άλλη φορά είχε διατυπώσει την άποψη, ότι σε πλείστα και καίρια σημεία της, που αφορούν την προστασία μειονοτικών πληθυσμών στην Ελλάδα και στην Τουρκία έχει υποσκελισθεί από άλλα, πιο σύγχρονα νομοθετήματα, που κατοχυρώνουν πιο αποτελεσματικά τα δικαιώματα που προσιδιάζουν σε ομάδες πολιτών που διαφοροποιούνται από τα χαρακτηριστικά της πλειοψηφίας. Τέλος, με λύπη μου θα ήθελα να πω, ότι η Ελληνική Μουσουλμανική Κοινότητα1, που είναι άρτια οργανωμένη από πλευράς νομοθετικού πλαισίου, από όσο γνωρίζω ελάχιστο ή μηδενικό ενδιαφέρον έχει επιδείξει για το Τέμενος του Διδυμοτείχου. Δεν θέλω να αδικήσω κανέναν. Αν λόγου οποιοσδήποτε Μουφτής ή τοποτηρητής Μουφτή του Διδυμοτείχου, στην περιφέρεια του οποίου υπάγεται το Διδυμότειχο, ή της Κομοτηνής ή της Ξάνθης έχει κάνει ενέργειες για τη διάσωση και τη συντήρηση αυτού του σπουδαίου μνημείου της Ισλαμικής Κληρονομιάς της Ανθρωπότητας θα ήταν χρήσιμο να το μάθουμε. Δεν είναι δυνατό να περιμένουμε τα πάντα από το κράτος. Είναι απολύτως αναγκαίες και αναμφίβολα χρήσιμες οι πρωτοβουλίες των πολιτών και μάλιστα των αρμοδίων, όπως είναι οι Μουφτήδες, που τόσο κατά τη μουσουλμανική παράδοση όσο και κατά την ελληνική νομοθεσία είναι και αναγνωρίζονται ως πνευματικοί ηγέτες των Μουσουλμάνων και είναι οι φυσικοί Δικαστές τους, για μια σειρά υποθέσεων της ζωής τους, για τις οποίες το ελληνικό νομικό σύστημα έχει υιοθετήσει το σύστημα του δικαίου της Σαρία.

Η σωτηρία του Τεμένους του Διδυμοτείχου αφορά κατ’ αρχάς την Ελλάδα, μιας και την επικράτειά της κοσμεί το κτίριο τούτο, αλλά σε καμιά περίπτωση δεν αφορά επί της ουσίας τις σχέσεις των δύο γειτονικών χωρών. Το Μεγάλο Τέμενος του Διδυμοτείχου ως μνημείο της Ανθρωπότητας αφορά τους ανθρώπους όλου του κόσμου, ως μνημείο της Ευρώπης αφορά την Ευρωπαϊκή Ένωση και το Συμβούλιο της Ευρώπης, ενώ ως πολύτιμο κόσμημα της Ισλαμικής Κληρονομιάς, δικαιολογημένα κεντρίζει το ενδιαφέρον όλων των Μουσουλμάνων της γης.

Είναι περιττό και καθόλου χρήσιμο μιλώντας για τη σωτηρία ενός μνημείου, που απλώς βρίσκεται στην ελληνική επικράτεια, αλλά ανήκει σε όλη την Ανθρωπότητα2, να γίνεται λόγος για τις ευθύνες είτε της Ελλάδος, είτε της Τουρκίας ως προς τον ουσιαστικό σεβασμό των οθωμανικών και των ορθόδοξων χριστιανικών μνημείων σε κάθε μια χώρα αντίστοιχα. Μάλλον είναι βέβαιο πως υπόλογες για παραλείψεις θα βρεθούν και οι δύο χώρες. Δυστυχώς όμως ως προς τη γειτονική Τουρκία θα διαπιστωθούν και νομικά κενά, που ίσως σκόπιμα συντηρούνται ακόμα στην τουρκική νομοθεσία και καθιστούν σχεδόν πλήρως ατελέσφορη την προστασία ρωμέικων εκκλησιών και ιδρυμάτων .

Και επειδή δεν θα ήθελα δώσω την εντύπωση πως μεροληπτώ προς οποιαδήποτε πλευρά, με αφορμή όσα γράφω σε τούτο το άρθρο μου, θα ήθελα με δυο λόγια τώρα να αναφερθώ στην απόλυτη ανάγκη, που συνιστά χρέος έναντι της ιστορίας αυτού του τόπου, το περίφημο κτίριο της Κομοτηνής, το Ιμαρέτ του Γαζή Εβρενός, να αφαιρεθεί από την Μητρόπολη Μαρωνείας και να αποδοθεί στη Μουσουλμανική Κοινότητα της πόλης, όπου ανήκει. Ο πολιός Μητροπολίτης Μαρωνείας θα όφειλε χάριν της υστεροφημίας του, αλλά και ως υπόχρεος απέναντι στην δικαιοσύνη που επιβάλλει ο σεβασμός της ιστορίας με δική του πρωτοβουλία να αποδοθεί το Ιμαρέτ στους Μουσουλμάνους συμπολίτες του και να βρει στέγη για το εκκλησιαστικό Μουσείο σ’ έναν άλλο, κατάλληλο χώρο γι’ αυτό το σκοπό.


1. Η διατύπωση δεν έχει σχέση με τον εθνοτικό αυτοπροσδιορισμό των Μουσουλμάνων ελληνικής ιθαγένειας, αλλά αναφέρεται σε μια θρησκευτική κοινότητα που υπάρχει μέσα στην Ελλάδα και η υπόσταση και η δράση της διέπεται από την ελληνική νομοθεσία.
2. Για τούτο πρέπει οπωσδήποτε να υπαχθεί υπό την πλήρη αιγίδα της UNESCO, (διάσωση, συντήρηση, ανάδειξη, συνεχής προστασία).
3. Λ. χ. η νομοθετική ανακολουθία του τουρκικού δικαίου που δεν αναγνωρίζει νομική προσωπικότητα σε εκκλησιαστικά ιδρύματα και ναούς, καθιστώντας ανέφικτη την παροχή νομικής προστασίας τους από το τουρκικό κράτος.

Όσες και όσοι από τους αναγνώστες του περιοδικού θα ήθελαν να προσυπογράψουν την έκκληση προς τον κ. Κ. Καραμανλή για τη διάσωση του Μεγάλου Τεμένους του Διδυμοτείχου μπορούν να επισκεφθούν την εξής ιστοσελίδα:
www.thepetitionsite.com/2/save-the-grand-mosque-in-didymoteicho-greece


Trakya değişiyor

Azınlıkça
Şubat 2009
Sayı 44

Trakya değişiyor: Olabilirlikler ve engeller konusunda ek yorum
Anna Frangudaki

Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Bundan bir süre önce, hesap edince aradan tam bir yıl geçtiğini hayretle gördük, Müslüman Çocukları Eğitme Programı’nın 10. yılını doldurması münasebetiyle hazırlanan kollektif yapıt “Çıkarma değil TOPLAMA, bölme değil ÇOĞALTMA” başlıklı kitapta Anna Frangudaki imzalı Eksöz’ü arzettiği önemi yüzünden Türkçeye çevirip Azınlıkça’da yayımlayacağımıza söz vermiştik. Gerçi 550 sayfalık kitabın içeriğini oluşturan Azınlıktaki eğitimle ilgili öbür yazılar daha az önemli değil. Frangudaki’nin yazısını siyasî ve toplumsal eleştiriye ağırlık verilmiş olduğu için seçtik. Yazarın kendisinden daha o zaman bir yıl önce izin almıştık. Çeviriyi yapmak ancak bugüne kısmetmiş. Oldukça büyük olan yazıyı iki bölüme ayırmak zorunda kaldık. İkinci bölümü gelecek sayıda yayımlanacak. Bu arada Yunanca orjinal metni yanyana koymayı yararlı gördük.

I
1997’den beri her şeyin aşılmazcasına zor göründüğü Trakya’da büyük ve önemli gelişmeler var; hem genel toplumsal gelişmeler var, hem de özellikle eğitimde gelişmeler var. Azınlık üyesi yurttaşlara yasa önünde eşitliğin ve demokrasi kurallarının ugulanışının sonucu olan genel gelişmeleri bu kadar kısa süre içinde tarif etmek zor, onların değerlendirmesini yapmak ise daha zor. Herhalükarda bunlar gayet bariz şeyler ve yerel toplumun üyelerince bizzat yaşanıyor. Hiç olmazsa şeklî eşit haklar konusunda egemen anlayışlar değişmiş bulunuyor. Bununla birlikte, uzun süreli bir eşitsizlik ve marjinallik geçmişini düzeltmek için 1990’dan beri hükümetlerin verdikleri kademeli ve sürekli uğraş, genç kuşaklar için ortak ve daha iyi bir avrupaî geleceğin yolunu açıyor.

Eğitim alanındaki gelişmeler büyük ve önemli. İkinci derece eğitime katılım oranlarındaki iyileşmede ve üçüncü derece eğitime yükseliş örneklerindeki artışta çarpıcı bir hız gözleniyor, bu da iyimser ve hızlı bir olabilirliği müjdeliyor.

Azınlıktan ortaokula giden öğrenci sayısı on beş yıl içinde dörde katlandı (1991-92 öğretim yılında 941 kişi iken 2006-07’de 3.428’e ulaştı). Ortaokula devam etmeme oranı daha 2000 yılında çok yüksek iken (%65), bugün neredeyse yarıya inmiş bulunuyor. Buna karşılık liseye geçiş, önemli ölçüde ve hızla artıyor. Yalnızca son altı yıl içinde lise düzeyinde azınlık öğrenci sayısı iki katından daha çok arttı (2000’de 934 kişiden 2006’da 1996 kişiye çıktı).

Değişiklikler büyük ve özellikle hızlı, ve eğitsel verilerin bu kadar çabuk değişmesi alışılmış bir olay değil. Toplumsal veriler ise genellikle daha yavaş değişir; şimdi Trakya’da olduğu gibi, bölgenin kültürel zenginliğini değerlendirerek, ekonomik kalkınmayı sağlayarak ve yurttaşlar toplumunu kurarak tüm yurttaşların bir arada uyumlu yaşamasının yolunu açacaktır bunlar. Değişiklikler ve gelişmeler önemli ölçüde oldu ve büyük bir süratle kazanıldı.

Yine de açık bir topluma götüren yolun önünde daha çok engeller var. Gelişmeleri durduran eğilimler var, aşılması gereken zorluklar, keşfedilmesi gereken çok çeşitli köprüler var. Ve bütün bunlar çok zor işler, zira birçok engeller ancak ortak çabayla geçilebilecek türden.

Engellerin olabildiğince daha görünür bir hale gelmesi, onların aşılmasına çok yardımcı olacaktır. Bunun başarılması için, sorunların açık diyalog konusu ve farklılıkların fikir çatışması konusu yapılması gerekir. Açık diyalogun yerleşmesi ve işlenmesi, Trakya’da tüm taraflarca yayımlanan paralel monologlardan vazgeçmek gibi büyük bir zorluk içeriyor.

Yerel toplumun gruplara bölünmüşlüğü, onlarca yıl boyunca dışişleri siyaseti parametrelerince dayatılmış bu durum, eski ve yeni tüm sorunlar için paralel ve tek yönlü yorumları inşa etmiş bulunmakta ve her iki tarafça gerçek budur biçimiyle monologlar yayımlanmaktadır; bu gerçek, her bir tarafta kendisiyle ve kendiliğinden haklılığıyla yetinmekte ve tüm olumsuzlukları “ötekilere” yüklemektedir. Toplumlarda her monolog daima statik ve mecburen kısmî olan bir “gerçek” dile getirir. Paralel monologlar var olunca, her biri kendi “gerçeğine” atıfta bulunur ve bunu “öteki tarafın” tam tersi “gerçeği” hiçbir şekilde ırgalamaz. Toplumsal gruplardan her biri kendi “gerçeğinin” arkasında savunmasını örgütlemeye devam ettikçe, bu çatlağa rağmen veya daha doğrusu onun yüzünden, bir çeşit suskunluğu yineleyip dururlar.

Engellerin görünür hale gelmesi için, suskunluğun ortaya çıkarılması gerekir, kaldırılabilmesi için. Suskunluk, Müslüman Çocukları Eğitme Programı -MÇEP’teki çalışma arkadaşlarının, azınlık okullarında görev yapan öğretmenlerle Eylül 1997’de daha ilk temaslarından itibaren karşılaştıkları ilk büyük zorluk oldu. Öğretmenler tarafından karma gruplarda diyalogun ve azınlık ve çoğunluk üyelerinin birlikte tartışmalarının kabulünde karşılaşılan baştaki büyük zorluğu, anlaşmazlık ve çelişkilere ilişkin her konunun istisnasız herkes tarafından suskunlukla örtülmesi olayı izledi. Azınlık ve çoğunluk öğretmenleri arasında bölünmeye yol açan tüm konuları bir suskunluk tabusu örtüyordu ve sorunları kavrama amaçlı ilk çabaları, eğitimcilere yapılan seminerin sorumlusu başarılı bir biçimde “suskunluğun dinlenmesi” diye adlandırdı (Andrusu, Seminer, bu eserde).

Paralelel monologlar gürültülü bir suskunluk üretir ve bu hal, (paralel çizgilerin karşılaşmadığı gibi) monologların karşılaşamayacağının görünmesini engeller. Demek ki, verilerin ve sorunların mecburen tek yönlü olan yorumunu aşacak diyalog şart oluyor; bir sürü “ortak sırları” suskunlukla örtme yoluna başvurarak, nesnel verileri reddederek, tüm sorumluluğu “ötekilere” yükleyerek, her bir monologun kısmî gerçeği yol açmaktadır bu yoruma.

Monologların dayattığı suskunluk, sonunda, fikir çatışmasını engeller, dolayısıyla anlayış ve tavırların her mümkün gelişimini, her muhtemel yeni çözüm üretimini de engeller. Yeni çözümler, ancak fikirlerin çatışması, müzakereler ve sorumluluk üstlenme içinden gelebilir; bunlar da sırasıyla, mutlak surette, kendiliğinden anlaşılan gerçeklerin denetimini ve yurttaşların katılımını gerektirir.

Eğitim konusunda paralel monologlar
Yerel toplumda paralel monologların yerini açık diyalogun alması için, sorun ve veriler üzerindeki suskunluk örtüsünü tanımak gerekmektedir; birbirinin tersi ve tek taraflı iki gerçeğin yayımının devamını sağlamaktadır bu suskunluk örtüsü. Azınlıktaki eğitimle ilgili olarak, suskunluk, iki temel konuyu kapsamaktadır: bir yandan devletin asimilasyoncu niyetini, öbür yandan azınlık lider sınıfından büyük bir bölümün azınlık okulları statüsünü, bilinen yetersizliğine rağmen ve çocuklarının ihtiyaçlarının tersine, savunma eğilimidir.

Devlet mercileri, azınlık okullarının temel sorunlarını sürdüregelen verileri büyük ölçüde muhafaza etmektedirler; öğretim yetersizliğinin ve düşük eğitim kalitesinin sorumluları arasında, yol ağı ve ulaşım yokluğunun neden olduğu izolasyon, Yunanca ve Türkçe öğretmenleri arasında işbirliğinin bulunmaması, değişiklikler karşısındaki umursamazlık -MÇEP’in müdahelelerinin yıllardan beri yerel olaylarda geçici bir parantezmiş gibi karşılanması bunu göstermektedir- ayrıca (azınlık lider sınıfının da sorumluluğuyla) öğrenci sayısı ülkenin hiçbir yerinde bu kadar az olmayan çok sayıda tek sınıflı ve rastgele dağılmış okullar gibi veriler sayılabilir.

Azınlık ilkokulunun düzeltilebilir sorunları var, ayrıca düzenlenişinden kaynaklı iyileştirme kabul etmeyen yapısal sorunları var. Böylece, herkesçe bilinen bir sır, erkek ve kız öğrencilerin, her yerde ve herkes için eğitim geleceğinin belirlendiği bu ilk kademede eğitime devam etmeleri için gerekli temel bilgileri elde edemedikleridir.

Merciler, azınlık anababalarını çocukları için devlet ilkokullarını tercih etmeleri yolunda yıllardır etkilemeye çalışmaktadırlar. Bununla birlikte, azınlık yurttaşlarının büyük bir bölümünde böyle bir tercih olanağı bulunmadığını görmezlikten gelmektedirler (veya sorumluluğunu “ötekilere” atmaktadırlar); zira katışıksız yerleşim yerlerinde devlet ilkokulları yok, yalnızca azınlık okulları var. Aynı zamanda, devlet ilkokulu lehine etkileme çabası, genellikle söylemsiz ve dolaylı yürürütülmekte ve özellikle mevcut bir soruna karşı ilgisizliği de beraberinde taşımaktadır; çünkü azınlık ilkokuluna bakışla, onun tüm olumsuzluklarına rağmen, devlet ilkokulu azınlık çocukları için yabancı dilli ve tek dillidir. Dolayısıyla, bir ikna çabası değil, bir dayatma girişimi söz konusu. Dayatma niyeti başka olaylarda da kendini göstermektedir; örneğin, devlet okulundan azınlık okuluna aktarma yapma yasağı (tersi aktarma ise müsaade edilmekle kalmayıp, isteklendirilmektedir de), anayasaya aykırı bu önlem henüz 1999’da kaldırılmıştır (Askuni, 2006: 163-4).

Çocukları bilgisiz bıraktığı herkesçe bilinen bir okulun tercihinde “ötekilerin” sorumluluğuna ilişkin monolog yerine açık diyalog, anababaların tercihlerini manipule etme girişimlerinin onları etkileme olasılıklarını mayınladığını ortaya çıkaracaktır. Ayrıca, asimilasyoncu niyete karşı anababaların savunma tepkisinin kaçınılmaz olduğunu da ortaya çıkaracaktır; tüm azınlıklar, daima, anababaları belirleyen özellikleri çocuklarının da devam ettirmesini isterler. Dolayısıyla, diyalog, en azından, anababaları etkileme olasılığı üzerinde soru işaretlerine yol açacaktır, onlara “kendilerinin” olarak gördükleri okul karşısında yabancı dilli ve tek dilli ilkokulu seçmeleri önerildiği zaman. Ve bu sorgulama yoluyla, görüşmeye açılan sorunlardan bazıları için belki çözümler, az da olsa yeni olabilirlikler üretilecektir. Diyalog, kısacası, en önemli bir başka şeyi, yani uzun süreli manipülasyon çabalarının boşuna ve daha baştan başarısızlığa mahkum olduğunu ve sonunda anababaların devlet okullarına karşı var olduğu kadarıyla güvenini sarsmaya yaradığını ortaya çıkaracaktır; ve geriye kalan, başarısızlığın sorumluluğunu “ötekilerin” kötü niyetine yüklemek.

Diyalog kolay değil, zira herkesten, özellikle merci temsilcilerinden, monolog yoluyla sorumlulukları kolayca başkasına yüklemek yerine kendi sorumluluklarını kabul etmeyi gerektirmektedir. Yoksa, bir monolog, karşıtı olan öbürünü besleyerek, öbür “gerçekte” olumsuz olarak görüntülenmektedir, hiçbir etki yapmadan ve karşıdaki kesin doğruları sarsmadan. Dolayısıyla, bir monologun yerini açık diyalogun alması konusunda yerel toplumdaki ideolojik kavga, aynı ölçüde tek yönlü ve çıkmaz olan paralel azınlık monologunu da etkileyecektir.

Azınlık ilkokulu, belirsiz ve çelişkili bir hukukî statüye sahip, özel eğitim ile kamusal eğitim arası bir şey (Balciotis ve Çiçelikis, bu eserde), ve şeklen iki dilli olmasına rağmen (Yunanca ve Türkçe öğretir), derslerden yarısının bir dilde, yarısının da öbür dilde yapılması garipliği, sonunda her iki dilin de yetersiz öğrenilmesine ve daha birçok sorunla birlikte tüm derslerde yetersiz hazırlanmaya yol açmaktadır.

Azınlık liderleri, azınlık çocuklarının iyi Yunanca öğrenmesi gerektiğini sık sık yinelerler. Bununla birlikte azınlık ilkokullarındaki müfredat programının Türkçe bölümüne ait eğitimin iyileştirilmesi istemini de düzenli olarak dile getirirler. Ancak azınlık liderlerinin bir kısmı, Yunancayla ilgili olarak, MÇEP’in ikinci safhasından itibaren, müfredat programının Yunanca bölümünün iyileştirilmesi yolundaki büyük çabaları neredeyse hiç değersemeyip, ortaya koyduğu gelişim ve değişiklikleri görmezlikten geliyor. Türkçeyle igili olarak yalnızca iki talep ileri sürüyor: birincisi, Türkçe bilgisi eksik olan SÖPA (Selanik Özel Pedagoji Akademisi) mezunu öğretmenlerin yetersiz eğitim sorununun derhal çözüme kavuşturulması; ikincisi ve sürekli yinleneni ise, yeni azınlık ortaokul ve liselerinin kurulması.

Öğretmenler konusundaki istem, doğru ve haklı bir istemdir. Diktatörlükten bir yıl önce kurulup ta 1969’dan beri çalışan SÖPA’dan mezun olanların eğitimleri kuşkusuz eksiktir; bunun, bu “özel” ve ismen Pedagoji Akademisi’ndeki1 öğrenim süresiyle ve mezunlarından büyük bir bölümünün iki Medreseden çıkışlı olmasıyla kanıtlandığı gibi. Yetersiz Türkçe bilgisi, SÖPA mezunlarından yüksek bir oranın slavofon köylerden gelmekte oluşuna ve öğrenim süresinde Türk dili konusunda eskiden pek az ve bugün az ders saati bulunmasına bağlanmaktadır (Askuni, 2006: 77). “SÖPA konusunda bir şeyler yapılmalı” görüşü genelde kabul görmekte ve neredeyse herkes sorunun ivedili çözüm gerektirdiğini onaylamaktadır. Ayrıca, çeşitli yetkililer, yıllar öncesinden, Eğitim Bakanlığına SÖPA’nın düzeyinin yükseltilmesi veya kapatılması önerilerini sunmuşlardır. MÇEP’teki çalışma arkadaşlarından gruplar, yıllar öncesinden, bu sözde Akademinin kapatılmasını, Pedagoji Bölümlerine kontejanla girişi ve buna paralel olarak Türkoloji Bölümlerinde devam edecek öğrenim yoluyla Türk dili üzerinde uzmanlaşmayı önermişlerdir. Sorunun çözümü için geniş bir görüş birliği bulunmasına rağmen, 1997’den bu yana dört hükümet ve beş Eğitim Bakanı gelip geçmiş, ama SÖPA dosyası, her defasında, hiçbir sonuca varılmadan, yetkililerin çekmecesinde ele alınmak üzere kalmaya devam etmektedir.

Azınlık ortaokul ve liselerinin çoğaltılması istemi, teorik olarak doğru ve haklı bir istemdir. Azınlık okulu ile devlet okulu arasında tercih yapmak ve çocuklarının ne çeşit bir eğitimden geçeceğine karar vermek, azınlık yurttaşlarının hakkıdır. Ancak bu istem, var olan devlet okullarının kapanması gibi akıl almaz bir başka istemle birlikte sunulmaktadır. Türk Öğretmenler Birliği, Millî Eğitim ve Dinler Bakanlığınca 2006’da kurallaştırılmasından sonra, Trakya’daki devlet ortaokullarına Türk dilinin girişine karşı bu yakınlarda çıkardığı kınamasında, yalnızca yeni azınlık ortaokullarının kurulmasını talep etmiyor, aynı zamanda “Lozan Antlaşmasının temel hükümlerine aykırı olarak kurulan Hemetli, Şahin, Gökçepınar, Ilıca ve Dolaphan Ortaokullarının çalışması dursun”2 talebinde de bulunuyor.

Eğitimci temsilcilerince okulların kapanmasını istemek gibi, üstelik bunlarda öğrenci sayısı az değil çok, hiç alışılmadık bu olayın daha kötü bir yanı da var. Dayandığı temel ilkeyi, yani anababaların tercih hakkını ihlal ettiği için, yeni azınlık okullarıyla ilgili istemin meşruluğunu da tamamen ortadan kaldırıyor. Devlet okullarının kapanması, yurttaşların tercih hakkına sahip olmaması demektir.

Paralel ve kapalı monologların yayımından doğan çıkmaz ve onların dayattığı suskunluk, pek bariz olarak kendini göstermektedir. Azınlık anababalarına tercih yapabilme konusunda demokratik hakkın sağlanmasıyla ilgili haklı istemin onaya yol açması nesnel olarak mümkün değil, azınlık liderlerinden bir bölümü anababaların tercih hakkını savunmadıktan, tersine azınlık okulunun zorunlu tercihini istedikten sonra. Paralel otoriter monologlar yerine diyalog, daha önemli bir şeyi daha ortaya çıkaracaktır. Her iki tarafta monologların yurttaşlara dayattığı suskunluk, fikir ve talepler çatışmasını engellemekte ve yurttaşların demokratik haklarını, lider sınıflar arasından hangi bölümün hangi zorlamayı dayatacağına dair otoriter ikileme içine sıkıştırmaktadır.

Ama yalnızca bu değil. 1996’dan itibaren ortaokulu tercih eğilimi, birkaç yıl içinde devlet okulu lehinde kitlesel bir hal aldı (bugün azınlık ortaokullarındaki %25’e karşı %75), devlet okulunun yabancı dilli olmasına rağmen; bu olay, öğrenimi tamamlamakta büyük zorluklarla karşılaşılmasına ve bugün bile okulu terk etme oranlarının yüksek olmasına yol açmaktadır. Değişiklik, kuşkusuz, azınlık ailesinin, çocuklarını ülkesindeki bir yüksek eğitim kurumunda okutmak hedefiyle oluşturduğu yeni stratejiye bağlanmaktadır (Pleksusaki, bu eserde). Yine kuşkusuz, azınlık ailesinin tavrını, yasa önünde eşitlik uygulaması ve çocuklarına ilk kez Yunanistan’daki yüksek öğretim yolunu açan önlemler değiştirdi. Azınlık liderlerinin bir bölümü, bu eğilime, azınlık ailesinin çocuklarının ilerlemesi için tercih ettiği gelişmeler yolunun kapanmasını istiyerek karşılık vermektedir.

Diyalog ve fikir çatışması, çözüm arayışlarında, azınlık okulunun, iki dilde iyi performanslı okula dönüşmesini engelleyen özelliklerini müzakere konusu haline getirecektir. İki dilli eğitimin kendine özgü bir biçimde düzenlenmiş olması, hem Yunancanın hem de Türkçenin iyi öğrenilmesini nesnel olarak engellemektedir. Yunancayla ilgili olarak; MÇEP’in nicelik olarak dev çabasına rağmen öğrenimde iyileşme bir noktadan daha ileriye gidemiyor, okuldaki ders saatleri, yarım dersler, Yunanca öğretmenleri ile Tükçe öğretmenleri arasında işbirliğinin olmaması ve özellikle izolasyon yüzünden. Bu izolasyon ki, çocukların Yunan dilindeki kompozisyonda pek yetersiz kalmasına yol açmaktadır; zira anadillerini yalnızca günlük yaşamları içinde, ailede ve televizyonda değil, aynı zamanda her çeşit iletişimde kullanmaktadırlar. Türkçeyle ilgili olarak; aynı şekilde, Türkçenin de iyi öğrenilmesi, yarım dersler, okuldaki ders saatleri, öğretmenlerin yetersiz bilgileri, iki katigori öğretmenler arasında işbirliğinin olmaması, öğretim metodları yüzünden engellenmektedir. Fakat azınlık liderlerinden çoğunun söyleminde azınlık okuluyla ilgili hiçbir kuşku dile getirilmemektedir ve liderler, azınlık okulunun olduğu gibi muhafaza edilip hiç değişmemesi konusunda diretmektedirler.

Son olarak, çok önemli bir başka olay, azınlık ilkokuluyla ilgili fikir yürütürken, tüm taraflarca bir getto-okul olduğuna dair başlıca olumsuzluğunun anımsatılmasından kaçınılmasıdır. Azınlık çocuklarını çocukluk döneminin belirleyici altı yılı boyunca ayrı bir yere kapatmakta ve genel olarak ayrımı (coğrafİ ve toplumsal ayrımı) ve yabancılaşmayı sivriltmektedir. Azınlık ve çoğunluk çocuklarının birbirleriyle kaynaşmasını, her ikisinin de küçük yaşta yerel “ötekisine” alışmasını, iki yönlü dilsel etkileşimi ve izolasyonun doğurduğu mesafeyi kapatmayı engellemektedir.

Çocukların, yerel toplumdaki bölünmüşlüğün ve marjinalliğin onları içine sıkıştırdığı azınlık gettosundan çıkması çok önemli. Kaynaşma ve etkileşim yoluyla toplumsallaşma, uyumlu bir entegrasyon ve toplumsal yükseliş için şart olan şey. Bu konuya hiçbir taraftan kimse değinmiyor. Çözümler, tabiî, belirgin değil, kolay da değil. Ancak çözümler bulmak için, her iki taraf liderlerinin tek sesliliği ve tüm toplumsal yurttaş gruplarına suskunluğu dayatma ile kendini gösteren iki otoriter monolog yerine, yurttaşların katılımına ve denetimine açık olan uzun süreli ve zorlu diyalog gerekmektedir.

Azınlıkta tehlikeli bir “kim kimdir” oyunu
Azınlık nüfüsu ve onun etnik yapısı ile ilgili resmî ve güvenilir verilerin yokluğu karşısında devletin Avrupaî çağımız açısından akıl almaz ilgisizliği; gelişmeler, yeni eşitlik politikası ve onun olabilirlikleri ile büyük bir çelişki oluşturmaktadır. Bu yokluk, uzun yıllardan beri nüfus sayımlarında artık Yunan yurttaşlarının din ve dillerinin kaydedilmemekte oluşu yüzündendir. Bu verileri içeren son sayım 1951 tarihlidir. Aradan yarım yüz yıl geçmiş bulunuyor.

Azınlık nüfusunun bilinmeyen sayısı
Resmî verilerin bulunmamasına rağmen, yazar ve gazeteciler, her biri, sayı ve oran olarak her aklına geleni hiç çekinmeden açıklayıp duruyor, her defasında kaynak göstermeden. Bu nedenle, nüfusun miktarı konusunda birbiriyle çatışan bir sürü kanıtsız doğrular var. Ayrıca, nüfus verilerini açıklayanlardan her biri, kendikilerinin, başkalarının yayımladığı benzeri verilerden nasıl ve neden farklı olduğunu ne gerekçelemeye çalışıyor ne de buna kendini mecbur hissediyor. Böylece, azınlık nüfusuyla ilgili yayımlanmış tüm keyfî verileri özetlemeye kalktığımızda, yayından yayına 125 bin ile 105 bin arasında değişen sayılarda, on binlerce kişilik farklar saptıyoruz.

Azınlık temsilcileri ve Trakya azınlık basını ise değişik veriler açıklıyor; bunlar da aynı şekilde kanıtsız ve birbirinden farklı, azınlığın bazen 120.000 kişi, bazen de (kimi kez aynı gazetede ve aynı yılın bir başka sayısında) 170.000 olduğunu yazıyorlar. Azınlık gazetesi İleri, azınlık nüfüsunun sayılarıyla ilgili yapılan “tacirliği” eleştirmiştir (Akgönül, 1999: 157). Gümülcine’deki bir azınlık gazetesinin yayımcısı, bir büyük Türk gazetesinde bu yakınlarda çıkan röportajında, Trakya’da azınlık nüfusunu 150.000 olarak “hesap ettiğini” açıklamıştır.3

Etnik yapı konusunda rakip “gerçekler”
Azınlık nüfusunun etnik yapısı konusunda, genel sayılardan daha duyarlı bir konudur bu, aynı şeyler geçerli. Resmî veriler bulunmamasına rağmen, azınlık grupları ve onların oranlarıyla ilgili olarak kesin sayılar yayımlanmakta, ve bu arada kaynak gösterilmemekte ve bir yayından öbürüne sayılar arasındaki farklarla kimse ilgilenmemektedir. Azınlığın üç gruptan oluştuğu yazılmaktadır, “Türk kökenliler”, Pomaklar ve Çingeneler. “Türk kökenliler”, azınlık bütününün %70’inden 40’ına dek, Pomaklar %40’ından 20’sine dek ve Çigeneler %24’ünden 10’una dek oranını oluşturuyor olarak gösterilmektedir.

Münferit yazarlar ve Basından daha resmî nitelikli iki kaynak mevcut, ancak onlarda da tıpkısı büyük sorunlar var. Birincisi, 2001 tarihinde BM’e sunulan Yunanistan Raporu, “1991 nüfus sayımına göre, Trakya Müslüman Azınlığı, bölgedeki 338.000 kişilik toplam nüfus içinde, yaklaşık olarak 98.000 kişiden oluşmaktadır” diye yazmaktadır; etnik yapısına gelince, 49.000’i “Türk kökenli” (%50), 34.300’ü Pomak (%35) ve 14.700’ü Çingene (%15).4 İkincisi, Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı için Avrupa Danışma Merkezi’nin 2004 yılı Raporundaki Yunan verileri; burada, Yunanistan’daki Müslümanların Trakya’da 85.000 kişi, etnik yapısından söz edilmeksizin, ve ülkenin öbür bölgelerinde 15.000 kişi olduğu yazılmaktadır.5

Bu iki resmî rapordan birincisi, 1991 sayımına yadırganacak bir gönderme içermektedir, oysa bu sayım din ve dil verilerini kapsamamıştır; ayrıca, bir hükümet raporu için “yaklaşık” nüfus verilerinden söz etmek gibi büyük bir gariplik içermektedir.6 Dahası, birbirleriyle eşzamanlı bu iki resmî metin aralarında büyük farklılık göstermektedir; birincisi Trakya’da azınlığın “yaklaşık olarak 98.000 kişiden oluştuğunu” yazmakta, ikincisi ise Trakya’daki aynı nüfus için “85.000 kişidir” diye yazmaktadır, 13.000 kişilik bir fark!

Etnik yapıyla ilgili olarak, azınlık lider sınıfı ve Basınının büyük bir bölümü, bu konuda Türkiye’nin dış politikasını izlemektedir. Bu politikayı, bir Türk yazarın 1993’teki kitabının başlığı kesin bir biçimde özetlemektedir: Balkanlar’daki Pomak Türkleri: Tarih ve sosyokültürel yapı.7 Başka etnik gruplara her atıf, “azınlığı bölmek” olarak adlandırılmakta ve bu politikanın temsilcileri yalnızca Türklerin varlığını kabul etmektedir (tüm Balkanlar’da).

Bir tarafın nüfus miktarı konusunda Pomakları azınlık nüfusunun %20’sinden %40’ına dek değişen, birbiriyle çatışmalı bilgilerle ortaya çıkarmasını, öbür tarafın onların varlığını reddetmesi izlemektedir. Yerel azınlık Basınında bu yakınlardaki yayınlar, Pomaklardan “azınlığı bölmeyi amaçlayarak” ileri sürülen “hayalî etnik kimlik”, “uyduruk ve hayalî dil” gibi ifadelerle söz etmektedir8.

Pomakların başkalarınca belirlenmesine yol açan çatışma, 1990’lı yıllardan itibaren yerel toplumda bir çeşit şiddet kazandı ve Yunan tarafından onları boğucu bir kucaklama şekline dönüştü. Yerel çoğunluk toplumunda genelde kabul edilen bir görüşe göre, Yunan devleti tarihî nedenlerle Pomakların Türkleşmesine göz yumdu, bu bir “millî hata” idi, şimdi onu “düzeltme” zamanı geldi. Böylece, bu otoriter ve beceriksiz9 Pomak yanlısı politika, insan haklarını ve tüm özgürlükleri savunan yurttaş gruplarında bile onay buluyor.

Bu olaydaki müthiş yanlış sanıyı açık diyalog konusu yapmak son derece gerekli; zira paralel monologlar, suskunluğu dayattığından başka, sağgörüyü de ortadan kaldırıyor. Bir insan grubunun etnik kimliğinin veya herhangi bir başka kimliğinin başkasınca belirlenmesi, demokrasi ve uluslararası hukuk kurallarına aykırıdır.10 Ve tabiî, kurumsal güvence altına alınmış ilkeleri çiğnemek, onları “ötekiler” de çiğniyor iddiasıyla asla gerekçelenemez. Son olarak, Pomak yanlısı politikanın, Pomak dostluğu boyutundan ayrı niyetlerle yürütüldüğü o kadar açık ki, belirli sayıda kişiyi ikna etme olasılığı bulunsaydı bile, güttüğü amaç doğrudan belli olduğu için, bu hal onu daha baştan başarısızlığa mahkum ediyor.

Bu diyalog, azınlık toplumunda benzeri bir diyaloga yol açacak ve azınlıkta Slavca konuşan grupların bulunduğunu bile reddetmeye kalkmanın veya ses etmeyerek bu görüşe katılmanın, azınlık halkı için çok zararlı olduğunu ortaya çıkaracaktır. Reddetmek, her şeyden önce, lider sınıfın, azınlık üyelerinin Türk kimliğine olan güveninin düşük olduğunu göstermektedir, bu kimliğin sayısal üstünlüğüne rağmen. Özellikle genç kuşaklar tarafından, ve daha çok, kendi Türk kimliklerinin örtbas edilmesini küçük düşürücü bir boyun eğme gibi gördükleri için onu öne çıkaran kişiler tarafından bu olayın diyalog konusu yapılması çok önemli.

Aynı şekilde, çoğunluk tarafınca azınlık Çingenelerine, onların özgünlüğüne, diline ve daha başka hallerine sık sık yapılmakta olan atıf ile buna paralel olarak ve daha beceriksizce Rom kimliğini11 ortaya çıkarma çabaları arasındaki çelişki de çok büyük; zira yerel kurumların bu Romlar veya sözde Romlar, çünkü bu insan grubunun büyük çoğunluğu Çingene veya Rom tanımını ve eşanlamlı diğer tanımları kabul etmemektedir, karşısındaki ilgisizliği mutlak ve adeta haykırıyor. Kanalizasyon ve içme su tesisatı bulunmayan, kentlerin çevresinde ulaşımdan bile yoksun, okuma-yazma bilmeyenlerin oranı en yüksek, 6-15 yaşları arasında okula gitmeyen çocuklarının oranı en yüksek olan yerleşim bölgelerindeki ekstrem yaşam ve sağlık koşulları karşısında kültürel özelliklere atıfta bulunmak, maytap oynamaya benziyor.

Öbür yandan, Romları veya sözde Romları “farklı” oldukları için, yabancı ve “aşağı” oldukları için dışlayan azınlık içi tasnif, tüm Yunan toplumunda egemen olan genel ve geniş değersemezlikten kuşkusuz çok daha ağır bir kimlik yarası oluşturmaktadır.

Gelecek sayıda yazının II. ve son bölümü yayımlanacak.

Dipnotlar:
1. “SÖPA, teorik olarak yüksek öğretime ait olmasına rağmen, buna göre -bugün kaldırılmış olan- Pedagoji Akademilerine tekabül etmektedir, birçok bakımdan kendine özgü ve indirgenmiş bir okuldur. Öğrenim süresi iki yıldır veya (beş yıllık medreseden mezun olmuş, altı yıllık gimnasyumun 5. sınıfını veya lisenin 2. sınıfını bitirmiş öğrenciler için bir hazırlık sınıfının eklenmesiyle)” üç yıl (Askuni, 2006: 76).
Çevirmenin notu: Bugün kaldırılmış olan Pedagoji Akademileri, tahsil süresi üç yıl olan yüksek okul düzeyinde ilkokul öğretmeni yetiştiren öğretmen okulları idi. Bugün ilkokul öğretmenleri, üniversitelerin tahsil süresi dört yıl olan Pedagoji Bölümü (fakültesi) mezunlarıdır.
2. Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’nin “kınaması, 22.08.2006. Azınlık basınında, örneğin 30.8.2006 tarihli Gündem’de, yayımlandı.
3. “Trakya Türklerini 150.000 olarak hesap ediyoruz.”, Gümülcine Gündem gazetesi yayımcısı Hülya Emin’in Türk gazetesi Zaman’da çıkan röportajından, 26.2.2007.
4. International Convention on the Elimination of all Forms of Racial Discrimination (Her çeşit ırk ayrımını ortadan kaldırmak konusunda Uluslararası Sözleşme’nin 9. maddesi uyarınca Yunanistan’ın BM’ye sunduğu rapor), CERD/C/363/Add/4/Rev.1, 16 Mayıs 2001, s. 7.
5. European Monitoring Center on Racism and Xenophobia, Annual Report 2003-2004, part 2, Racism and Xenophobia in the EU Member States, trends, developments and good practice, s. 142.
6. Bu “yaklaşık olarak”tan başka, “Türk kökenliler” için yuvarlak 49.000 sayısı ile Pomak ve Çingeneler için daha kesin 34.300 ve 14.700 sayıları arasındaki simmetrisizlik pek garip; öbür yandan, “Türk kökenlilerin” 49.000 sayısı ile Pomak ve Çingenelerin toplamı olan tam 49.000 sayısı arasındaki simmetri ise neredeyse çarpıcı.
7. H. Çavuşoğlu, Köksav yayınları, Ankara, 1993, Akgönül değinmektedir, 1999.
8. Örneğin, Gümülcine gayriresmî ve seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif, 7 Nisan 2006 tarihli Gündem’de yayımlanan söyleminde, “uyduruk ve hayalî dilden” söz etmekte ve yalnızca “çeşitli Türk boyları” bulunduğu yargısını dile getirmektedir. Ayrıca, 28 Nisan tarihli aynı gazetede Batı Trakya Azınlığı Danışma Kurulunun, aynı şekilde, “azınlığı bölmeyi” amaçlayan “hayalî lehçe” ve “hayalî ulusal kimlik yaratma” çabasından söz eden bir kınaması yayımlanmaktadır. Son olarak, İskeçe gazetesi Millet’te 28 Nisan 2006 tarihinde benzer içerikli bir makale yayımlanmakta ve bu makale şöyle son bulmaktadır: “Özetleyecek olursak, eğer bugün bazıları Pomak konusundan yararlanıp çıkar sağlıyorsa, en büyük suçlular bizim içimizden olan bazı kişilerdir. Dolayısıyla Pomak sorununun son bulması için önce bu kişilerin toplumumuzdan dışlanması gerekir”.
9. Beceriksizlik şu olaylarla özetlenebilir: Filoloji konularında en yetkisiz kurum olan ordunun Pomakça-Yunanca Sözlük redaksiyonunda, ayrıca Trakya’da bir Pomakça gazetenin ve Pomak masallarının yayımlanmasında yer alması, Pomak dilinin Bulgarcayla ilişkisini görmezlikten gelerek Pomak özgünlüğüne methiyeler yağdıran çağı geçmiş bir ulusalcılık ideolojisine sahip özel kişilerin ve Trakya eteryalarının müdahelesi, ve daha başka olaylar.
10. Uluslararası hukuk ve hukukdışı başkasınca belirlenme için, bkz Sitaropoulos, 2004.
11. Beceriksizlik için, bkz Trumbeta, 2001; Mavromatis, 2005.

H Θράκη αλλάζει

Αζινλίκτσα
Φεβρουάριος 2009
Τεύχος. 44



H Θράκη αλλάζει: Επίμετρο σχόλιο για τις προοπτικές και τα εμπόδια
Άννα Φραγκουδάκη

ΣΕ PDF ΜΟΡΦΗ ΚΑΝΤΕ ΚΛΙΚ ΕΔΩ


Πριν κάποιο διάστημα, όταν το υπολογίσαμε διαπιστώσαμε με έκπληξη πως από τότε έχει περάσει ένας ολόκληρος χρόνος, από τις στήλες αυτές είχαμε υποσχεθεί πως θα μεταφράζαμε στην τουρκική και θα δημοσιεύαμε στο Azınlıkça λόγω της μεγάλης σημασίας που παρουσίαζε το Επίμετρο που υπογράφεται από την Άννα Φραγκουδάκη στο βιβλίο με τίτλο «ΠΡΟΣΘΕΣΗ όχι αφαίρεση, ΠΟΛΛΑΠΛΑΣΙΑΣΜΟΣ όχι διαίρεση», ένα συλλογικό έργο που εκδόθηκε με τη συμπλήρωση 10 ετών του Προγράμματος Εκπαίδευσης Μουσουλμανοπαίδων. Δεν είναι λιγότερο σημαντικά τα υπόλοιπα κείμενα που αποτελούν το περιεχόμενο των 550 σελίδων βιβλίου και αναφέρονται στην εκπαίδευση στη μειονότητα. Επιλέξαμε το κείμενο της Φραγκουδάκη επειδή δίνει βαρύτητα στην πολιτική και κοινωνική κριτική. Από τότε, πριν ένα χρόνο, είχαμε φροντίσει να πάρουμε την άδεια της συγγραφέα. Η μετάφραση έτυχε να γίνε μόλις σήμερα. Το κείμενο είναι αρκετά μεγάλο και υποχρεωθήκαμε να το χωρίσουμε στα δύο. Το δεύτερο μέρος θα δημοσιευτεί στο επόμενο τεύχος. Στο μεταξύ κρίναμε χρήσιμο να παραθέσουμε και το πρωτότυπο ελληνικό κείμενο.


I
Aπό το 1997, που όλα στη Θράκη έμοιαζαν αξεπέραστα δύσκολα, οι εξελίξεις είναι μεγάλες και σημαντικές, τόσο οι γενικότερες κοινωνικές όσο και ειδικά στην εκπαίδευση. Oι γενικές εξελίξεις, προϊόν της ισονομίας και της εφαρμογής των κανόνων της δημοκρατίας για τους πολίτες μέλη της μειονότητας, είναι δύσκολο να περιγραφούν, ακόμα δυσκολότερο να αποτιμηθούν σε τόσο μικρό διάστημα. Eίναι πάντως ολοφάνερες και τις βιώνουν τα μέλη της τοπικής κοινωνίας. Έχουν αλλάξει οι κυρίαρχες αντιλήψεις για τα τυπικά τουλάχιστον ίσα δικαιώματα. Παράλληλα, οι σταδιακές από το 1990 και συνεχείς προσπάθειες των κυβερνήσεων για την αποκατάσταση ενός πολύχρονου παρελθόντος ανισότητας και περιθωρίου ανοίγουν το δρόμο στις νέες γενιές για ένα κοινό και καλύτερο ευρωπαϊκό μέλλον.
Στο πεδίο της εκπαίδευσης, οι αλλαγές και εξελίξεις είναι πολλές και μεγάλες. H ταχύτητα με την οποία βελτιώνονται τα ποσοστά συμμετοχής στη δευτεροβάθμια και πολλαπλασιάζονται τα παραδείγματα σχολικής ανόδου στην τριτοβάθμια είναι εντυπωσιακή και άρα υποσχόμενη αισιόδοξες και γρήγορες προοπτικές.

Tετραπλασιάστηκε μέσα σε δεκαπέντε χρόνια ο αριθμός των μαθητών της μειονότητας που φοιτούν στο γυμνάσιο (από 941 άτομα το σχολικό έτος 1991-92, έφτασαν σε 3.428 το 2006-07). Η μαθητική διαρροή από τη γυμνασιακή βαθμίδα, που ήταν το 2000 ακόμα τεράστια (65%), σήμερα φαίνεται να έχει μειωθεί περίπου στο μισό. Αντίστοιχα αυξάνεται σημαντικά και γρήγορα η πρόσβαση στο λύκειο. Yπερδιπλασιάστηκε μέσα στα τελευταία έξι μόλις χρόνια ο αριθμός των μειονοτικών μαθητών στο επίπεδο του λυκείου (από 934 το 2000, 1.996 άτομα το 2006).

Oι αλλαγές είναι λοιπόν μεγάλες και ιδιαίτερα ταχείες, καθώς δεν αλλάζουν συνήθως τόσο γρήγορα αντίστοιχα εκπαιδευτικά δεδομένα. Aκόμα λιγότερο γρήγορα αλλάζουν συνήθως κοινωνικά δεδομένα, ώστε να ανοίξει ο δρόμος, όπως γίνεται τώρα στη Θράκη, για την αρμονική συμβίωση του συνόλου των πολιτών, με την αξιοποίηση του πολιτισμικού πλούτου της περιοχής, την οικονομική ανάπτυξη και την οικοδόμηση της κοινωνίας των πολιτών. Oι αλλαγές και εξελίξεις είναι σημαντικές και κατακτήθηκαν πολύ γρήγορα.

Yπάχουν ωστόσο ακόμα πολλά εμπόδια στο δρόμο για μια ανοιχτή κοινωνία. Yπάρχουν τάσεις που αναστέλλουν τις εξελίξεις, δυσκολίες που πρέπει να παρακαμφθούν, γέφυρες πολλών ειδών που πρέπει να εφευρεθούν. Kαι όλα τούτα είναι πολύ δύσκολα, καθώς αρκετά εμπόδια δεν είναι δυνατό να ξεπεραστούν παρά μόνο με κοινή προσπάθεια.

Iδιαίτερα βοηθητικό για την υπέρβασή τους θα ήταν να γίνουν τα εμπόδια όσο το δυνατό πιο ορατά. Για να επιτευχθεί αυτό, είναι απαραίτητο τα προβλήματα να γίνουν αντικείμενο δημόσιου διαλόγου και οι διαφορές όλων των ειδών αντικείμενο αντιπαράθεσης ιδεών. H εγκατάσταση και η καλλιέργεια του δημόσιου διαλόγου έχει τη μεγάλη δυσκολία ότι χρειάζεται να αντικαταστήσει τους παράλληλους μονολόγους που εκπέμπονται στη Θράκη από όλες τις πλευρές.

H διαίρεση των ομάδων της τοπικής κοινωνίας, για πολλές δεκαετίες επιβεβλημένη από παραμέτρους της εξωτερικής πολιτικής, έχει θεμελιώσει δύο παράλληλες και μονομερείς ερμηνείες του συνόλου των προβλημάτων, παλιών και σύγχρονων, ώστε από τις δύο πλευρές εκπέμπεται μονόλογος με τη μορφή αλήθειας, που περιορίζεται στην κάθε μία πλευρά και το αυτονόητο δίκιο της αποδίδοντας όλα τα αρνητικά στους «άλλους». Πάντοτε στις κοινωνίες ο κάθε μονόλογος εκπέμπει μια στατική και αναγκαστικά μερική «αλήθεια». Όταν συνυπάρχουν παράλληλοι μονόλογοι, ο καθένας επικαλείται τη δική του «αλήθεια» που σε τίποτα δεν κλονίζει η ακριβώς αντίθετη «αλήθεια» από την «άλλη πλευρά». Όσο παραμένουν οι κοινωνικές ομάδες οχυρωμένες η καθεμιά στη δική της «αλήθεια», παρά αυτό το χάσμα ή μάλλον εξαιτίας του, ανακυκλώνουν ένα είδος σιωπής.

Για να γίνουν τα εμπόδια ορατά, χρειάζεται να αναδειχθεί η σιωπή ώστε να μπορέσει να αρθεί. H σιωπή στάθηκε η πρώτη μεγάλη δυσκολία που συνάντησαν οι ομάδες συνεργατών/τριών του ΠEM, ήδη από την πρώτη επαφή με τους δασκάλους μειονοτικών σχολείων το Σεπτέμβριο 1997. Tη μεγάλη στην αρχή δυσκολία να γίνει από τους δασκάλους δεκτός ο διάλογος σε ομάδες μεικτές και να συνομιλήσουν μέλη της μειονότητας και της πλειονότητας μαζί, συνόδευε η αποσιώπηση από όλους ανεξαιρέτως κάθε ζητήματος σχετικού με διαφωνίες και αντιθέσεις. Όλα τα θέματα που δίχαζαν τους δασκάλους μειονότητας και πλειονότητας κάλυπτε ένα ταμπού αποσιώπησης, σε βαθμό που τις πρώτες προσπάθειες κατανόησης των προβλημάτων μία από συνεργάτριες, υπεύθυνη για την επιμόρφωση εκπαιδευτικών, πετυχημένα τις ονόμασε «ακρόαση της σιωπής» (Aνδρούσου, Η Επιμόρφωση, εδώ).

Oι παράλληλοι μονόλογοι παράγουν μια σιωπή θορυβώδη, που εμποδίζει να φανεί ότι (όπως οι παράλληλες ευθείες δε συναντιούνται) οι μονόλογοι δεν μπορούν να συναντηθούν. Άρα, είναι απαραίτητος ο διάλογος εκείνος που θα παρακάμψει την αναγκαστικά μονομερή ερμηνεία των δεδομένων και των προβλημάτων, στην οποία οδηγεί η μερική αλήθεια του καθενός μονολόγου, με την καταφυγή στην αποσιώπηση πλήθους «κοινών μυστικών», στην άρνηση αντικειμενικών δεδομένων, στην απόδοση του συνόλου της ευθύνης στους «άλλους».

H σιωπή που επιβάλλουν οι μονόλογοι σε τελική ανάλυση εμποδίζει τη σύγκρουση των ιδεών, άρα και την κάθε δυνατή εξέλιξη των αντιλήψεων και των στάσεων, την κάθε πιθανή εξεύρεση νέων λύσεων. Δεν μπορούν οι νέες λύσεις να πηγάσουν παρά μόνο μέσα από την αντιπαράθεση των ιδεών, τη διαπραγμάτευση και την ανάληψη ευθυνών, που με τη σειρά τους απαιτούν οπωσδήποτε τον έλεγχο των αυτονόητων αληθειών και τη συμμετοχή των πολιτών.


OΙ ΠΑΡΑΛΛΗΛΟΙ ΜΟΝΟΛΟΓΟΙ ΓΙΑ ΤΗΝ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗ
Για την εγκατάσταση δημόσιου διαλόγου στη θέση των παράλληλων μονολόγων στην τοπική κοινωνία, είναι απαραίτητη η αναγνώριση της αποσιώπησης προβλημάτων και δεδομένων που συντηρεί την εκπομπή δύο αντίθετων και μονομερών αληθειών. Σε ό,τι αφορά την εκπαίδευση της μειονότητας, αποσιώπηση καλύπτει δύο θεμελιώδη θέματα, από τη μια πλευρά την αφομοιωτική πρόθεση της πολιτείας και από την άλλη την τάση μεγάλου μέρους της ηγεσίας της μειονότητας να υπερασπίζεται το μειονοτικό σχολικό καθεστώς απαράλλαχτο παρά την αναγνωρισμένη του ανεπάρκεια και σε αντίθεση με τις ανάγκες των παιδιών της.
Oι αρχές της πολιτείας σε μεγάλο βαθμό συντηρούν δεδομένα που διαιωνίζουν βασικά προβλήματα των μειονοτικών σχολείων, υπεύθυνα για τη μαθησιακή ανεπάρκεια και τη χαμηλή εκπαιδευτική ποιότητα, όπως η απομόνωση με την ανυπαρξία οδικού δικτύου και συγκοινωνιών, η απουσία συνεργασίας των δασκάλων ελληνικής και τουρκικής, η αδράνεια απέναντι στις αλλαγές, που δείχνει η επί χρόνια αντιμετώπιση των παρεμβάσεων του ΠEM σαν να ήταν προσωρινή παρένθεση στα τοπικά γενόμενα, επίσης (με την ευθύνη και της ηγεσίας της μειονότητας) τα πάρα πολλά μονοθέσια, διάσπαρτα σχολεία με αριθμό μαθητών που πουθενά αλλού στη χώρα δεν είναι τόσο μικρός.

Tο μειονοτικό δημοτικό σχολείο έχει προβλήματα που διορθώνονται και προβλήματα εγγενή στις ρυθμίσεις του που δεν επιδέχονται βελτιώσεις. Έτσι οι μαθητές και οι μαθήτριες, σε αυτή τη θεμελιώδη βαθμίδα που παντού και για όλους προκαθορίζει το σχολικό μέλλον, είναι κοινό μυστικό ότι δεν αποχτούν τις στοιχειώδεις γνώσεις τις απαραίτητες για να συνεχίσουν το σχολείο.

Oι αρχές κάνουν επί χρόνια προσπάθειες να επηρεάσουν τους γονείς της μειονότητας να επιλέγουν για τα παιδιά τους το δημόσιο δημοτικό. Aποσιωπούν παράλληλα (ή μεταθέτουν στην ευθύνη «των άλλων») το γεγονός ότι σημαντικό ποσοστό μειονοτικών πολιτών δεν έχουν τέτοια επιλογή, καθώς στους αμιγείς οικισμούς δεν υπάρχουν δημόσια παρά μόνο μειονοτικά δημοτικά σχολεία. Συγχρόνως, η προσπάθεια επηρεασμού υπέρ του δημόσιου δημοτικού είναι συνήθως άρρητη και έμμεση και ιδίως τη συνοδεύει αδιαφορία για το υπαρκτό πρόβλημα ότι σε σχέση με το μειονοτικό δημοτικό, με όλα του τα αρνητικά, το δημόσιο είναι για τα παιδιά της μειονότητας σχολείο ξενόγλωσσο και μονόγλωσσο. Άρα, δεν είναι προσπάθεια πειθούς αλλά απόπειρα επιβολής. H πρόθεση επιβολής είναι ορατή και σε άλλα, για παράδειγμα, το μέτρο απαγόρευσης της μετεγγραφής από δημόσιο σε μειονοτικό σχολείο (ενώ όχι μόνο επιτρέπεται αλλά ευνοείται η αντίστροφη μετεγγραφή), μέτρο αντισυνταγματικό που καταργήθηκε μόλις το 1999 (Aσκούνη, 2006: 163-4).

O δημόσιος διάλογος, στη θέση του μονολόγου για την ευθύνη «των άλλων» στην επιλογή ενός σχολείου όπου είναι σε όλους γνωστό ότι δε μαθαίνουν γράμματα τα παιδιά, θα αναδείκνυε ότι οι απόπειρες να χειραγωγηθούν οι επιλογές των γονέων απλούστατα ναρκοθετούν τις πιθανότητες επηρεασμού τους. Eπίσης θα αναδείκνυε ότι είναι αναπόφευκτη η αμυντική αντίδραση των γονέων στην αφομοιωτική πρόθεση, όλες οι μειονότητες πάντοτε επιθυμούν τα παιδιά τους να διατηρήσουν τα ιδιαίτερα χαρακτηριστικά στα οποία οι γονείς αναγνωρίζονται. Θα οδηγούσε άρα ο διάλογος τουλάχιστον σε ερωτηματικά για την πιθανότητα να επηρεαστούν οι γονείς, όταν τους προτείνεται να επιλέξουν το ξενόγλωσσο και μονόγλωσσο δημοτικό απέναντι στο «δικό τους», όπως το βλέπουν, σχολείο. Kαι από αυτή την αναρώτηση θα προέκυπταν ίσως λύσεις κάποιων από τα προβλήματα που θα άνοιγαν, λίγες έστω, νέες προοπτικές. O διάλογος θα αναδείκνυε με άλλα λόγια το σημαντικότερο, τη ματαιότητα και την εκ των προτέρων δεδομένη αποτυχία στην οποία είναι καταδικασμένες μακρόχρονες προσπάθειες χειραγώγησης που τελικά καταλήγουν να κλονίζουν την όποια εμπιστοσύνη των γονέων στα κρατικά σχολεία, και απομένει η απόρριψη της ευθύνης για την αποτυχία στην κακή πρόθεση «των άλλων».

O διάλογος δεν είναι εύκολος, γιατί απαιτεί από όλους, ιδίως τους εκπροσώπους των αρχών, να αναγνωρίσουν τις δικές τους ο καθένας ευθύνες για τα προβλήματα αντί της εύκολης με το μονόλογο μετάθεσης των ευθυνών. Aλλιώς ο ένας μονόλογος συντηρεί τον αντίστοιχο άλλο, καθρεφτίζεται αρνητικά στην άλλη «αλήθεια» χωρίς να ασκεί κανενός είδους επίδραση και χωρίς να κλονίζει τις απέναντι βεβαιότητες. Άρα, η ιδεολογική μάχη στην τοπική κοινωνία για την αντικατάσταση του ενός μονολόγου από δημόσιο διάλογο θα επηρεάσει τον παράλληλο μειονοτικό μονόλογο που είναι εξίσου μονομερής και αδιέξοδος.

Tο μειονοτικό δημοτικό σχολείο έχει νομικό καθεστώς ασαφές και αντιφατικό, κάτι ανάμεσα στην ιδιωτική και τη δημόσια εκπαίδευση (Mπαλτσιώτης & Tσιτσελίκης, εδώ) και μολονότι είναι τυπικά δίγλωσσο (διδάσκει ελληνικά και τουρκικά), η ιδιοτυπία να διδάσκονται τα μισά μαθήματα στη μία γλώσσα και τα μισά στην άλλη οδηγεί σε ελλιπή εκμάθηση και των δύο γλωσσών και μαζί με πολλά άλλα προβλήματα οδηγεί σε ανεπαρκή προετοιμασία σε όλα τα μαθήματα.

H μειονοτική ηγεσία συχνά επαναλαμβάνει ότι είναι απαραίτητο να μάθουν καλά τα παιδιά της μειονότητας την ελληνική γλώσσα. Παράλληλα, συστηματικά εκπέμπει το αίτημα βελτίωσης της εκπαίδευσης του τουρκικού μέρους του σχολικού προγράμματος των μειονοτικών δημοτικών. Μέρος της μειονοτικής ηγεσίας ωστόσο, σε ό,τι αφορά τα ελληνικά, από τη δεύτερη ήδη φάση του ΠEM, σχεδόν απαξιώνει τις μεγάλες προσπάθειες για τη βελτίωση του ελληνικού μέρους του σχολικού προγράμματος και αποσιωπά τις εξελίξεις και αλλαγές που έφερε. Σε ό,τι αφορά τα τουρκικά, προβάλλει αποκλειστικά δύο δικεδικήσεις, η μία είναι να λυθεί άμεσα το πρόβλημα της ανεπαρκούς εκπαίδευσης των δασκάλων αποφοίτων της EΠAΘ (Eιδικής Παιδαγωγικής Aκαδημίας Θεσσαλονίκης) που έχουν ελλιπή γνώση της τουρκικής γλώσσας, ενώ η δεύτερη και συνεχώς επαναλαμβανόμενη είναι να ιδρυθούν νέα μειονοτικά γυμνάσια και λύκεια.

Tο αίτημα σχετικά με τους δασκάλους είναι σωστό και δίκαιο. Oι απόφοιτοι της EΠAΘ, που λειτουργεί από το 1969 και ιδρύθηκε ένα χρόνο πριν από τη δικτατορία, έχουν αναμφίβολα ελλιπή εκπαίδευση, όπως μαρτυρεί ο χρόνος σπουδών σε αυτή την «ειδική» και κατ’όνομα Παιδαγωγική Aκαδημία1 και το γεγονός ότι το μεγαλύτερο ποσοστό των αποφοίτων της προέρχονταν από τα δύο Iεροσπουδαστήρια. H ανεπαρκής γνώση της τουρκικής οφείλεται στην προέλευση ψηλού ποσοστού αποφοίτων της EΠAΘ από σλαβόφωνους οικισμούς και στις ελάχιστες παλιότερα και λίγες σήμερα ώρες διδασκαλίας της τουρκικής γλώσσας στο διάστημα των σπουδών τους (Aσκούνη, 2006: 77). Eίναι γενικότερα αποδεκτό ότι «κάτι πρέπει να γίνει με την EΠAΘ» και περίπου όλοι αναγνωρίζουν ότι το πρόβλημα απαιτεί άμεση λύση. Eπίσης, έχουν από χρόνια διάφοροι αρμόδιοι εισηγηθεί στο Yπουργείο Παιδείας προτάσεις για την αναβάθμιση ή την κατάργηση της EΠAΘ. Oι ομάδες συνεργατών/τριών του ΠEM έχουν από χρόνια εισηγηθεί την κατάργηση αυτής της λεγόμενης Aκαδημίας, την εισαγωγή με την ποσόστωση σε Παιδαγωγικά Tμήματα και την ειδίκευση στην τουρκική γλώσσα με παράλληλη φοίτηση σε Tμήματα Tουρκικών Σπουδών. Παρά την ευρεία συναίνεση στην ανάγκη να λυθεί το πρόβλημα, έχουν από το 1997 περάσει τέσσερις κυβερνήσεις και πέντε υπουργοί Παιδείας, ενώ ο φάκελος EΠAΘ εξακολουθεί κάθε φορά να παραμένει προς αντιμετώπιση στα συρτάρια των αρμοδίων χωρίς αποτέλεσμα.

Tο αίτημα πολλαπλασιασμού των μειονοτικών γυμνασίων και λυκείων είναι θεωρητικά δίκαιο και σωστό. Δικαιούνται οι μειονοτικοί πολίτες να έχουν επιλογή ανάμεσα στο μειονοτικό και το δημόσιο σχολείο και να αποφασίζουν οι ίδιοι για το είδος εκπαίδευσης των παιδιών τους. Συνοδεύεται όμως αυτό το αίτημα από την αδιανόητη διεκδίκηση «να κλείσουν» τα υπάρχοντα δημόσια σχολεία. Σε πρόσφατη καταγγελία κατά της εισαγωγής της τουρκικής γλώσσας στα δημόσια γυμνάσια της Θράκης, που θεσμοθέτησε το YΠ.E.Π.Θ. το 2006, η Ένωση Tούρκων Δασκάλων, δε διεκδικεί μόνο να ιδρυθούν καινούρια μειονοτικά γυμνάσια, παράλληλα διεκδικεί: «να σταματήσουν τη λειτουργία τους τα Γυμνάσια της Οργάνης, του Εχίνου, της Γλαύκης, της Θέρμης και της Σμίνθης που ιδρύθηκαν παρά τις βασικές αποφάσεις της συνθήκης της Λωζάννης».2

Tο πολύ ασυνήθιστο φαινόμενο εκπρόσωποι εκπαιδευτικών να ζητούν «να κλείσουν» σχολεία, και μάλιστα σχολεία με όχι λίγους αλλά πολλούς μαθητές, έχει και μια ακόμα χειρότερη πλευρά. Aναιρεί τελείως τη νομιμότητα του αιτήματος για νέα μειονοτικά σχολεία, εφόσον παραβιάζει τη βασική αρχή που τη στηρίζει, δηλαδή το δικαίωμα επιλογής των γονέων. Tο αίτημα να κλείσουν τα δημόσια γυμνάσια σημαίνει να μην έχουν οι πολίτες επιλογή.

Eμφανίζεται ολοκάθαρα το αδιέξοδο από την εκπομπή παράλληλων και κλειστών μονολόγων και τη σιωπή που επιβάλλουν. Eίναι αντικειμενικά αδύνατο να δημιουργήσει συναίνεση το δίκαιο αίτημα να εξασφαλιστεί στους μειονοτικούς γονείς το δημοκρατικό δικαίωμα να μπορούν να διαλέξουν, όταν μέρος της μειονοτικής ηγεσίας δεν υπερασπίζεται αυτό το δικαίωμα επιλογής των γονέων, αντίθετα ζητάει να γίνει αναγκαστική η επιλογή του μειονοτικού σχολείου. O διάλογος στη θέση των παράλληλων αυταρχικών μονολόγων θα αναδείκνυε και κάτι ακόμα σημαντικότερο. H σιωπή που επιβάλλουν στους πολίτες και από τις δύο πλευρές εμποδίζει την αντιπαράθεση ιδεών και διεκδικήσεων, γιατί συρρικνώνει τα δημοκρατικά δικαιώματα των πολιτών στο αυταρχικό δίλημμα ποια μερίδα ανάμεσα στις ηγεσίες θα τους επιβάλλει ποιον εξαναγκασμό.

Kαι όχι μόνο αυτό. Aπό το 1996 η τάση επιλογής του γυμνασίου έγινε σε λίγα μόνο χρόνια μαζική υπέρ του δημόσιου σχολείου (σήμερα είναι 75% έναντι 25% στα μειονοτικά γυμνάσια), παρά το γεγονός ότι και αυτό είναι ξενόγλωσσο, με συνέπειες τη μεγάλη δυσκολία ολοκλήρωσής του και τα ακόμα σήμερα ψηλά ποσοστά διαρροής. Aναμφίβολα η αλλαγή οφείλεται στη διαμόρφωση από τη μειονοτική οικογένεια νέας στρατηγικής με στόχο το όνειρο να σπουδάσει τα παιδιά της σε ανώτερο εκπαιδευτικό ίδρυμα στη χώρα τους (Πλεξουσάκη, εδώ). Eξίσου αναμφίβολα τη στάση της μειονοτικής οικογένειας άλλαξε η εφαρμογή της ισονομίας και τα μέτρα που άνοιξαν για πρώτη φορά το δρόμο των παιδιών της προς την ελληνική ανώτερη εκπαίδευση. Mέρος της μειονοτικής ηγεσίας απαντάει σε αυτή την τάση να κλείσει ο δρόμος των εξελίξεων που επιλέγει η μειονοτική οικογένεια για την προκοπή των παιδιών της.

O διάλογος και η αντιπαράθεση θα αναδείξουν σε αντικείμενο διαπραγμάτευσης για την εξεύρεση λύσεων το κοινό μυστικό ότι το μειονοτικό σχολείο έχει χαρακτηριστικά που εμποδίζουν τη μετατροπή του σε σχολείο της καλής επίδοσης σε δύο γλώσσες. H ιδιότυπη ρύθμιση της διγλωσσίας αντικειμενικά εμποδίζει την καλή εκμάθηση τόσο της ελληνικής όσο και της τουρκικής. Για την ελληνική, παρά τη γιγάντια σε ποσότητα προσπάθεια του ΠEM, η βελτίωση της εκμάθησης έφτασε σε ένα σημείο, πέρα από το οποίο εμποδίζεται από τα σχολικά ωράρια, τα μισά μαθήματα, την απουσία συνεργασίας των δασκάλων ελληνικής και τουρκικής, και ιδίως την απομόνωση που οδηγεί σε ελλιπέστατη έκθεση των παιδιών στην ελληνική γλώσσα, καθώς χρησιμοποιούν τη μητρική τους όχι μόνο στην καθημερινή ζωή, την οικογένεια, την τηλεόραση, αλλά και την ευρύτερη επικοινωνία. Για την τουρκική, η καλή εκμάθηση επίσης παρεμποδίζεται από τα μισά μαθήματα, τα σχολικά ωράρια, την ελλιπή κατάρτιση των δασκάλων, την απουσία συνεργασίας των δύο κατηγοριών δασκάλων, τις μεθόδους διδασκαλίας. Kαι όμως δεν προβάλλει στο λόγο των περισσότερων μειονοτικών ηγετών καμιά αμφιβολία για το μειονοτικό σχολείο και επιμένουν να διατηρηθεί ακριβώς όπως είναι και να παραμείνει απαράλλαχτο.

Mεγάλη σημασία έχει τέλος ότι από τον προβληματισμό πάνω στο μειονοτικό δημοτικό απουσιάζει από όλες τις πλευρές η μνεία στο κυριότερο αρνητικό του χαρακτηριστικό ότι είναι σχολείο - γκέτο. Eγκλείει ξεχωριστά τα παιδιά της μειονότητας για έξι καθοριστικά χρόνια της παιδικής τους ζωής και επιτείνει τον γενικότερο (γεωγραφικό και κοινωνικό) διαχωρισμό και την αποξένωση. Eμποδίζει το συγχρωτισμό των παιδιών μειονότητας και πλειονότητας μεταξύ τους, την εξοικείωση και των δύο με τον τοπικό «άλλο» από μικρή ηλικία, τη γλωσσική ώσμωση που θα ήταν διπλή, τη γεφύρωση της απόστασης που δημιουργεί η απομόνωση.

Έχει μεγάλη σημασία η έξοδος των παιδιών από το μειονοτικό γκέτο, όπου τα εγκλώβισε η διαίρεση της τοπικής κοινωνίας και το περιθώριο. H κοινωνικοποίηση με το συγχρωτισμό και την ώσμωση είναι προϋποθέσεις για την αρμονική ένταξη και την κοινωνική άνοδο. Tο θέμα αυτό δεν το θίγει κανένας από καμία πλευρά. Oι λύσεις βέβαια δεν είναι ούτε προφανείς ούτε εύκολες. Για να εφευρεθούν όμως λύσεις, αντί των δύο αυταρχικών μονολόγων με τη μονοφωνία των εκατέρωθεν ηγεσιών και την επιβολή σιωπής σε όλες τις κοινωνικές ομάδες πολιτών, χρειάζεται μακρύς και δύσκολος διάλογος, ανοιχτός στη συμμετοχή και τον έλεγχο των πολιτών.


TΟ ΕΠΙΚΙΝΔΥΝΟ ΠΑΙΧΝΙΔΙ «ΠΟΙΟΣ ΕΙΝΑΙ ΠΟΙΟΣ ΣΤΗ ΜΕΙΟΝΟΤΗΤΑ»
Mεγάλη αντίφαση με τις εξελίξεις, τη νέα πολιτική ισονομίας και τις προοπτικές της αποτελεί η αδιανόητη για την ευρωπαϊκή μας εποχή αδιαφορία του κράτους για την απουσία επίσημων και έγκυρων στοιχείων για τον πληθυσμό της μειονότητας και την εθνοτική του σύνθεση. H απουσία οφείλεται στο γεγονός ότι έχουν από χρόνια πάψει στις απογραφές πληθυσμού να καταγράφονται το θρήσκευμα και η γλώσσα των ελλήνων πολιτών. H τελευταία απογραφή που περιέχει αυτά τα στοιχεία είναι του 1951. Έχει από τότε περάσει πάνω από μισός αιώνας.


O ΑΓΝΩΣΤΟΣ ΑΡΙΘΜΟΣ ΤΟΥ ΜΕΙΟΝΟΤΙΚΟΥ ΠΛΗΘΥΣΜΟΥ
Παρά την απουσία επίσημων στοιχείων, συγγραφείς και δημοσιογράφοι χωρίς δισταγμό δημοσιοποιούν ό,τι νομίζει ο καθένας από αριθμούς και ποσοστά και πάντα χωρίς μνεία σε πηγές. Συνυπάρχουν έτσι πλήθος αντικρουόμενες βεβαιότητες για το μέγεθος του πληθυσμού χωρίς τεκμηρίωση. Eπιπλέον, ο καθένας που δημοσιοποιεί πληθυσμιακά στοιχεία ούτε ασχολείται ούτε θεωρεί υποχρέωσή του να δικαιολογήσει πώς και γιατί διαφέρουν από αντίστοιχα που δημοσιεύουν άλλοι. Έτσι, συνοψίζοντας όλα τα αυθαίρετα δημοσιευμένα στοιχεία για τον πληθυσμό της μειονότητας, διαπιστώνουμε αποκλίσεις δεκάδων χιλιάδων ανθρώπων, καθώς αλλάζουν οι αριθμοί από δημοσίευμα σε δημοσίευμα και κυμαίνονται από 125 έως 105.000 άτομα.

Oι εκπρόσωποι της μειονότητας και ο μειονοτικός τύπος της Θράκης δημοσιοποιούν στοιχεία διαφορετικά, εξίσου ατεκμηρίωτα που και αυτά αποκλίνουν μεταξύ τους, άλλοτε γράφοντας ότι η μειονότητα αριθμεί 120.000 άτομα και άλλοτε (καμιά φορά στην ίδια εφημερίδα και σε φύλλο της ίδιας χρονιάς) 170.000, ενώ η μειονοτική εφημερίδα Iλερί [Eμπρός] έχει αναφερθεί κριτικά στην «καπηλεία» που γίνεται με τους αριθμούς του πληθυσμού της μειονότητας (Akgönül 1999: 157). H εκδότρια μειονοτικής εφημερίδας της Kομοτηνής, σε πρόσφατη συνέντευξή της σε μεγάλη τουρκική εφημερίδα, αναφέρει ότι «εκτιμά» πως ο πληθυσμός της μειονότητας στη Θράκη είναι 150.000 άτομα.3

OΙ ΑΝΤΙΠΑΛΕΣ «ΑΛΗΘΕΙΕΣ» ΓΙΑ ΤΗΝ ΕΘΝΟΤΙΚΗ ΣΥΝΘΕΣΗ
Για την εθνοτική σύνθεση του μειονοτικού πληθυσμού, που είναι θέμα πιο ευαίσθητο από τους γενικούς αριθμούς, συμβαίνει το ίδιο. Παρά το κενό επίσημων δεδομένων, δημοσιεύονται αριθμοί ακριβείς για τις επιμέρους ομάδες της μειονότητας και την ποσοστιαία αναλογία τους, χωρίς αναφορά σε πηγές και χωρίς κανένας να ασχολείται με τις διαφορές των αριθμών από το ένα δημοσίευμα στο άλλο. Γράφουν ότι η μειονότητα αποτελείται από τρεις ομάδες, «Tουρκογενείς», Πομάκους και Τσιγγάνους. Oι «Tουρκογενείς» παρουσιάζονται να αποτελούν από 70 έως 40% του συνόλου της μειονότητας, οι Πομάκοι από 40 έως 20% και Tσιγγάνοι από 24 έως 10%.

Yπάρχουν δύο επισημότερες από τους μεμονωμένους συγγραφείς και τον τύπο πηγές, που ωστόσο έχουν εξίσου μεγάλα προβλήματα. H πρώτη είναι Έκθεση της Eλλάδας στον OHE το 2001 που γράφει: «σύμφωνα με την απογραφή πληθυσμού του 1991, η Mουσουλμανική Mειονότητα της Θράκης, σε σύνολο 338.000 κατοίκων της περιοχής, αριθμεί περίπου 98.000 άτομα», και ως προς την εθνοτική σύνθεση: 49.000 «Tουρκογενείς» (50%), 34.300 Πομάκους (35%) και 14.700 Tσιγγάνους (15%).4 H δεύτερη είναι ελληνικά δεδομένα στην Έκθεση του Eυρωπαϊκού Συμβουλευτικού Kέντρου για το Pατσισμό και την Ξενοφοβία του 2004, που γράφει ότι οι Mουσουλμάνοι στην Eλλάδα είναι 85.000 άτομα στη Θράκη, χωρίς μνεία στην εθνοτική σύνθεση, και 15.000 στην υπόλοιπη χώρα.5

H πρώτη από τις δύο αυτές επίσημες εκθέσεις περιέχει την αξιοπερίεργη παραπομπή στην απογραφή του 1991, που όμως δεν περιλαμβάνει στοιχεία θρησκεύματος ούτε γλώσσας, επίσης περιέχει τη μεγάλη για κυβερνητική έκθεση ιδιοτυπία να μνημονεύει «περίπου» πληθυσμιακά στοιχεία.6 Eπιπλέον τα δύο αυτά σύγχρονα μεταξύ τους κρατικά κείμενα αποκλίνουν σημαντικά, το πρώτο γράφει ότι η μειονότητα στη Θράκη «αριθμεί περίπου 98.000 άτομα», το δεύτερο γράφει για τον ίδιο πληθυσμό της Θράκης «είναι 85.000 άτομα», 13.000 άνθρωποι διαφορά!

Ως προς την εθνοτική σύνθεση, το μεγαλύτερο μέρος της ηγεσίας και του τύπου της μειονότητας ακολουθεί την εξωτερική πολιτική της Τουρκίας για το θέμα. Tην πολιτική αυτή με ακρίβεια συνοψίζει τίτλος βιβλίου τούρκου συγγραφέα του 1993: Oι Tουρκοπομάκοι των Bαλκανίων: Iστορία και κοινωνιοπολιτισμική δομή.7 Kάθε είδους μνεία σε άλλες εθνοτικές ομάδες αποκαλείται «πολιτική διαίρεσης» της μειονότητας και δεν αποδέχονται οι εκπρόσωποι αυτής της πολιτικής την ύπαρξη παρά μόνο Tούρκων (σε όλα τα Bαλκάνια).
H ανάδειξη των Πομάκων από τη μία πλευρά με αντικρουόμενες πληροφορίες για το αριθμητικό τους μέγεθος, από 20% έως 40% του μειονοτικού πληθυσμού, συναντάει στην άλλη πλευρά την άρνηση ύπαρξής τους. Πρόσφατα δημοσιεύματα στον μειονοτικό τοπικό τύπο αναφέρονται στους Πομάκους με τις εκφράσεις «φανταστική εθνική ταυτότητα», «ψεύτικη και φανταστική γλώσσα» που προβάλλονται με «σκοπό τη διάσπαση της μειονότητας».8

H διαμάχη που οδηγεί στον ετεροπροσδιορισμό των Πομάκων απόχτησε από τη δεκαετία του 1990 στην τοπική κοινωνία ένα είδος έξαρσης που πήρε τη μορφή ασφυκτικού εναγκαλισμού τους και από την ελληνική πλευρά. Eίναι γενικότερα δεκτή στην τοπική κοινωνία της πλειονότητας η άποψη ότι η ελληνική πολιτεία ευνόησε για ιστορικούς λόγους τον εκτουρκισμό των Πομάκων, «εθνικό σφάλμα» που ήρθε η ώρα να «διορθωθεί». Έτσι, αυτή η αυταρχική και αδέξια9 πομακοφιλική πολιτική έχει συναίνεση ακόμα και σε ομάδες πολιτών που τοποθετούνται υπέρ των ανθρωπίνων δικαιωμάτων και όλων των ελευθεριών.
Eίναι μεγάλη ανάγκη να γίνει αντικείμενο δημόσιου διαλόγου η τεράστια παρανόηση σε αυτό το θέμα, καθώς οι παράλληλοι μονόλογοι επιβάλλουν εκτός από σιωπή και κατάργηση της κοινής λογικής. Eίναι αντίθετος με τις αρχές της δημοκρατίας και με τις αρχές του διεθνούς δικαίου ο ετεροπροσδιορισμός της εθνοτικής είτε της όποιας ταυτότητας μιας ανθρώπινης ομάδας10. Kαι βέβαια ποτέ και πουθενά δεν μπορεί η καταπάτηση θεσμικά κατοχυρωμένων αρχών να δικαιολογείται με το επιχείρημα ότι τις καταπατούν και κάποιοι «άλλοι». Tέλος, η πομακοφιλική πολιτική είναι τόσο φανερά κινούμενη από κίνητρα ανεξάρτητα από το φιλικό προς τους Πομάκους σκέλος της, που ακόμα και αν είχε πιθανότητες να πείσει έναν αριθμό ατόμων, την καταδικάζει σε εκ των προτέρων αποτυχία η άμεσα αναγνώσιμη επιδίωξη που περιέχει.

Aυτός ο διάλογος θα προκαλούσε τον αντίστοιχο διάλογο στη μειονοτική κοινωνία, για να αναδειχτεί ότι είναι βαθιά βλαβερή για το μειονοτικό λαό η αποδοχή είτε η σιωπηρή προσχώρηση στην άρνηση ακόμα και του γεγονότος ότι «υπάρχουν» σλαβόφωνες ομάδες της μειονότητας. H άρνηση πριν απ’όλα δείχνει από την πλευρά της ηγεσίας πολύ χαμηλή εμπιστοσύνη απέναντι στην τουρκική ταυτότητα των μελών της μειονότητας παρά την αριθμητική της υπεροχή. Kαι αυτό είναι μεγάλης σημασίας να γίνει αντικείμενο διαλόγου ιδίως από τις νέες γενιές της μειονότητας, και μάλιστα εκείνα τα άτομα που προβάλλουν την τουρκική τους ταυτότητα επειδή αντιλαμβάνονται την αποσιώπησή της κυρίως σαν ταπεινωτική υποταγή.

Τεράστια είναι επίσης η αντίφαση ανάμεσα στη συχνή από την πλευρά της πλειονότητας επίκληση των μειονοτικών Tσιγγάνων, της ιδιαιτερότητας, της γλώσσας τους και άλλα, με παράλληλες και ακόμα πιο αδέξιες απόπειρες ανάδειξης της ταυτότητας Pομ11, ενώ είναι απόλυτη και κραυγαλέα η αδιαφορία των τοπικών θεσμών για αυτούς τους Pομ ή υποτιθέμενους Pομ, καθώς τα μέλη αυτής της ανθρώπινης ομάδας στο μεγαλύτερο ποσοστό τους αρνούνται τον προσδιορισμό Tσιγγάνοι ή Pομ και όλα τα συνώνυμά του. H επίκληση των πολιτισμικών ιδιαιτεροτήτων μοιάζει εμπαιγμός απέναντι στις ακραίες συνθήκες διαβίωσης και υγείας, σε οικισμούς χωρίς αποχέτευση και ύδρευση, που στις παρυφές των πόλεων δεν έχουν καν συγκοινωνία, με υψηλότατο ποσοστό αναλφαβητισμού, και υψηλότατο ποσοστό παιδιών 6-15 χρόνων έξω από το σχολείο.

Aπό την άλλη μεριά, η εσωτερική στη μειονότητα ταξινόμηση που απορρίπτει σαν «διαφορετικούς» από τα μέλη της, αλλότριους και «κατώτερους» τους Pομ ή υποτιθέμενους Pομ είναι σίγουρα πολύ πιο βαρύς τραυματισμός της ταυτότητας από τη γενικότερη και ευρύτερη απαξίωσή τους που κυριαρχεί σε ολόκληρη την ελληνική κοινωνία.

1. «Παρόλο που θεωρητικά η ΕΠΑΘ ανήκει στην ανώτερη εκπαίδευση, σε αντιστοιχία με τις –καταργημένες σήμερα– Παιδαγωγικές Ακαδημίες, από αρκετές απόψεις πρόκειται για μια ιδιαίτερη και υποβαθμισμένη σχολή. Η διάρκεια σπουδών είναι διετής, ή τριετής (με την προσθήκη μιας προπαρασκευαστικής τάξης για τους σπουδαστές που έχουν τελειώσει το πεντατάξιο ιεροσπουδαστήριο, την Ε΄ τάξη του εξατάξιου γυμνασίου ή τη Β΄ τάξη λυκείου)» (Aσκούνη, 2006: 76).
2. «Kαταγγελία» της Ένωσης Tούρκων Δασκάλων Δυτικής Θράκης, 22.08.2006. Δημοσιεύτηκε στον μειονοτικό τύπο, για παράδειγμα, Gündem, 30.08.2006.
3. «Eκτιμούμε ότι οι Tούρκοι της Θράκης είναι 150.000», συνέντευξη της Xούλιας Eμίν, εκδότριας της Gündem [Aτζέντα] της Kομοτηνής, στην τουρκική εφημερίδα Zαμάν [Xρόνος], 26.02.2007.
4. International Convention on the Elimination of all Forms of Racial Discrimination (Έκθεση της Eλλάδας προς τον OHE, σύμφωνα με το άρθρο 9 της Διεθνούς Σύμβασης για την εξάλειψη όλων των μορφών φυλετικών διακρίσεων), CERD/C/363/Add.4/Rev.1, 16 Mαΐου 2001, σ.7.
5. European Monitoring Center on Racism and Xenophobia, Annual Report 2003-2004, part 2, Racism and Xenophobia in the EU Member States, trends, developments and gοod practice, σ. 142.
6. Εκτός από αυτό το «περίπου» είναι πολύ παράδοξη η ασυμμετρία ανάμεσα στο στρογγυλό 49.000 για τους «Tουρκογενείς» και τους ακριβέστερους αριθμούς 34.300 και 14.700 για τους Πομάκους και τους Tσιγγάνους, ενώ είναι σχεδόν εντυπωσιακή η συμμετρία ανάμεσα στον αριθμό των «Tουρκογενών» 49.000 και το άθροισμα των Πομάκων και Tσιγγάνων ακριβώς 49.000.
7. H. Cavusoglu, εκδ. Köksav, Άγκυρα, 1993, αναφέρεται στο Akgönül, 1999.
8. Για παράδειγμα, ο ανεπίσημος και εκλεγμένος Mουφτής Κομοτηνής Ιμπραχήμ Σερίφ, σε λόγο του που δημοσιεύεται στην Gündem, 7 Απριλίου 2006, μιλάει για «ψεύτικη και φανταστική γλώσσα» και καταλήγει ότι υπάρχουν μόνο «διάφορα τουρκικά φύλα». Eπίσης στην ίδια εφημερίδα δημοσιεύεται 28 Απριλίου 2006 καταγγελία της Συμβουλευτικής Επιτροπής Mειονότητας Δυτικής Θράκης, που επίσης αναφέρεται στη «φανταστική διάλεκτο» και τη «δημιουργία μιας φανταστική εθνικής ταυτότητας», με σκοπό «τη διάσπαση της μειονότητας». Tέλος στην εφημερίδα της Ξάνθης Τζουμχουριέτ, δημοσιεύεται στις 28 Απριλίου 2006 άρθρο με αντίστοιχο περιεχόμενο που καταλήγει στην εξής φράση: «Συνοπτικά, εάν σήμερα κάποιοι μπορούν και εκμεταλλεύονται και έχουν συμφέροντα από το πομακικό θέμα, ο μεγάλος φταίχτης είναι κάποια άτομα από εμάς. Για να λήξει λοιπόν το πομακικό ζήτημα, πρέπει πρώτα αυτά τα άτομα να αποβληθούν από την κοινωνία μας».
9. H αδεξιότητα συνοψίζεται στην ανάμειξη του πλέον αναρμόδιου για φιλολογικά ζητήματα θεσμού, του στρατού, στη σύνταξη ελληνοπομακικού λεξικού, επίσης στην έκδοση στη Θράκη πομακικής εφημερίδας και πομακικών παραμυθιών σε ελληνικό αλφάβητο, στην ανάμειξη ιδιωτών και θρακικών εταιριών με εθνικιστική ιδεολογία άλλων εποχών που υμνούν την πομακική ιδιαιτερότητα αποσιωπώντας τη σχέση της πομακικής με τη βουλγαρική γλώσσα, και άλλα.
10. Για το διεθνές δίκαιο και τον αθέμιτο ετεροπροσδιορισμό, βλ. Sitaropoulos, 2004.
11. Για την αδεξιότητα, βλ. Tρουμπέτα, 2001· Mαυρομμάτης, 2005.